Farkındalık Sokağı

Kendini çıkmazda hissediyorsun. Nefes alamıyor, boğuluyorsun. Öylece kalıyorsun. Olduğun yerde duruyorsun. Evet tam şu an olduğun yerde durmalısın. Hatta duruyor olduğunu bilmelisin. Şu an seninle Farkındalık Sokağı’ndayız. Bu anlattıklarım senin başına gelmedi. Benim başıma geldi. Evet ben yaşadım ve yaşıyorum bu hastalık ile. Rahat olabilirsin. Evet senin başına gelmedi. Derin bir nefes al. Hatta içinden ya da sesli olarak “çok Şükür” diyebilirsin. Ancak ki ihtimaller arasında var. Senin başına gelebilir benim olduğum gibi. Bunu bilmelisin. Peki sağlıklı olmanın varsıllığını fark ettin mi? Tüm bedeninde sahip olduğun doğal sağlık halini fark etmek sana nasıl hissettirdi? Şu an pozitif hisler ile dolusun. Duygularını duyar gibiyim. Daim olsun. Kendini muhteşem hissederken sana bir soru sormak istiyorum. Başına geldiğini sandığın bu vahim olayı sevdiğin bir kimse yaşasa ne yapardın? Evet, üzülürdün. Bunun dışında ne yapardın? Onunla ilgilenirdin. Ona destek olurdun. Peki asıl soruya geleyim. Bıçak altına yatıp ihtiyacı olan organı ona verir miydin? Tereddütsüz bir şekilde “evet” diyorsun. Ne güzel. Ne muhteşem. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak. Ssevinçle seni kutluyorum. Ne ulvi ve yücelesi bir tutum. Etik ve ahlaki kısmına değinmeye gerek bile yok. Tam şu an burada bir sorum daha olacak. Aynı durumda olan ve hiç tanımadığın birisi için aynı şeyi yapar mısın? Yok hemen kafan karışmasın. Biliyorum hali hazırda olan yasalarımız için uygun değil. Bu soruma cevabın “Evet” olsa bile bizim ülkemizde yasal değil. Benim sorum bu dünyaya veda ettikten sonrası için. Öldükten sonra organlarını bağışlar mıydın?

Nisan 15, 2025 - 18:10
Nisan 15, 2025 - 18:50
 1  752
Farkındalık Sokağı

Yarın ne olacağını bilmediğimiz yaşam yolculuğunda anların ne kadar farkına varabiliyoruz. Planlar, planları gerçekleştirmek için oluşturulan hedefler ve bu hedeflerin peşinde koşturmalar…o koşturmanın içinde öyle kayboluyoruz ki peşinde olduğumuz şeyi unutuyor, tek fark ettiğimiz harcadığımız efor oluyor.

Kazanmak, elde etmek ve sahip olmak harika olgular ve yaşamak için motive edici durumlar. Varlığın tabiatında sürdürülebilir yaşam şartlarını oluşturmak vardır ve en küçük yapı taşıyla bunun için nefes alır, oluşumlar içinde bulunur, planlar yapar. Bireyin zihninde bu hal normal sayılır. Çünkü hayatını toplumun normlarına göre yaşamak için tasarlamıştır. Uygunluk temellerinin esas alındığı bilgiler ile donatılmış zihnin kıvrımlarında farklı bir bilgi yer edinemez. Oysa hayat o kadar tek düze değildir. Olağan akışıyla sürüp giden yaşam yolculuğu an gelip sekteye uğrayabilir. Bir kaza yaşanabilir, ansızın bir kayıp olabilir, nereden geldiğini hiç anlamadığımızhayatımızı kökten değiştirebilecek bir olay yaşayabiliriz. Bu ihtimaller her zaman vardır. Biz ne kadar göz ardı etsek de yok sayamayız. Bunu bilmek bile rahatsız olmamıza neden olabilir. Farkındayım ve seninde farkında olmanı istiyorum. Bana katılırsan eğer birlikte Farkındalık Sokağı’na uğrayalım.

Korkma burada karşılaşacağın her şey sana tanıdık. Senin evin, iş yerin  ve/veya ailen var. Biliyorsun her şey olağan ve bilmek yüzünü güldürüyor. Durumun mutluluk ve duygun güven. Şimdi başını çeviriyorsun ve an içinde olağan dışı bir olay yaşıyorsun. Yüzün acı içinde buruşuyor, bakışların kaygılı. Tekinsiz gelen hain bir yabancı hayatına çöreklenmek istiyor. Tüm sahip olduklarını elinden almak ile tehdit ediyor. Doğduğun andan bugüne kadar sana ait her ne varsa içine sızıp başkalaştırmak amacını güdüyor.

Sen ise şaşkınsın, tedirginsin, korkuyorsun. Kabul etmediğin bir gerçek var, kaybedene kadar varlığının farkına varmadığın, belki önemsemediğin ve bu kadar kıymetli olduğunu bilmediğin bir organın hasar aldı. Eskiye tutunmak istiyorsun, olmuyor. Telaş ve panik içinde belirsizliğin koynunda nefes alıyorsun. Sorular peşi sıra gelip yakana yapışıyor. Cevapları bilmiyorsun. Kalbinin odalarında isyan bayrağı çekilmiş sen bilmiyorsun. Aklının sınırlarında şimşekler çakıyor, sen duymuyorsun. Zihninde karabasanlar hüküm sürüyor, sen hissetmiyorsun. Çaresizlik kol geziyor ruhunda. Arsızca fısıldıyor:

“Kaybettin.”

Duymak, bilmek , anlamak istemiyorsun. Gözünü, kulağını, kolunu, bacağını, böbreğini veya karaciğerini kaybettin. Olağan akış bozuldu. Bundan sonra ne olacak? Nasıl yaşayacak, nasıl çalışacak, varlığını nasıl sürdüreceksin? Düşünmek ve bilmek istemiyorsun. Maruz kaldığın tedaviler, mahkum olduğun yetmezlik, karşında duran yetersizlik, kızgınlıklar, kırgınlıklar sel olup önüne her ne geliyorsa alıp götürüyor. Sana soran yok, söz hakkın yok, çaren yok.

Her gün yeni bir yabancı hayatının tam ortasına oturmaya geliyor. Misafir sandığın ışık hızıyla ev sahibi oluyor.Reddedersen seni paylıyor, büyümen için ikaz ediyor. Ya anlaşıp bir arada yaşayacaksın ya da huzursuzluk ve mutsuzluk ile yapış yapış olacaksın. Hala kabul etmiyorsan eğer elindekileri de kaybedeceğine dair tehdit ediliyorsun. Kendini çıkmazda hissediyorsun. Nefes alamıyor, boğuluyorsun. Öylece kalıyorsun. Olduğun yerde duruyorsun.Evet tam şu an olduğun yerde durmalısın. Hatta duruyor olduğunu bilmelisin.

Şu an seninle Farkındalık Sokağı’ndayız. Bu anlattıklarım senin başına gelmedi. Benim başıma geldi. Evet ben yaşadım ve yaşıyorum bu hastalık ile. Rahat olabilirsin. Evet senin başına gelmedi. Derin bir nefes al. Hatta içinden ya da sesli olarak “çok Şükür” diyebilirsin. Ancak ki ihtimaller arasında var. Senin başına gelebilir benim olduğum gibi. Bunu bilmelisin. Peki sağlıklı olmanın varsıllığını fark ettin mi? Tüm bedeninde sahip olduğun doğal sağlık halini fark etmek sana nasıl hissettirdi? Şu an pozitif hisler ile dolusun.Duygularını duyar gibiyim. Daim olsun.

Kendini muhteşem hissederken sana bir soru sormak istiyorum. Başına geldiğini sandığın bu vahim olayı sevdiğin bir kimse yaşasa ne yapardın? Evet, üzülürdün. Bunun dışında ne yapardın? Onunla ilgilenirdin. Ona destek olurdun. Peki asıl soruya geleyim. Bıçak altına yatıp ihtiyacı olan organı ona verir miydin? Tereddütsüz bir şekilde “evet” diyorsun. Ne güzel. Ne muhteşem. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak. Ssevinçle seni kutluyorum. Ne ulvi ve yücelesi bir tutum. Etik ve ahlaki kısmına değinmeye gerek bile yok. Tam şu an burada bir sorum daha olacak. Aynı durumda olan ve hiç tanımadığın birisi için aynı şeyi yapar mısın? Yok hemen kafan karışmasın. Biliyorum hali hazırda olan yasalarımız için uygun değil. Bu soruma cevabın “Evet” olsa bile bizim ülkemizde yasal değil. Benim sorum bu dünyaya veda ettikten sonrası için. Öldükten sonra organlarını bağışlar mıydın? Topraktan toprağa giderken bir canın sağlığına vesile olmak ister miydin?

“Ben öldükten sonra gerisi beni ilgilendirmiyor.”

“Kıyamet koptuğunda yeniden dirileceğiz ve organlarım eksik olacak. Bunun hesabını veremem.”

Cevapların bu ve benzeri ise inancın doğrultusunda araştırma yapmanı salık vereceğim. İyilik yapmak iyi halinde olmak dünya ilk döndüğünden bu güne kadar  her inancın ilk kurallarından ve ilkelerinden olmuştur ve olacaktır.

Soruma cevabın “evet” ise sana şehrinde var olan bir hastanedeki Organ Nakli Merkezi’ne gitmeni tavsiye edeceğim. Başvurunun onaylanması dahilinde bağışçı olmuş olacaksın.

Organ nakli olan kişilerin yaşadığı tarifsiz mutluluğu bilmek ve anlamak için kaybetmeye gerek yok. Ancak sana yardımcı olacağını düşündüğüm ve yazmış olduğum Kelebeğin Umudu adlı kitabımı tavsiye ederim. Kitabımda organ nakline dair her şeyi bulabilirsin.

Bugün seninle sokağımda bir iz bıraktık. Benimle yürümek istersen ben buradayım. Bir sonraki adımı atana kadar kendine dikkat et. Sevgiyle kal.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Elif öztürk 13.07.1982 tarihinde Ankara’da doğdum ve büyüdüm,, yetiştim. Dört çocuklu anne ve babama ilk katılan ben oldum ve aile olma duygusunu ilk ben çağırdım. Ailem genişleyip ben büyürken hayatım hızla değişmekteydi. 1997 yılının mart ayında, böbrek yetmezliği sokağında yola çıktığım ilk günler başlamaktaydı. İlk öğretim sekizinci sınıftayken rahatsızlanmış, Kronik Böbrek Yetmezliği tanısı konulmuştu. Ardından ise Retinis pikmentosa hastalığı ortaya çıkmıştı. Apar topar koluma bir ameliyat yapılmış, diyaliz ailesine dahil olmuştum. Yıllarca diyaliz adı ile başlayan tedaviler sürmüştü. Yaşanılan hastalığın, yapılan tedavilerin getirdiklerinden en güzel olanı armağan edilen yazı yazabilme becerisi olmuştu. satırlara önce şiirler, ardından ise kısa deneme yazıları ve hikayeler kalemin dilinden dökülmüştü. heves, arzu ve sabrın eşliğinde zaman içerisinde yazılar dergilerde yerini almış, okuyucuyla buluşmuştu. kaleme olan tutkum arttıkça, yüreğimde gezinenleri anlatma isteği çoğalmaya devam ediyordu. 2012 yılının Temmuz ayında hayalim gerçek olmuştu. Duman Altı Hayatlar adında ilk roman eserim yayın evinde baskılanmış, kitap raflarında yerini almış, 1-1,5 ay içinde tükenmiş ve 2. baskısı da yayınlanmıştı. Kitabın ilk baskısından yaklaşık dört ay sonra rahatsızlandım. Beyin basıncının yükselmesi NEDENİYLE BEYNE 2002 yılında takılmış olan kateter hasar görmüştü. 2012 yılının Kasım ayında kateter yenilenmiş olsa DA gözlerim görme yetisini kaybetmişti. Yaşanan kaybın ardından, uzaktan bakılıp, toplum tarafından hakkında HİÇBİR şey bilinmeyen görmeyenlerden birisi de ben olmuştum. Akıp giden yaşamın arkasından bakamaz, eskiye tutunup kalamazdım. Kendime, görmeyenler nasıl yaşar, diye sordum. Cevaplarını kendi zihnimde bulamadığım sorularımı araştırmaya yöneldim. Mutlaka bir bilen vardır, dediğim an karşımda kocaman bir dünyanın kapıları açıldı. Dahil olduğum yeni dünyamda görmeyenler de görenler gibi bir yaşam becerisiyle hayatlarını sürdürmekteydiler. Ben nasıl yapabilirim? Ben de kimseye ihtiyaç duymadan istediğim yere gitmeliyim. Eskiden olduğu gibi oyun oynamalıyım ve spor yapmalıyım, diye planlar yapıyordum. Önce görmeyenlerin eli, kolu, her şeyi olan beyaz baston ile tanıştım. sonra teknolojik cihazları öğrendim. Yazı yazmalıydım ve bilgisayar ile tekrar barışmalıydım. Aslında onun suçu yoktu. Basit bir ekran okuyucusu programı ile sorunu çözmek çok kolaydı. Dostum bilgisayar ile aramız düzelmiş, yüreğimde biriken arsız kelimeler sonunda yerini bulmuştu. Öğrenmek bitmiyordu elbette. Sıra görmeyenlerin alfabesine gelmişti. Kağıda yazılmış harfleri artık göremediğime göre buna da bir çözüm bulmalıydım. Breyle alfabe ile tanıştım. Öğrenmek zevkli ama zordu işin açık olanı. Parmak hassasiyetim yoktu. Çok fazla kullanamasam da teknolojiden sıkça yararlanıyorum. Yazılar yazılmış, yavaş yavaş bağımsızlık da ilan edilmişti. Kendime, peki nasıl spor yapabilirim, diye sorarken bisiklet ile tanıştım. Çocukken diyaliz tedavisi almak için açılan fistüle zarar gelir diye yasaklanan bisiklet ile yine yolum kesişmişti. sizlerin, görme engelliler nasıl bisiklet sürer, diye sorduğunuzu duyuyorum. Tandem denilen ikili bisikletler ile hayatımın en mutluluk verici deneyimini yaşadım. Pandemiye kadar hem diyaliz tedavisi alırken hem de görmezken yapabileceğim en uygun sporu yaptım. Aynı zamanda arkadaş ediniyor, sosyal hayatımı renklendiriyordum. Pandemi sürerken Kelebeğin Umudu adlı ikinci kitabım çıktı ve 2024 yılının Aralık ayında tekrar basıldı. Şu an üçüncü kitabımı yazıyorum ve aynı zamanda bir gazetede yazıyorum. Kitap okumak ve yazmak benim için ekmek ve su gibi. Sevgi ve saygılarımla, Elif Öztürk