ÖLÜLERİN MİRASI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Yıllarca hizmetçilik yaptığı ihtişamlı şatonun sahibi olmayı başaran Amelia, hayallerine kavuşmuş gibi görünse de bu görkemli mülk karanlık bir bedeli ve gizemli bir geçmişi barındırmaktadır. Kasaba halkının lanetli olduğuna inanarak uzak durduğu şatoda yalnız bir yaşam süren Amelia, bahçesinde karşılaştığı küçük bir çocuğu içeri davet eder. Şatonun gizli kalmış köşelerinde yapılan bu ürpertici gezinti, servet, açgözlülük ve şatoya hükmeden karanlık bir mirasın kapılarını aralayacaktır.

16 Ekim 2026 - 13:20
16 Ekim 2026 - 13:20 ⏱ 14 dk Okuma Süresi
 0  2
ÖLÜLERİN MİRASI

Amelia sabah kahvesini içerken bir yandan da hazırlanıyordu. Üzerine uzun, kırmızı, kabarık bir elbise giyindi. Uzun siyah saçlarını dalgalandırarak şekil verdi. Yüzünü hafif bir makyajla renklendirdikten sonra kahvesinden son bir yudum aldı ve odasından çıktı. Bordo duvar kâğıtları ve halıfleksle kaplı loş koridorda yürüyerek merdivenlere ulaştı. Kısa bir süre durup merdivenlerden aşağı baktı ve gülümsedi. Bu şatonun kapısından içeri her girdiğinde bu geniş, ihtişamlı merdivenlere bakarak iki yanda duran melek heykellerinin arasından geçtiğini, üst katta bulunan ve kendisine ait olan bir yatak odasına girdiğini hayal etmişti. Artık hayalleri gerçek olmuştu. Hizmetçi olarak geldiği bu şatonun sahibiydi. Tabii bunun için büyük bedeller ödemişti. Her güzelliğin büyük bir bedeli olurdu. Bu güzellik de büyük bir bedelin ve çabaların sonucunda gerçekleşmişti. Bundan sonra sadece her yıl düzenli olarak yapması gereken bir şeyi yapmalıydı. Hepsi bu.

​Merdivenlerden inip şatonun dış kapısına doğru ilerledi. Ahşap oymalı devasa kapı açıldığında şatonun kasvetli zemin katına dışarıdan gün ışığı doldu. Gülümseyerek dışarı çıktı. Bahçe, şatonun içi kadar bakımlı değildi. Gerçi buraya sahip olduktan sonra şatonun içi de epey dağılmaya başlamıştı çünkü ne bir hizmetçi ne aşçı ne de bahçıvan bulabiliyordu. Kasabada günlerce dolaşmış ama hiç kimseyi buraya gelmeye ikna edememişti. Eskiden kasabadaki tüm yetişkinler burada yatılı olarak çalışmak için can atıyordu ama şimdi kimse buraya gelmek, hatta yakınından bile geçmek istemiyordu. Tabii tüm bunlar burası Amelia’ya ait olduktan sonra olmaya başlamıştı. Herkes hem ondan hem de bu şatodan korkuyordu. Herkes buranın artık hayaletli ve lanetli olduğunu düşünüyordu. Bunları düşünmeleri gayet doğaldı ama Amelia hâlâ hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. En azından kendi yemeğini yapıyor, kendi ihtiyaçlarını karşılıyordu ama bir hizmetçi gibi temizlik yapamazdı. Bu onun işi değildi. Onun tek işi ölene kadar burada yaşamak ve şatonun tadını çıkarmaktı.

​Bahçenin her yerinde dalları çıplak ağaçlar, zeminde kuru yapraklar vardı. Çitler ise çürümeye yüz tutmuş, bazıları da kırılıp dağılmıştı ama Amelia bunların hiçbirini umursamıyordu. Bahçeden çıkıp bir kilometre kadar uzaktaki ormana doğru toprak yolda yürümeye başladı. Ormana yaklaştığı sırada bir ses duydu. Ovanın aşağısındaki derenin yakınlarından geliyor olmalıydı. Bunlar çocuk sesleriydi. Amelia gülümsedi. Yolunu değiştirip göle doğru yürüdü. Orayı yaklaştığında durdu ve balık tutan çocukları seyretti. Bunlar kasabalının çocukları olmalıydı. Buraya geldiklerine göre evleri fazla uzakta değildi anlaşılan. Amelia onları seyrederken çocuklardan biri durup ona baktı. Sonra yanındaki çocuklara seslendi ve Amelia’yı göstererek onlara bir şeyler söyledi. Çocukların hepsi dönüp ona baktı. Amelia fazla dikkat çekmemek için oradan uzaklaştı ve ormana doğru ilerledi.

​Sabah yürüyüşünü yaptıktan sonra şatosuna geri döndü. Bahçesine girdiğinde ağaçlardan birinde asılı olan eski salıncakta sallanan bir çocuk gördü. Çocuk onu henüz fark etmemişti. Onu ürkütmemek için sessizce arkasından yaklaştı. Sonra çocuğun omzuna dokununca çocuk irkildi, hızla salıncaktan indi ve korku dolu gözlerle ona baktı.

​— Affedersiniz, ben sadece salıncakta sallanmak istemiştim, diye geveledi çocuk.

​Amelia gülümsedi ve çocuğun başını sıvazladı. En fazla on yaşlarında bir erkek çocuğuydu. Sarı saçları, kahverengi gözleri vardı. Üzerinde ise eski püskü giysiler vardı. Amelia ona bakınca kendi çocukluğu gözlerinin önüne geldi. O da sefil bir ailede büyümüş, hatta yıllarca bu şatoda hizmetçilik yapmıştı. Şimdi ise buranın sahibiydi. Kim bilir, belki bu küçük çocuk da ileride bir gün bu kadar zengin ve varlıklı olabilirdi. Amelia çocuğa doğru eğilip onunla göz teması kurdu:

​— İçeriyi gezmek ister misin? diye sordu gülümseyerek.

​Çocuk bunu duyunca gözleri parladı, aniden heyecanlandı:

​— Tabii ki, tabii ki hanımefendi, çok isterim.

​— Gel o zaman, seni gezdireyim.

​Amelia önde, çocuk arkada, beraber şatoya girdiler. Çocuk şaşkınlıkla gözlerini kocaman açmış, hayranlıkla etrafa bakınıyordu. Sanki evin her detayını hafızasına kazımak istiyordu. Amelia merdivenleri tırmanırken çocuk da peşinden gidiyordu. Korkuluklara, duvarlara dokunuyor; burayı sadece görmek değil, dokunmak, hissetmek istiyordu.

​— En üst kattan başlayıp aşağı kata ineceğiz, olur mu? diye sordu Amelia.

​— Olur, olur hanımefendi. Siz nasıl isterseniz.

​En üst kata geldiklerinde Amelia, buranın hayatta olduğu ilk odanın ihtişamlı kapısını açtı. İçerisi zifiri karanlıktı. Amelia içeri girip pencereye doğru ilerledi ve perdeleri açtı. İçeri dolan gün ışığında etrafta uçuşan beyaz tozlar bir sis gibi görünüyordu. Burası devasa bir kütüphaneydi. Tüm duvarlar yerden tavana kadar ahşap kitaplıklarla kaplıydı. İçleri, yılların birikimi olan çeşitli kitaplarla doluydu. Sonuçta üç asırlık bir şatoydu ve buraya yerleşen, burada yaşayan herkes bu kütüphaneye küçük de olsa katkı sağlamıştı. Ve üç asrın sonunda bu devasa kütühane ortaya çıkmış ve Amelia’ya kalmıştı.

​Zemin siyah halıfleksle kaplıydı. Odanın ortasında devasa bir çalışma masası vardı. Üzeri çeşitli dosyalar, belgeler ve el yazmalarıyla doluydu ama Amelia bunları hiç merak etmemişti. Muhtemelen eski sahiplerin iş için hazırladıkları belgelerdi. Küçük çocuk hayranlıkla kitaplıkları inceliyor, dokunuyor, kitapları açıp kokluyordu. Amelia da çocuğu seyrederken bir kitap aldı. O da kitabı açtı ve çocuğa bakarak kitabı kokladı:

​— Harika, öyle değil mi? diye sordu Amelia.

​— Evet, harika ama ben daha çok yeni kitap kokusunu severim. Bunlar toz kokuyor.

​Amelia elindeki kitabı yerine koyarken karar verdi:

​— Ama bunlar da tarih kokuyor. Sonuçta bir zamanlar onlar da yeniydi.

​— Siz tarih kokusunu seviyorsunuz anlaşılan.

​— Evet.

​— Bu, geçmişe duyduğunuz bir özlem mi yoksa daha çok merak mı?

​Amelia kaşlarını kaldırdı:

​— Epey sorgulayıcısın, zekisin. Bunu sevdim.

​— Teşekkür ederim, hanımefendi.

​— Her ikisi de; hem merak hem özlemim diyelim.

​— Onları özlüyor musunuz?

​Amelia durakladı. Bu kez isteksizce gülümsüyordu:

​— Kimi?

​— Artık burada olmayan o insanları işte.

​— Onları neden özleyeyim ki?

​— Sonuçta yıllarca burada çalışmışsınız, onların hizmetçisi olarak. Ben onları tanıyordum. Sizin burada ne zamandır kaldığınızı bilmiyorum ama herkes çok uzun yıllardır burada olduğunuzu söylüyor.

​Amelia öfkelenmeye başlamıştı ama bunu olabildiğince gizlemeye çalışıyordu:

​— Hizmetçi mi? Ben burada hizmetçilik falan yapmadım. Herhâlde başkasıyla karıştırdın.

​— Hayır, hanımefendi. Kimseyle karıştırmadım, ben sizi...

​— Ben yıllardır yurt dışındaydım. Ailem öldükten sonra cenaze için döndüm ve burada kalmaya karar verdim, dedi Amelia ve kapıya doğru ilerledi. — Gel, diğer yerlere bakalım.

​Çocuk şaşırdı ama fazla sorgulamadı. Onun peşinden yürümeye devam etti. Amelia onu bir çocuk odasına götürdü. Odanın zemini, kirden rengi anlaşılmayan koyu renkte bir halıfleksle, duvarları ise yer yer yırtılmış ve kirlenmiş çiçekli duvar kâğıdıyla kaplıydı. Pencerenin hemen yanında bir koyun tablosu asılıydı. Bir kenarda, üzeri gri tozlarla kaplı boş bir karyola, hemen yanında da yine kirden yüzüne bakılacak hâli olmayan bir komodin vardı. Çalışma masası, sandalye, gardırop... Her şey akçaağaçtan yapılmıştı ve hepsi el işçiliğiydi. Amelia pencereye yaklaşıp perdeleri açtı. İçeri dolan gün ışığında, odanın içinde kar tanelerini andıran tozların uçuştuğu daha net görülebiliyordu.

​— Burası eskiden bir çocuk odasıydı, dedi Amelia. Sonra çocuğa döndü. Çocuk hiç etkilenmiş gibi görünmüyordu. Gözlerini devirmiş, Amelia’ya bakıyordu.

​— Ama burası çok kirli, berbat.

​— Evet ama eskiden böyle değildi.

​— Burada kalan çocuğa ne oldu?

​— O gitti, dedi Amelia ve kapıya doğru ilerledi. — Dediğim gibi, bu evde yalnız yaşıyorum. Kimse yok.

​Çocuk etrafa son kez daha baktı. Bir yandan da öksürmeye başladı.

​— Burası beni rahatsız etti. Buradan çıkabilir miyiz? diye sordu çocuk.

​— Tabii ki, dedi Amelia ve kenara çekilip çocuğa yol verdi. — Gel, sana bodrumu da göstereyim.

​Çocuk kısa bir an durakladı:

​— Bodrum mu? Bodrumda görecek ne var ki?

​— Çok şey, dedi Amelia alaycı bir tavırla. Aynı anda gülümsüyordu. — Bu, bildiğin bodrumlardan değil. Hadi gel de sana göstereyim.

​Amelia merdivenlere doğru yürürken çocuk da isteksizce onun peşinden yürüdü. Zemin kata geldiklerinde Amelia aşağı inen merdivenlere yöneldiğinde çocuk durdu ve şatonun dış kapısına baktı. Buradan çıkmak istediği her hâlinden belliydi ama Amelia'nın ona seslenmesiyle gitmek yerine onun peşinden gitmeye karar verdi.

​Bodruma indiklerinde çocuğun yüzü buruştu:

​— Bu koku da ne böyle?

​— Koku mu? Ben hiçbir koku almıyorum.

​— Ne demek almıyorum? Burası resmen domuz ölüsü gibi kokuyor.

​Amelia gülümsedi:

​— Daha önce hiç ölmüş domuz gördün mü?

​— Gördüm tabii, ben köylüyüm.

​Amelia çocuğa karşılık vermeden yürümeye devam etti. Bodrumu her yerde yanan gaz lambaları aydınlatıyordu. Ne bir pencere vardı ne de bir havalandırma. Zaten amaç da buydu. Buraya dışarıdan hiçbir şeyin girmemesi gerekiyordu; ne temiz havanın ne de gün ışığının.

​Uzun bir koridorda yürüdükten sonra geniş bir alana vardılar. Burada zemin bataklık çamuruyla kaplıydı. Yan yana, karşılıklı dizili bir sürü kuyu vardı. Aralarında ise yürümek için biraz boşluk bırakılmıştı. Amelia çocuğa döndü:

​— Bak, sana ne demiştim? Hayatında hiç böyle bir şey gördün mü?

​Çocuk meraklı gözlerle etrafa bakınarak kuyuların arasında yürümeye başladı. Her biri gaz lambalarının ölgün ışığında birer kara delik gibi görünüyordu. Kuyu olduklarını anlamak için onlara daha yakından bakmak gerekiyordu. Tabii içinde su dışında başka bir şeyin olduğunu görmek için de... Çocuk merakla kuyulardan birinin yanında durdu, ellerini kenarlardaki taşların üzerine koydu ve başını eğip kuyunun içine baktı. Sonra dehşetle gözlerini kocaman açtı ve kendisini aniden geriye attı. Diğer kuyuya çarparak yere düştü. Sonra ayağa kalkmaya çalışarak aynı anda bağırmaya başladı:

​— Orada, orada bir şey var! Onu görmen gerek! Orada bir şey var!

​Amelia yine gülümseyerek karşılık verdi:

​— Orada ne olduğunu ben zaten biliyorum, ufaklık. Ben sana göstermek istedim.

​Çocuk korku dolu gözlerle ona baktı:

​— Ne, ne? Ama neden, neden bir şey yapmıyorsun? Neden bana gösteriyorsun?

​Amelia kuyuların arasında dolaşarak konuşmaya başladı:

​— Çünkü ufaklık, bu şatoya girmeyi çok istediğini söylemiştin. Ben de sana aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını göstermeye çalışıyorum. İleride büyüdüğün zaman bu şatafatlar seni aldatmasın, fazla açgözlü olmana neden olmasın diye. Beni anlıyor musun?

​— Ne?

​— Benim gibi olmaman için diyorum, benim gibi olmaman için.

​Amelia durdu ve hâlâ yerde oturur vaziyette olan, korkudan titreyen çocuğa baktı:

​— Ben bu hataya düştüm. Açgözlülük yaptım. Şatafatın dışarıdan görünen yüzüne aldandım ve kendimi bu bataklığın içinde buldum. Meğer bu lüks ya da şatafat falan değilmiş. Bu sadece ölü bir domuzmuş, tıpkı bataklıkta beslenip içindeki çürümüşlükle ölen bir domuz gibi. Anlıyor musun?

​— Neden, neden bir şey yapmıyorsun? Orada bir insan var ve yaşıyor!

​— Hayır, ufaklık. Yaşamıyor, o bir ölü.

​— Ama hareket ediyordu!

​— O yarı çürümüş bir ceset, hepsi bu. Evet, hareket ediyor çünkü bir canlı gördü.

​— Nasıl yani?

​— Bu şatoya sahip olabilmek için ne yapmam gerektiğini biliyor musun? Bu bataklıkla bir anlaşma yapmam gerekti. Bataklık, bu şatoda yaşayan bir soy varken başka bir soyu kendisine sahip olarak kabul etmiyordu. Ben de buranın sahibi olabilmek için burada yaşayan soyu yok etmek zorunda kaldım. Şimdi burada benim soyumdan başka kimse yaşayamaz. Buraya benim soyumdan başka kimse sahip olamaz. Ama onları da bırakmak istemiyordu bataklık. Bu şatoda yaşayan hiçbir soyun yok olmasına izin vermiyordu. Onları birer hatıra gibi saklamak istiyordu. Tıpkı bu şatonun inşa edildiği günden beri, asırlardır yapılan şeyi yaptım. Bunu her kuşak yaptı. Hiçbir kuşak bir öncekiyle aynı soydan değildi. Bu hatayı bir tek ben yapmadım. Ben yapmasam bir başkası gelip yine yapacaktı. Ben de bataklığın istediğini yapıp onların hatıra olarak kalması için yok etmek yerine onları bu kuyulara attım. Açlık ve susuzluktan kendileri öldüler. Onlara bakmak dışında hiçbir şey yapmadım. O günden beri beni ne zaman görseler hareket ediyorlar, bana beddualar ediyorlar, bana hakaret ediyorlar. Bazen de oradan çıkarmam için yalvarıyorlar ama hayır, onlar artık ölü.

​— Ama onları o kuyulara sen attın! Ölmelerine sen sebep oldun! diye bağırdı çocuk.

​Amelia öfkeyle karşılık verdi:

​— Onlar da aynısını yaptılar. Onlar on kişiyi yok ettiler. Ben sadece dört kişiyi, anladın mı ufaklık? Etrafına bir bak. Burada belki de on kuyu var. Asırlardır burada yaşayıp yok edilen tüm kuşaklar burada.

​Amelia ellerini iki yana açıp çocuğa kuyuların tamamını gösterdiğinde oda gitgide daha da büyüdü. Kuyuların sayıları arttı ve her birinden acı dolu, boğuk ve yankılı sesler, bağırışlar, çığlıklar duyulmaya başlandı. Çocuk ayağa fırladı ve şaşkınlıkla etrafa bakındı.

​— Hayır, hayır, diye geveledi çocuk.

​— Evet, bataklığa hoş geldin, ufaklık. Benden sonra birilerinin buranın sahibi olması gerekecek. Bu yüzden seni evladım yapacağım. Benim soyuma geçeceksin ve bu kanlı mirasın, bu kokuşmuş bataklığın sahibi olacaksın. Servetim artık senin.

​Çocuk çığlık atarak bodrumdan çıkmaya çalıştı ama daha koridora bile ulaşamadan zemindeki bataklık çamuru çocuğu ağır ağır içine çekti ve sonunda kendisini bir parçası, bir mirasçısı olarak hapsetti. Amelia artık mirasına bir ortak, kendi soyunu sürdürecek bir canlıya sahip olduğu için rahatlamıştı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...