ALMANYA TRENİ

Kasım 14, 2025 - 16:38
Aralık 4, 2025 - 21:02
 3  97

1.

 MEMDUH’UN HİKAYESİ

 

Memduh, kasabanın dar taş sokaklarında yürürken ellerinde tamir aletleri, yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ayakkabı tamircisi dükkanı, onun dünyasıydı; küçük, sıcak ve güvenli. Her sabah kapısını açar, tahta tezgâhın tozunu siler, paslanmış çekiç ve çivileri yerine koyar, eski dergilerden birini alıp müşterileri beklemeye koyulurdu. Kasaba halkı, eskimiş çizmelerini ve ayakkabılarını getirir, Memduh da sabırla onarırdı. Her tamir edilen ayakkabı, onun için bir işten öte emeğin, sabrın ve küçük mutlulukların sessiz bir simgesiydi.

 

Annesi ve babası, Memduh’un hayatına yön vermek amacıyla onu köydeki komşularının kızı Aynur ile nişanlamaya karar vermişti. Memduh, nişanın yaklaşmasıyla birlikte Memduh’un yüreğinde hem mutluluk hem de anlam veremediği bir tedirginlik büyüyordu.

Bir sabah, köyde bir söylenti dolaşmaya başladı.Fısıltılar Memduh’un kulağına kadar geldi :

 “Aynur seni aldatıyormuş.”

İlk başta inanmak istemedi. Yüreğinde bir sarsıntı hissetti; tedirginlik yavaş yavaş yerini kaygıya bırakıyordu. Kimseye söylemeden, sessizce gerçeği öğrenmeye karar verdi. Gece olunca, kasabanın taş sokaklarını geçip köye doğru yola çıktı. Nişanlısının evinin tam karşısındaki eski ahır, Memduh’un saklanması için en uygun yerdi.

Ahırın karanlığında üçgün boyunca aç ve susuz, gözlerden uzak bir köşede bekledi. Geceler, sessizlik ve soğuk içinde ağır ağır geçti. Her sabah güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açıyor, tarlaya giden ailesini ve komşuları izliyordu. Ahırın karanlığında, kalbi hem öfke hem de hüzünle doluydu.

Üçüncü günün sabahında, Memduh ne görsün? Nişanlısı Aynur, evine bir adam almıştı. Memduh’un sabrı taşmıştı. Önce derin bir nefes aldı öfkeyle kapıyı üzerlerine kilitledi, derin bir nefes aldı ve muhtarı çağırdı:

“Muhtar yanına bir kaç kişi alıp gel.

Aynur beni aldattı, kapıyı üzerlerine kitlendim. Her şeyin doğru olup olmadığını görün. Bir şey olursa benim suçum değil.”

Muhtar gözlerini kısıp bakarak cevap verdi :

“Sakin ol Memduh, önce ne olduğunu anlamamız gerek.”

Kapı açıldığında her şey açıktı.

Aynur gözyaşları içinde diz çökmüştü.

“Memduh… Ne olur beni affet…”

Memduh’un kalbi taş gibi olmuştu. İçindeki sevgi ve hayal kırıklığı birbirine karışmıştı, gözyaşları bile onu yumuşatmaya yetmemişti.

Kendi kendine mırıldandı :

“Gözlerimle gördüklerim… Bu yürek nasıl dayanacak?”

Sessizce geri çekildi, yürürken her adımında içindeki boşluğun büyüdüğünü hissetti.

Ertesi gün kasabaya döndü. Çekiç sesleri, derinin kokusu, kasabanın gürültüsü…

Her çekiç darbesinde kendi kendine seslendi :

“Hayat acımasız ama yoluma devam edeceğim. Bir gün evlenirsem de kesinlikle köydeki kızlardan biriyle değil dışarıdan bir kızla evleneceğim.”dedi.

 

 

ŞAKİRE’NİN ÖĞRENİM HAYATI

Şakire küçüklüğünden beri akıllı, çalışkan ve her gördüğünü merakla öğrenen bir kızdı. İlkokuldan sonra hemşirelik okulunu kazanmıştı. O yıllarda ilkokuldan sonra  hemşire olunabiliyordu.

O gün avluda garip bir sessizlik vardı. Güneş tepede parlıyor ama hava sanki ağır ve kasvetliydi. Şakire, annesinin verdiği iplikleri toplayıp içeri götürmeye hazırlanıyordu. Tam mutfağın kapısına varmıştı ki dış kapının gürültüyle açıldığını duydu.

Amcası, avluya sert adımlarla girdi. Üzerinde tozlu bir ceket, yüzünde önceki günlerden kalma öfke vardı. Babası ise duvar kenarında tütün sarıyordu; amcasının gelişini görünce hafifçe doğruldu.

Şakire, kapının aralığından onları izlemeye başladı. İçinde sebebini bilmediği bir sıkıntı yükseliyordu.

Amcası, babasına bir adım yaklaşarak tok bir sesle konuştu:

“Duydum ki kızını hemşire okuluna gönderecekmişsin.”

Babasının eli titredi. Tütün yaprağı avucunun içinde buruştu.

“Evet,” dedi kısık bir sesle. “Kazanmış… İstekli de.”

Amcanın yüzü bir anda karardı.

“Sen aklını mı yitirdin? Şehre giden kız elin kızı olur! Sonra da geri dönüp sana bakmaz. Millet de arkandan konuşur.”

Bu cümle avlunun ortasına bir taş gibi düştü.

Şakire’nin içi buz kesti. Çünkü o cümleyi köyde herkes fısıltıyla söylerdi ama amcasının ağzından böyle açık duyunca yüreği daraldı.

Babası, sessiz kaldıkça amca daha da cesaretlendi:

“Kız tek başına şehirde ne yapacak? Kimlerle düşüp kalkacak? Sen sonra millete ne diyeceksin? ‘Kızım okudu’ mu? Yok öyle şey! Elin kızı gibi olur çıkar, bu eve de bağlanmaz artık.”

Şakire’nin annesi o sırada kapının önüne çıkmış Ne oluyor diye merakla bakıyordu. Amcanın bu sözlerini duyunca yüzü önce kızardı, sonra bembeyaz oldu. Yavaşça annelik içgüdüsüyle araya girdi:

“Ağabey, biraz yavaş konuş. Kızın emeği, hevesi var. Okumayı çok istiyor.”

Amca elini havaya kaldırıp susturdu:

“Sen annesin diye gönlün kayar. Ama gerçek başka! Şehre giden kızın namusu tehlikededir. Elalemin lafı bir başlar mı, işte o zaman asıl siz utanırsınız!”

Annenin dudakları titredi, geri çekildi ama gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

Babasının yüzündeki kararsızlık gittikçe derinleşiyordu. Kaşları çatık, gözleri dolu doluydu. Tütün torbasını kapattı, sanki içine bir yük çökmüş gibi bir taşın üzerine oturdu.

Derin bir nefes aldı:

“Ben kızımı kötü yola düşürmem. O benim gözümün nurudur.”

Ama amca hemen bastırdı:

“Mesele de bu ya işte! Gözünün nuruysa yanında tutarsın. Okusun diyorsun ya… burada okusun! Köy Enstitüsü var daha ne istiyorsunuz? Hem eli iş tutsun hem evini bilsin.”

Bu sözler babasının zihninde dönüp durdu.

‘El alem ne der?’ korkusu içini kemiriyordu.

Şakire kapının aralığından babasının omuzlarının çöktüğünü gördü.

İçini bir boşluk kapladı. Sanki iki adım ötede değil de dünyalar kadar uzak bir yerde duruyormuş gibi hissetti kendini.

Bir süre sessizlik oldu. Yalnızca uzaktan gelen horoz sesi duyuldu.

Sonunda babası yutkundu ve o kararı sesli söyledi:

“Tamam kardeş… Tamam. Şehre göndermeyiz.”

Bu cümle, Şakire’nin içinde bir yerleri paramparça etti.

Annesi bir an nefesini tuttu, sonra gözyaşlarını elinin tersiyle sildi.

Amca memnun bir edayla başını salladı, sanki ev halkının kaderine kendi imzasını atmış gibi.

“İyi ettin,” dedi.

“Kızına da söyle… Hayal kurmasın. Köy Enstitüsü ona yeter.”

Amca çıkıp giderken avluda geriye ağır bir sessizlik kaldı.

Şakire, kapıya yaslandı. Nefesi kesilir gibi oldu.

Çocukluğundan beri içinde büyüyen hemşirelik hayali, babasının o tek cümlesiyle sanki önünde kapanan bir kapı olmuştu.

Annesi içeri dönüp onu görünce ne diyeceğini bilemedi.

Elini kızının saçına uzattı, sonra yarım bıraktı.

“Kızım… kader işte…” diye fısıldadı.

Şakire, başını kaldırıp gülümsedi ama gülüşü acıydı.

“Ben iyiyim ana.”

Ama değildi.

O gece uyuyamadı. Yorganın altında gözlerini tavana dikip uzun uzun düşündü.

Amcasının sözleri, babasının kararsızlığı, annesinin çaresizliği birer birer aklına geldi.

‘Şehre giden kız… elin kızı olur.’

‘Hemşirelik olmaz.’

‘El alem ne der…’

Hepsi, rüyalarının üzerine karanlık bir perde gibi çökmüştü.

Ama Şakire’nin karakterinde öyle bir şey vardı ki, kendine bile itiraf edemediği bir direnç…

Belki hemşire olamayacaktı, ama içindeki öğrenme isteği sönmeyecekti.

Ertesi sabah güneş doğduğunda, kaderine boyun eğmiş gibi görünse de kalbinin içinde küçük bir isyan sessizce yanıyordu.

Şakire köy Enstitüsüne kaydedildi.

Yüreğinde burukluk olsa da gittiği yerde yeni şeyler öğrenmeye niyetliydi.

Orada dikişten nakışa, tarımdan temel eğitime birçok şey öğrendi. Okuldaki öğretmenleri onun zekâsına hayrandı.

Şakire kendini geliştirdikçe büyüyor, büyüdükçe özgüveni artıyordu. Enstitüsü ona hem ayakları üzerinde durmayı hem de bilgiyi paylaşmanın değerini öğretti.

Eğitim bittiğinde öğrendiklerini diğer kızlara öğretmeye başladı.

Evlerinin genişçe avlusu kısa sürede küçük bir sınıfa dönüştü.

Avluya her gün komşu köylerden bile kızlar gelmeye başladı.

Kızlar kanaviçe işler, dantel örer, yeni öğrendikleri harfleri yazmaya çalışır bazen de Şakire’nin örgülü saçını örnek alarak saçlarına örgüler yaparlardı.

Kasabanın gençlerinden biri Şakireye gönlünü kaptırmıştı. Her sabah süt, yumurta, yoğurt getirir; bahanesi hep Annem gönderdi olurdu ama gözleri başka şey anlatırdı.

Kızlar durumu hemen anlamıştı.

“Şakire, kabul et oğlan seni çok seviyor.diye takılırlardı.

Ama Şakire başını iki yana sallardı.

“Benim onunla işim olmaz.

Kızlar şaşırırdı ama Şakire kararlıydı. Henüz gönlü kimseye düşmemişti. Düşsün diye de bir isteği yoktu.

 

 

 

 

 

 

KADERİN DÜĞÜMLENDİĞİ GÜNLER

Ablası Selime yıllar önce Memduh’ların köyüne gelin gittiğinde, herkes “Uzak köye gelin gittiğine göre zorlanır.” Diye düşünmüştü ama Selime kısa sürede kendini sevdiren, güler yüzlü, hamarat bir gelin olmuştu. Bu yüzden köyde hatrı sayılırdı.

Memduh’un nişanı bozulunca, köyde günlerce konuşulmuş, herkes bir şey söylemişti. Memduh’un annesi bu olaydan sonra öyle bir kırılmıştı ki, bir gün Selime’ye içini dökerken:

“Bir daha köyden kıza niyetlenmem. Kızların hepsi bir değil ama… işte yandık bir kere.” Diye söylenmişti.

Selime elindeki tandır ekmeğini çevirdi, üzerindeki unları silkeleyip hafif gülümsedi:

“Hanım efendi … Sizin şansınıza denk gelmedi. Ama bir bacım var, hem köye yarar hem şehre. Öyle böyle değil yani; akıllı, eli becerikli, sözü yerinde. Sözüm ona değil, gerçekten öyledir.”

Memduh’un annesi kaşlarını kaldırdı.

“Bacın ha? O nasıl bir kız?”

Selime dimdik durdu:

“Delikanlı kızdır. Dik durur. Eğri iş görmez. Bir dediğini iki etmez ama haksızlığa da boyun eğmez.”

Bu sözler Memduh’un annesinin içine bir kıvılcıma dönüşmüştü, ama asıl kıvılcım çok daha sonra, Çukurova’nın sıcağında patlayacaktı.

 

 

 

PAMUK TARLASINDAKİ ÇATIŞMA

Çukurova güneşi keskin bir bıçak gibi tepeden vururken Şakire yere çömelmiş, pamuk çapalıyordu. Sırtından aşağı boncuk boncuk ter akıyor, nefesi bile sıcak çıkıyordu. Herkes yorgun, herkes pişkindir ama Şakire dirençliydi. İçinden “Bir gün kendi emeğimin patronu olacağım.” Diye geçiriyordu.

Tam o sırada bir adamın kendi hakkından çalıp arklara hile yaptığını fark etti. Adam kendi önüne az, Şakire’nin önüne çok pamuk bırakıyordu.

Şakire seslendi:

“Amca, bak yanlış oluyor. Arıkların düzeni bozuluyor.”

Adam alaycı bir şekilde başını kaldırdı.

“Sen işine bak kızım. Ben bilirim ne yaptığımı.”

Şakire’nin kaşları çatıldı.

“Olmaz böyle. Herkes eşit çalışacak.”

Adam bu kez daha laubali konuştu:

“Sana mı soracağım? Çapa tutan herkes kendine göre çalışır.”

Şakire kırbacı andıran mecrefeyi eline aldı, ayağa kalktı. Sesindeki kararlılık tarlada rüzgâr gibi esti:

“Ben sana güzel söyledim. Bir daha yaparsan gerekeni yaparım.”

Adam güldü.

“Sen mi yapacaksın? Hadi kızım hadi…”

İşte o an bitti. Şakire bir adım attı, mecrefeyi adamın kaçamayacağı kadar hızlı bir hareketle dizinin yanına vurdu. Adam sendeledi. Ardından sapın ucuyla bir darbe daha… Adam arığın içine kapaklandı.

Çevredeki herkes dondu kaldı. Sonra kalabalık toplandı.

Bir kadın bağırdı:

“Vay arkadaş! Kız adamı yere serdi!”

Bir diğeri:

“Helal olsun vallahi, kimse cesaret edemezdi!”

Bu olay, daha tarladayken kulaktan kulağa yayıldı. Akşama doğru artık herkesin dilinde tek bir cümle vardı:

“O kız var ya, bir adamı mecrefeyle dövmüş!”

 

 

 

MEMDUH’UN ANNESİNİN TANIK OLMASI

O gün Memduh’un annesiyle akrabaları tam karşı tarladaydı. Kalabalığı görünce merak ettiler, ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Selime de oradaydı.

Memduh’un annesi gözlerini kısmış, kıza dikkatle bakıyordu:

“Kim bu kız böyle? Deli oğlanlar gibi dövüyor adamı.”

Selime gururla başını kaldırdı:

“Kim olacak? Benim sana bahsettiğim bacım işte! Şakire.”

Memduh’un annesi şaşırdı, gözleri parladı:

“Vay maşallah… Yüreği de var bileği de! Böyle kız mı kaldı? Tam bana gelin olacak kız bu!”

Selime hafif gülerek:

“Demiştim ama…”

 

 

 

MEMDUH’UN GÖSTERİLMESİ VE ŞAKİRE’NİN REDDİ

Birkaç gün sonra gelenek üzere iki taraf birbirini uzaktan görmek için bir araya geldi. Memduh utanıp başını öne eğerek duruyordu. Elinde her zamanki gibi tamirci kirinin izleri vardı. Sade, sessiz, kendi halinde bir delikanlıydı.

Şakire bir an bakıp geçti. İçinde bir kıpırtı yoktu. Hatta ablasına eğilip fısıldadı:

“Abla… Bu su kabağı yapılı oğlanı kim alacak? Ben almam.”

Selime hafifçe güldü:

“Kızım öyle deme. İyi çocuktur. Temiz yüzlüdür.”

Ama Şakire ikna olmamıştı.

 

 

 

BABA KARARI AÇIKLIYOR

Akşam evde herkes yemeğe oturmuşken babası sessizce kaşığı bıraktı. O sessizlik evdekilerin yüreğine doldu. Sonunda konuştu:

“Kızım… Memduh’un işi gücü var. Mesleği hazır. Eline ekmek yakışır. Ben seni veriyorum.”

Şakire’nin içi bir anda buz gibi oldu. Gözleri büyüdü ama babasının kararı kesindi. Annesi bile karışamadı.

Şakire sessizce başını eğdi.

O akşam kendi kaderini bile bile sustu. Çünkü hayatta bazen kızların sesi çıkmaz, kader başkalarının aldığı kararlarla çizilirdi.

Ama kimse bilmiyordu ki…

Şakire’nin sustuğu her şey, ileride fırtına olup geri dönecekti.

 

 

 

Bir kaç  gün sonra Memduh, ayakkabı dikiminde kullandığı kalın mumlu ipler bitince şehre inmeye karar verdi. Şehir yolu uzun ve taşlıydı ama o çok alışkındı. İplerini aldı, birkaç yedek malzeme de yanında getirdi.

Kasabaya döndüğünde Şakire’nin avlusunun önünden geçiyordu. İçeriden kızların gülüşmesi, iplik çıtırtıları duyuluyordu. Memduh, selam verip geçip gidecekti ki kızlardan biri onu fark etti:

“Memduh abi! Şehirden dantel ipi getirdin mi?”

Kızlardan bir diğeri daha atıldı:

“Şakire abla için lazım da… Hani belki getirirsiniz diye düşünmüştük.”

Memduh şaşırdı ama içi de hoş oldu. Yıllardır böyle sıcak bir istekle karşılaşmamıştı.

“Getirdim, dedi. Hem de birkaç renk aldım. Lazımsa vereyim.”

Kızlar sevinç içinde kapıya koştular. Tam o sırada Şakire avlu kenarından çıktı. Güneş yüzüne vurmuş, uzun örülü saçları omuzlarından aşağı su gibi dökülmüştü. Rüzgâr esince saçının ucu hafifçe savruldu, ipliklerle dolu çemberin üzerinde altın gibi parladı.

Memduh, onu o an ilk kez gerçekten görmüş gibi oldu.

Şakire, elindeki dikiş çemberini bırakarak nazikçe yaklaştı:

“Külfet olduysa almasaydılar.”dedi sert bir sesle.

Memduh başını eğdi:

“Estağfurullah. Ne demek… Eğer bir işinize yararsa sevinirim.”

Kızlar ipleri alıp hevesle içeri koşarken Memduh ile Şakire birkaç saniye baş başa kaldılar. Rüzgâr hafiften eserken örgülü saçının ucundaki teller Memduh’un koluna değdi. İncecik bir dokunuş… ama öyle ki, kalbinde bir yer kıpırdadı.

O an Memduh, uzun zamandır hissetmediği bir şeyi hissetti:

Sakinlik.

Ve sanki hayatının başka bir sayfası o anda açılıyordu.

Şakire ise, Memduh’un gözlerinde gördüğü ağır duruşu, olgun ve kırgın bakışını fark etti ama anlam veremedi. Yine de içinden geçen şu oldu:

“Bu adamın yüreğinde bir şey kırılmış… ama hâlâ sıcak.”

Bir şey demeden, hafifçe gülümseyerek içeri döndü. Saçının uzun örgüsü arkadan bir sel gibi savruldu.

Memduh ise yolu unutmuş gibi birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

O gün ikisinin hikâyesi, sessizce başlamıştı.

Şakire ile Memduh’un tanıştığı o akşamdan sonra her şey yavaş yavaş yerli yerine oturmaya başladı. Önceleri yalnızca selam verip geçen iki yabancı iken, zamanla bakışları daha uzun, konuşmaları daha sıcak hâle gelmişti.

Memduh, her şehir yolculuğunda Şakire’nin kızlarına küçük küçük iplikler, renkli düğmeler, bazen boncuklar getiriyor; bunu yaparken de yüzünde belli belirsiz bir utangaçlık oluyordu.

Şakire ise ilk başta sadece nezaketen teşekkür ederken, zamanla Memduh’un gelişini merak eder, adımlarının sesini tanır olmuştu. Örgülü saçının arasında kalbine düşen o küçük kıpırtı gün geçtikçe büyüyordu.

Köyde dedikodu hızlı yayılırdı. Bir gün kızlardan biri, Şakire’nin kulağına eğildi:

“Şakire abla … galiba Memduh abi sizi seviyor.”

Şakire yüzünü kızartıp kızları susturmaya çalıştı.

Gerçekten de Memduh her gelişinde biraz daha cesaret topluyor, bakışları daha derinleşiyordu.

Bir akşamüzeri, güneş batarken sonunda cesaret etti:

“Şakire… bir şey diyecektim ama… uygun mudur?”

Şakire’nin yüreği hızlandı.

Yalnızca başını sallayabildi.

“ Seni isteyeceğim…”dedi Memduh.

* Eğer sen de uygun görürsen… ailemi göndereceğim.”

Şakire gözlerini kaçırdı, örgüsünün ucuyla oynadı.

“Annen gil haber salmış zaten.”dedi.

Şakire önce isteksiz olsa da kalbi yavaş yavaş yumuşamaya başlamıştı.

O gece hem Şakire’nin hem de Memduh’un evinde lambalar daha geç söndü.

 

KIZ İSTEME

Ertesi hafta Memduh’un ailesi, eli yüzü düzgün, sözü dinlenen insanlardandı; kız istemek için hazırlık yaptılar. Büyükçe bir tepsi baklava, üstü işlemeli örtülere sarılı bir demet çiçek… Her şey özenle hazırlanmıştı. Memduh’un annesi, baklavanın kenarlarını son kez düzeltirken:

“İnşallah hayırlısıyla alıp geleceğiz gelinimizi…” diye iç çekti.

Yola çıktıklarında herkesin içinde hem bir huzur hem de bir tatlı telaş vardı. Evin önüne geldiklerinde komşu kadınlar uzaktan bakıyor, “Memduh’un ailesi Şakire’ye gelmiş” diye kendi aralarında fısıldaşıyordu.

Gittiklerinde Şakire’nin babası başta biraz çekingen dursa da Memduh’un düzgün halini, ağırbaşlılığını bildiğinden içi rahattı.

Gelen misafirleri içeri buyur ederken bir an gözleri kızına takıldı. Şakire utancından başını yere eğmiş, elini çenesine koymuş bekliyordu.

Kahveler yapıldı, tatlı bir sessizlik yayıldı odaya. Şakire titreyen ellerle kahveyi götürürken Memduh’a yanlış bir şey yapmamak için göz ucuyla baktı. Memduh ise hafifçe gülümseyip onu rahatlatmaya çalıştı.

Kahveler içilirken Memduh’un babası sözü fazla uzatmadı. Fincanı yavaşça masaya bıraktı, sesini biraz daha topladı:

“Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınız Şakire’yi oğlumuz Memduh’a istiyoruz.”

O an odada herkesin nefesini çektiği duyulur gibiydi.

Şakire’nin babası derin bir nefes aldı, gözleri bir an kapalı kaldı. Bunun hem kızının kaderi hem de geleceği için bir dönüm noktası olduğunu biliyordu.

“Hayırlısı olsun…”dedi yavaşça.

O anda Memduh’un annesi sevincini gizleyemedi, gözleri doldu.

Ardından dua edildi.Eller semaya kalktı.

“Allah utandırmasın, ağız tadıyla, huzurla…”diye geçirdi herkes içinden.

Şakire içerde kızlara sarılıp sessizce ağladı.

 

NİŞAN HAZIRLIKLARI

Şakire’nin “olur” haberi kasabada kısa sürede duyuldu. Akşam ezanından hemen sonra komşu kadınlar birer ikişer Şakirelerin evine uğramaya başladı. Kapıdan içeri giren her kadın Şakire’yi görünce önce boynuna sarılıp tebrik ediyor, ardından mutfağa geçip hazırlığa yardım etmeye koyuluyordu.

Şakire’nin annesi, kızının yüzüne baktıkça gözleri doluyor, elindeki işi bırakıp ona uzaktan bir dua okuyordu.

“Allah tamamına erdirsin kızım… Yüzün hep gülsün.”

Şakire mahcup bir tebessümle başını eğiyordu.

Erkek tarafında da ayrı bir hazırlık vardı. Memduh’un annesi yeni alınan nişan bohçasını odanın ortasına açmış, içindeki ipek yazmaları, işlemeli havluları, gümüş tokaları tek tek kontrol ediyordu.

“Bir eksik kalmasın. Kız tarafı görsün ki oğlum gelini el bebek gül bebek tutacak,” diyordu gururla.

Memduh ise dışarıda amcalarıyla beraber nişanda takılacak yüzükleri hazırlıyordu. Ara ara göğe bakıyor, yüzünde hafif bir gülümseme beliriyordu.

“Şakire artık gerçekten benim eşim olacak…” diye geçiriyordu içinden.

 

KÖYÜN TEPKİSİ

Köydeki herkes bu haberi farklı yorumluyordu. Kimi seviniyor, kimi şaşırıyordu.

Kahvenin önünde oturan yaşlı adamlar kendi aralarında konuştu:

“Vallahi Memduh akıllı çocuk. Şakire de terbiyeli kızdır. İyi oldu iyi…”

Ama Bakalım kız köyde ne yapacak?”

Diğer kadın hemen karşılık verdi:

“Köyün neyi varmış? Allah bir kapı açmış işte kıza. Hem Memduh’un ailesi eli yüzü düzgün insanlar.”

 

 

NİŞAN GÜNÜ

Nişan günü evin içi mis gibi börek, çörek kokuyordu. Masaya dizilen şerbetler, tepsiler dolusu un kurabiyeleri, baklavalar… Kadınlar koşturarak bir o yana bir bu yana gidiyordu.

Şakire’nin saçına kasabanın en ustası olan Fatma Ana el attı. Örgüsünü ince ince örerken:

“Gelin oluyorsun ha… Korkma, Memduh seni üzmez,” dedi.

Şakire, aynadaki kendi mahcup haline baktı. Gözleri doldu ama bu sefer sevinçten.

Memduh ve ailesi eve geldiğinde herkes ayağa kalktı. Memduh kapıdan girer girmez Şakire’ye bir an baktı, sonra gözlerini hemen kaçırdı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu.

Yüzükler takıldığında herkes “Allah bir yastıkta kocatsın!” diye dua etti.

Şakire’nin elleri titrerken Memduh parmağına yüzüğü yavaşça taktı.

Sanki o an dünya tamamen sessizleşti.

Şakire kalbinden geçen bir cümleyi kendine bile itiraf edemedi:

“Belki de kaderim gerçekten değişiyor.

 

KASABADAN KÖYE ATLA GELİN GÖNDERME VE DÜĞÜN

Düğün günü geldi çattı.

Kasabanın dar taş sokaklarında bir hareket, bir telaş…

Kadınlar avluda toplanmış, genç kızlar bohçaların kenarlarını düzeltmiş, çocuklar ise merakla atlara bakıyordu.

Şakire’nin çeyizi o kadar çoktu ki kasaba halkı “Şakire’nin çeyizi bir köyü doyurur” diye takılıyordu.

Sandıklarda işlemeli yorganlar, kanaviçeler, danteller, oya bohçaları… her biri Şakire’nin ellerinin emeğiydi.

Çeyizlerin taşınması için üç at hazırlanmıştı; birine sandıklar, diğerine halılar, bir diğerine bohçalar yüklendi.

En önde ise düğün alayının gözbebeği vardı.

İri gözlü beyaz bir at. Tüylerine kırmızı kurdeleler bağlanmış, yelesine küçük nazar boncukları takılmıştı.

Şakire gelin olurken geleneklere göre yüzü ince, işlemeli bir tülle örtüldü.

Uzun belikli saçları bu kez daha özenle örülmüş, saçın uçlarına minik kırmızı boncuklar iliştirilmişti.

Yola çıktıklarında kasabadan köye gidilen yol uzundu; üç günlük bir yolculuktu bu.

Gündüzleri ilerlediler, geceleri hanlarda veya köylülerin misafire açtığı evlerde konakladılar.

Üç günün sonunda köyün girişinde davullar, zurnalar çalmaya başladı.

Memduh, kalabalığın önünde heyecandan ellerini nereye koyacağını bilemez hâlde bekliyordu. Gelin alayı yaklaşınca kalbi sanki kaburgalarına sığmaz oldu.

Köy meydanı düğün için baştan aşağı süslenmişti.

Büyükler düğün günü üç büyük kurbanlık seçmişti: biri Memduh’un ailesi, biri Şakire’nin ailesi, biri de köylülerin ortak hediyesiydi.

Şakire, atın üstünden evin kapısına adım attığında kayınbaba onu kapıda karşıladı. Ellerini nazikçe tuttu, gözlerinde onay ve sevgi vardı. Kaynana ise içeride gülümseyerek evin düzenini gösteriyor, Şakire’ye yol açıyordu. Gelin, kapıdan içeri girerken altın ve bohçalarla birlikte evin bereketini sembolize eden adımlar attı.

“Evin bereketi bol olsun!”

Diye sesler yükseldi.

Artık Memduh’un evinin geliniydi.

Büyük ahşap evin içi mis gibi sabun kokuyor, dışarıdan köyün sessizliği duyuluyordu. İlk sabah, Şakire gözlerini açtığında kaynanasının telaşlı ama güleç sesi ve Memduh’un utangaç, ağırbaşlı bakışlarıyla karşılaştı.

Gün boyunca davullar durmadı.

Kurbanlar kesildi, büyük kazanlarda etli pilav pişti.

Kadınlar halay çekti, erkekler meydanda zıplayıp zurna sesine karıştı.

Şakire’nin gelin tülü rüzgârda hafifçe sallanıyor; örgülü saçları her adımında sanki kasabadaki eski avluyu, o ilk gün Memduh’a bakıp içinden “Bu su kabağı yapılı oğlanı kim alacak?” dediği anı hatırlatıyordu.

Ama bugün…

O sözün yerini bambaşka bir his almıştı.

İki kalp, köy meydanında çeşit çeşit duanın, sevginin ve geleneğin içinde sessizce birleşmişti.

 

ASKERE GİDİŞ VE ŞAKİRE’NİN YÜKÜ 

Düğün bittikten birkaç ay sonra köy, yine bir telaşın içine girmişti.

Bu kez ne davul çalıyordu ne zurna…

Evin önünde duran eski bir kamyonet, sabah ayazına karışmış mazot kokusu ve yere bırakılmış, kapakları zor kapanan bir valiz vardı sadece.

Memduh askere gidiyordu.

Şakire gün doğmadan uyanmıştı.

Karnı belirginleşmiş, yürürken hafifçe bir elini beline dayamak zorunda kalır olmuştu. Eşyaları kamyonetin yanına taşırken bebeğin kıpırdanmasını hissetti; içindeki minik tekme, adeta “Ben de buradayım.” Der gibiydi.

Memduh, kapı eşiğinde durdu.

Yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı. Henüz yirmilerinin başındaki bir delikanlının taşıyamayacağı kadar ağır bir sorumluluk…

Şakire’ye yaklaştı, bir süre sessizce baktı. Bakışı sever gibi değil, sanki aklına kazımak ister gibi derindi.

“Şakire…” dedi, içi titreyen bir sesle.

“Ben yokken… kendine dikkat edeceksin. Anama da fazla yüklenme. Bir şey olursa dayıma söyle, olur mu?”

Şakire başını öne eğdi, yutkundu.

Sanki boğazına düğümlenen sözü yutmuş, yerine sakin bir nefes almıştı.

“Ben hallederim.” Dedi yumuşak bir sesle.

“Ev de bize emanet. Sen rahat git.”

Memduh bu kez elini Şakire’nin karnına uzattı, usulca dokundu.

Avuç içi titriyordu.

“Ben görene kadar büyür bu…” diye fısıldadı.

Sesinde buruk bir gülüş vardı ama gözleri ıslaktı.

“Sen dönene kadar yürümeye başlar bile.” Dedi Şakire, gülümsemeye çalışarak.

Memduh gözlerini kaçırdı. “Keşke… keşke yanında olabilsem. Hem sana hem çocuğa sahip çıkabilsem.”

Şakire bir adım yaklaştı, avuçlarını Memduh’un ellerine koydu.

Elleri soğuktu.

“Her şeyin bir vakti var.” dedi.

“Sen vazifeni yapacaksın. Biz burada seni bekleyeceğiz.”

Tam o sırada kaynana Fatma Ana kapıdan çıktı.

Eteğinin ucuyla gözünü sildi, belli etmemeye çalışıyordu ama titriyordu.

“Hadi oğlum, uğurlayalım seni…” dedi.

Memduh son kez Şakire’ye baktı, gözleriyle helallik istedi.

Şakire başını hafifçe eğdi:

“Helal olsun.”

Kamyonet çalıştı. Motorun homurtusu köyün sabah sessizliğini böldü.

Memduh arka tarafa binmeden önce son kez seslendi:

“Şakire! Bir şeye üzülürsen, içinden sıkıntı geçerse… bana yaz. Köyün muhtarına da bıraksan ulaştırır.”

Şakire gözyaşlarını göstermek istemedi, hızlıca tülbentinin ucuyla sildi.

“Sen yeter ki sağ salim dön.”

Kamyonet harekete geçti.

Rüzgâr Şakire’nin tülbentini geriye doğru savurdu, tülbent uçarken Şakire’nin içi de aynı hafiflikle değil, ağır bir boşlukla savruldu.

 

KÖYDE YENİ HAYAT

Memduh’un gidişinin ertesi günü evin düzeni bir anda değişmişti.

Şakire artık yalnız değildi, aksine evde altı çocuk, bir kaynana ve kendi hamileliğiyle birlikte adeta dev bir yükün altında kalmıştı.

İki göz odalı evde:

Bir odada kaynana ve küçük çocuklar,

Diğer odada Şakire ile kaynana tarafından verilmiş eski bir döşek duruyordu.

Evde herkesin gözü Şakire’nin üzerindeydi. Yeni gelindiği, genç olduğu ve karnında bir can taşıdığı için köydeki herkes ona ilgi gösteriyordu. Ama köyde “hamilelik” dinlenmek anlamına gelmezdi.

Şakire’nin 16 yaşındaki görümcesi Hatice de artık evin düzenine yavaş yavaş katılıyordu. Küçük ama meraklı Hatice, ablasına yardım etmeye çalışıyor, bazen işleri bozuyor ama çoğu zaman Şakire’nin yükünü hafifletiyordu.

 

 

 

GELİNLİĞİN YÜKÜ

Şakire, sabah güneş doğmadan kalkıyor, önce evin avlusunu süpürüyor, sonra kaynanasıyla birlikte tandırın yolunu tutuyordu. Kaynanası, sert mizacına rağmen iyi niyetli bir kadındı; köy adeti ağırdı:

“Gelin, gelinliğini bilsin.”

Çamaşır, ekmek, ahır işleri, tavukların yemlenmesi, küçük çocukların temizliği… Şakire bazen soluk soluğa kalıyor, beline saplanan ağrılar yüzünden birkaç dakika duvar dibinde oturmak zorunda kalıyordu. Kaynanası uzaktan bakar, sesini biraz yumuşatarak şöyle derdi:

“Gelin, yorulduysan bırak biraz… Ama iş beklemez, sen dinlenince yine başlarız.”

Şakire sessizce başını sallardı. İçinde hem hüzün hem de direnç vardı. Hatice ise arada sırada ona tatlı bir şekilde omuz silkerek:

“Ablacım, sana yardım edeyim mi?”

Derdi. Şakire ona minnetle bakar, küçük görümcesinin sıcaklığını hissederdi.

 

 

 

TARLA VE BAHÇE

Bahar gelince köyün tüm kadınları gibi Şakire de tarlaya indi. Çapasını beline vurup toprağa girerken bebeği karnında hafifçe kıpırdıyor, bazen onu durduracak kadar sızlatıyordu.

Kardeş çocuklarının bağrışmaları, Hatice’nin sürekli sorular sorup ne yapacağını sorması, kaynananın talimatları, ahırdan gelen hayvan sesleri… Yaşam aynı anda hem çok gürültülü hem de çok yalnızdı.

Şakire, ara sıra Hatice’nin elini tutup:

“Bak kızım, önce toprağı böyle sürmeliyiz, sonra…”

Diye öğretiyordu. Hatice’nin merakı, Şakire’ye hem bir sorumluluk hem de küçük bir teselli veriyordu.

Akşam olduğunda iki göz evin duvarları sıcaktan bunalırken, Şakire yorgun argın döşeğine uzanıyor, bir anlığına gözlerini kapatıyordu. Bebeğinin hareketleri ona tek gerçek teselliydi. Hatice ise yan odada sessizce kendi yatağına çekiliyor, ablasının yorgunluğunu fark edip küçük dualar ediyordu:

“Ablam, sabah yine güç bulursun…”

Memduh’un dönüşü iki yıl sonraydı. Şakire ise o iki yılı tek başına koskoca bir hayat gibi taşımaya hazırlanıyordu; her gün biraz daha güçlenerek, hem kendi hem de ailesinin yükünü omuzluyordu.

 

YENİ BİR HAYAT: GÜLFEM’İN GELİŞİ

Memduh köyden ayrılalı aylar olmuş, Şakire’nin karnı artık iyice belirginleşmişti. İki yıl sürecek olan bu ayrılık, her gün biraz daha ağırlaşıyordu. Yorgunluk, tarladaki işler, kaynana ve evdeki altı kardeşin ihtiyaçları… Hepsi onun omuzlarında birleşiyordu.

Bir gece, Şakire evin sessizliğinde keskin bir sancı hissetti. Bebeğinin hareketleri artık farklı, daha güçlü ve acil bir şekilde geliyordu. Görümcesi Hatice on altı on yedi yaşlarında idi. Hemen yanında korku ve heyecanla ablasına bakıyordu:

“Ablacım, ne oluyor? Ablacım!”

Şakire derin bir nefes aldı, Hatice’nin elini sıkıca tuttu ve titreyen sesiyle:

“Korkma kızım… Her şey yolunda olacak. Allah bize yardım edecek.”

Kaynana da odanın kapısında belirip sert ama endişeli bakışlarıyla:

“Hadi kızım, artık hazır ol… Bu iş bittiğinde rahatlayacaksın.”

Saatler süren çabadan sonra, Şakire büyük bir acı ve güçle bir çığlık attı ve dünyaya bir kız getirdi. Yorgun ama gözleri parlayan Şakire, bebeğine baktı. Küçük, kırmızı yanaklı, minik elleriyle dünyaya merhaba diyen bu varlık, onun hem umut hem de hayat enerjisi oldu.

“Adın… adın Gülfem olsun,” dedi sessizce, gözleri dolu dolu.

Hatice, yeğeniyle ilk kez göz göze geldiğinde sessizce gülümsedi ve minik elleriyle bebeği okşadı. Şakire, Hatice’nin bakışlarında güven ve şefkat buldu; o an, Memduh’un yokluğu bir nebze olsun hafiflemişti.

“Memduh… Allah izin verirse seninle birlikte büyüyecek,” dedi kendi kendine Şakire.

O an, iki yıl sürecek yalnızlık ve sorumluluk, bir nefes kadar hafifledi. Küçük Gülfem, Şakire ve Hatice’nin hayatında yeni bir başlangıç olmuştu.

 

MEMDUH’UN AİLESİ VE BAĞ EVİ HİKAYESİ

Memduh askerdeydi. Köyde bahar gelmiş, tarlalar yeşermeye, çiçekler açmaya başlamıştı. Memduh’un babası Yusuf baba yeni doğum yapmış Şakire ile Hatice’yi de alarak birlikte bağ evine gitmiş , inekleri ve davarları otlatıyordu. Ev sakin ve sessiz görünüyordu ama sessizliğin ardında bir tehlike gizlenmişti.

Hatice’nin başına istemediği bir durum geliyordu. Fatma Anne, kızını kendi akrabalarından birine vermek istemişti. Gençler Hatice’yi almak için köyde plan yapıyordu, ama Şakire’nin gözünden kaçmadı.

Şakire, bağda çalışırken gençlerin fısıldaşmalarını duydu. Sesler, hafif rüzgarla savrulan yapraklar gibi geliyordu.

“Hatice’yi… bu gece…” dedi biri.

“…kaçırabiliriz, evde kimse yok,” dedi diğeri.

Şakire’nin kalbi sıkıştı. Görümcesi tehlikedeydi, ve yapacak bir şeyleri vardı. Hemen Yusuf Baba’ya koştu.

“Baba! Gençler Hatice’yi kaçıracaklar. Onu gizlice ormana götürelim, sonra köydeki eve,” dedi Şakire nefes nefese.

Yusuf Baba başını salladı. “Haklısın kızım, dikkatli olacağız. Ama karanlıkta temkinli olalım. Elektrik yok, her yer zifiri karanlık.”

O gece Şakire ve Yusuf Baba pusuya yattı. Memduh’un annesi Fatma Anne ise olan bitenden habersizdi; çünkü kendi akrabası Hatice’yi almak istiyordu, bunu doğru bir iş gibi görüyordu.

 

2. ALMANYA TRENİ

ALMANYA TRENİ

GECE BASKINI VE ŞAKİRE’NİN CESARETİ

Karanlık çökmüştü. Ay, bulutların arkasına saklanmış, yıldızlar bile ürkek bir sessizlik içindeydi. Dört genç, sessiz adımlarla bağ evine yaklaştı. Ev, basit bir kerpiçten yapılmış, çatısı hafif eğimli, korumasız bir yapıya sahipti. Elektrik yok, sadece ufak bir kandil yanıyor.

Gençler adımlarını yavaşça attı. Fısıldayarak:

“Kimse yok… Hadi alalım Hatice’yi,” dedi biri.

Ancak pusuya yatmış Yusuf Baba ve Şakire, hazır bekliyordu. Birdenbire bıçak ışığı karanlıkta parladı. Birini bacağından bıçakladılar. Gençler şaşkın, ne olduğunu anlayamadan kaçtı.

Ertesi sabah, Şakire bağda tek başına çalışıyordu Pamuk  tarlasındaki önceki kavgası gençlerin hafızasındaydı. Gençler tekrar saldırmak istiyorlardı, ama Şakire onları gördü ve köyün sessizliğini arkasına alarak bağırdı:

“Ben asker karısıyım! Eğer bana dokunursanız, jandarmaya gidip hepinizi şikayet ederim!”

Gençler, Şakire’nin cesareti karşısında geri çekildi. Hatice, Şakire sayesinde kurtulmuştu.

 

MEMDUH’UN DÖNÜŞÜ VE HATİCE’NİN GÜVENCESİ

Akşam güneşi, bağ evinin önündeki üzüm asmalarının arasına altın sarısı ışıklarını dökerken, köy yolu boyunca bir figür belirdi. Memduh, asker üniformasıyla yorgun ama gururluydu; uzun bir aradan sonra evine dönüyordu.

Kapıda karısı Şakire ve kucağında Gülfem vardı. Gülfem daha bir buçuk yaşındaydı; minik elleriyle Şakire’nin boynuna sarılmış, babasını ilk kez görmüş  şaşkın ve meraklı bakışlarını ona dikmişti.

Memduh, adımlarını hızlandırdı. Şakire’nin gözleri dolmuştu; Memduh’u görünce yüzünde hem sevinç hem de hafif bir korku belirmişti, sanki yılların özlemi bir anda patlamıştı.

“Memduh!” dedi Şakire, titreyen bir sesle. “Evimize hoş geldin…”

Memduh, kucağını açtı ve Şakire’den küçük kızını aldı. Gülfem, babasının omzuna başını yasladı ve hafifçe mırıldandı. Memduh, minik kızıyla göz göze geldi, dudaklarında gülümseme:

“Sen… sen küçük bir meleksin, değil mi Gülfem?”

Şakire, Memduh’un gözlerine bakarak fısıldadı:

“Sen yokken neler yaşadığımızı sana anlatmam lazım… Hatice’yle ilgili, köyde olanları…”

Memduh, kızıyla birlikte bahçeye doğru yürürken sessizce başını salladı:

“Önce sizi kucaklamak istedim. Sonra her şeyi dinleyeceğim.”

Bağ evinin arka bahçesindeki ağaçlar, üzüm asması ve bahçedeki çiçekler, Memduh’un eve dönüşünü sessiz bir kutlama gibi karşılıyordu. Gülfem’in minik elleri babasının parmaklarını sıkıca tutarken, Şakire’nin gözlerinde hem rahatlama hem de hafif bir endişe belirmişti.

 

ŞAKİRE’NİN ANLATTIKLARI

Akşamın karanlığı bağ evine yavaş yavaş çökerken, içeride şöminenin titrek ışığı odanın köşelerini aydınlatıyordu. Memduh, kucağında Gülfem ile otururken, Şakire dizlerinin üzerine çöküp gözlerini Memduh’un gözlerine dikti.

“Memduh… sana anlatmam gereken çok şey var,” dedi Şakire, sesi hem kararlı hem de hafifçe titrek. “Hatice… Hatice’nin başına kötü şeyler geliyordu. Sen yokken bazı gençler onun peşine düşmüş. Ama…”

Şakire derin bir nefes aldı. “Ama biz, babam ve ben, onu koruduk. Bir gece, dört genç bağ evine gelmişti. Çok karanlıktı, elektrik yoktu. Biz onları bekliyorduk; babam ve ben. Bıçakla birini durdurduk. Kaçtılar… Hatice ormanda gizlice köy evine gönderildi. Kimseye bir zarar gelmedi.”

Memduh’un kaşları çatıldı, gözleri karardı. Kızını ve kardeşini korumak için neler yapıldığını anlıyor ama yine de şaşkın ve öfkeliydi. Memduh, Şakire’nin ellerini tuttu.

“Sen… sen gerçekten cesurmuşsun, Şakire. Korkmadın mı?”

Şakire hafifçe gülümsedi, ama gözlerinde hâlâ endişe vardı.

“Korkmadım… çünkü Hatice’nin güvenliği her şeyden önemliydi. Gülfem’I düşün… küçük kızını düşün. O zaman aklıma başka bir şey gelmedi.”

Memduh, başını salladı, gözleri dolmuştu. Küçük kızı Gülfem, babasının boynuna sarılırken babasının ellerini sımsıkı tuttu.

“Hatice şimdi güvenli mi?” diye sordu Memduh, sesi hem meraklı hem de hafif endişeli.

“Evet,” dedi Şakire. “Ve merak etme, Memduh. Ben ve babam onu koruduk. Sen döndün ya artık her şey yolunda.”

Memduh, gözlerini Şakire’den ayırmadan derin bir nefes aldı. “O zaman… her şeyi düzeltelim.”dedi ve gözlerini kısarak düşündü.

Memduh, kız kardeşini yakından tanıyan ve güven duyduğu arkadaşı ile evlendirmeye karar verdi.

Düğün günü köyün tüm halkı toplandı.  Memduh, kız kardeşinin elini tutarken gözleri mutlulukla parlıyordu. Hatice, Memduh ve Şakire’ye teşekkür ederek sessizce dedi:

“Siz olmasaydınız… bugün burada olamazdım.”

Düğün, baharın taze yeşillikleri arasında sessiz ve sıcak bir mutlulukla sona erdi. Hatice güvenli ellerdeydi, Memduh kız kardeşine sahip çıkmış, Şakire ise cesaretiyle köydeki tehlikeyi defetmişti.

 

 

 

BAĞ EVİNDE HUZURLU GÜNLER

Memduh, askerden döndükten sonra karısı Şakire ve küçük kızları Gülfem’le buluştu. Gülfem artık bir buçuk yaşına gelmiş, meraklı ve neşeliydi.

Sabahın erken saatlerinde Memduh, Şakire ve Gülfem birlikte bağa çıkıyor, tavuklara ve hayvanlara bakıyorlardı. Gülfem babasının peşinden koşuyor, küçük elleriyle toprağa dokunuyor, annesinin elini tutup ağaçların gölgesinde oyunlar kuruyordu.

“Gülfem, bak! Tavuklar sana bakıyor,” dedi Memduh, kızıyla birlikte tavuğun etrafında dönerek.

Gülfem, kıkırdayarak tavuğa dokunmaya çalıştı. “Baba, tavuuk!”

Şakire gülümseyerek izliyordu: “Seninle böyle vakit geçirmek çok güzel, Memduh. Artık korkacak hiçbir şeyimiz yok.”

Memduh başını salladı, gözleri bahçedeki domates ve biber fidelerine takıldı: “Evet… artık sadece huzur ve mutluluk var. Gülfem büyüyecek, Hatice’nin de hayatı artık güvenli. Her şey yolunda.”

Öğle vakti sofrada birlikte yemek yerken, küçük Gülfem annesine bakıp “Anne, yemek!” diyordu. Memduh, kızıyla oynayan bu sahneyi izlerken içi ısındı; bu küçük adımlar, geçmişin yaralarını sarmış gibiydi.

Akşam olunca, güneş bağın arkasında yavaşça kayboluyor, bahçe turuncu ve altın renklerine bürünüyordu. Memduh ve Şakire, küçük odada Gülfem’I uyuturken birbirlerine sessizce baktılar.

“Her şey çok güzel oldu, Şakire… Hatice de güvenli, Gülfem mutlu… Artık geriye sadece bu huzuru korumak kaldı,” dedi Memduh, yorgun ama mutlu bir şekilde.

Şakire başını salladı, gözleri dolu dolu: “Evet, Memduh… her şey yolunda. Artık sadece biz varız ve bağımız. Bu bizim dünyamız.”

O günden sonra bağ evi, Memduh ailesi için bir güven limanı olmuştu. Gülfem oyunlar oynayarak, kuş seslerini dinleyerek büyüyordu; Hatice’nin evliliği huzurlu, köydeki ilişkiler sağlam ve her gün bağ evine gelen rüzgar, sevgi ve güven kokuyordu.

Memduh, kızı ve karısıyla birlikte yıldızları izlerken, geçmişin karanlık günleri sadece birer hatıra olarak kalmıştı. Artık aile için tek gerçek, sessiz ve derin bir mutluluktu.

 birkaç kadın ise fesatlık etmekten geri durmadı:

“Hımm… Demek köyden gelen oğlan kasabanın kızını alıyor.

 

 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK 5 Mayıs 1972'de Berlin'de doğdum. 6 yaşında Türkiye 'ye gelerek Mersin'de okula başladım. Orta okulda hikaye yarışmasına katılarak ödül aldım. Ondan sonra yazmaya başladım. 90'lı yıllarda bir çok şiirim Mersin Radyolarında yayınlamaya başladı. Hikaye ve Roman denemelerim var. Evli ve iki çocuk annesiyim.