<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Semina Coşkun</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/semina-coskun</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Semina Coşkun</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>ÖLÜLERİN MİRASI</title>
<link>https://fikirizleri.com/olulerin-mirasi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/olulerin-mirasi</guid>
<description><![CDATA[ Yıllarca hizmetçilik yaptığı ihtişamlı şatonun sahibi olmayı başaran Amelia, hayallerine kavuşmuş gibi görünse de bu görkemli mülk karanlık bir bedeli ve gizemli bir geçmişi barındırmaktadır. Kasaba halkının lanetli olduğuna inanarak uzak durduğu şatoda yalnız bir yaşam süren Amelia, bahçesinde karşılaştığı küçük bir çocuğu içeri davet eder. Şatonun gizli kalmış köşelerinde yapılan bu ürpertici gezinti, servet, açgözlülük ve şatoya hükmeden karanlık bir mirasın kapılarını aralayacaktır. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202610/image_870x580_6acfe80f15f67.webp" length="20952" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 16 Oct 2026 13:20:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Amelia sabah kahvesini içerken bir yandan da hazırlanıyordu. Üzerine uzun, kırmızı, kabarık bir elbise giyindi. Uzun siyah saçlarını dalgalandırarak şekil verdi. Yüzünü hafif bir makyajla renklendirdikten sonra kahvesinden son bir yudum aldı ve odasından çıktı. Bordo duvar kâğıtları ve halıfleksle kaplı loş koridorda yürüyerek merdivenlere ulaştı. Kısa bir süre durup merdivenlerden aşağı baktı ve gülümsedi. Bu şatonun kapısından içeri her girdiğinde bu geniş, ihtişamlı merdivenlere bakarak iki yanda duran melek heykellerinin arasından geçtiğini, üst katta bulunan ve kendisine ait olan bir yatak odasına girdiğini hayal etmişti. Artık hayalleri gerçek olmuştu. Hizmetçi olarak geldiği bu şatonun sahibiydi. Tabii bunun için büyük bedeller ödemişti. Her güzelliğin büyük bir bedeli olurdu. Bu güzellik de büyük bir bedelin ve çabaların sonucunda gerçekleşmişti. Bundan sonra sadece her yıl düzenli olarak yapması gereken bir şeyi yapmalıydı. Hepsi bu.</p>
<p>​Merdivenlerden inip şatonun dış kapısına doğru ilerledi. Ahşap oymalı devasa kapı açıldığında şatonun kasvetli zemin katına dışarıdan gün ışığı doldu. Gülümseyerek dışarı çıktı. Bahçe, şatonun içi kadar bakımlı değildi. Gerçi buraya sahip olduktan sonra şatonun içi de epey dağılmaya başlamıştı çünkü ne bir hizmetçi ne aşçı ne de bahçıvan bulabiliyordu. Kasabada günlerce dolaşmış ama hiç kimseyi buraya gelmeye ikna edememişti. Eskiden kasabadaki tüm yetişkinler burada yatılı olarak çalışmak için can atıyordu ama şimdi kimse buraya gelmek, hatta yakınından bile geçmek istemiyordu. Tabii tüm bunlar burası Amelia’ya ait olduktan sonra olmaya başlamıştı. Herkes hem ondan hem de bu şatodan korkuyordu. Herkes buranın artık hayaletli ve lanetli olduğunu düşünüyordu. Bunları düşünmeleri gayet doğaldı ama Amelia hâlâ hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. En azından kendi yemeğini yapıyor, kendi ihtiyaçlarını karşılıyordu ama bir hizmetçi gibi temizlik yapamazdı. Bu onun işi değildi. Onun tek işi ölene kadar burada yaşamak ve şatonun tadını çıkarmaktı.</p>
<p>​Bahçenin her yerinde dalları çıplak ağaçlar, zeminde kuru yapraklar vardı. Çitler ise çürümeye yüz tutmuş, bazıları da kırılıp dağılmıştı ama Amelia bunların hiçbirini umursamıyordu. Bahçeden çıkıp bir kilometre kadar uzaktaki ormana doğru toprak yolda yürümeye başladı. Ormana yaklaştığı sırada bir ses duydu. Ovanın aşağısındaki derenin yakınlarından geliyor olmalıydı. Bunlar çocuk sesleriydi. Amelia gülümsedi. Yolunu değiştirip göle doğru yürüdü. Orayı yaklaştığında durdu ve balık tutan çocukları seyretti. Bunlar kasabalının çocukları olmalıydı. Buraya geldiklerine göre evleri fazla uzakta değildi anlaşılan. Amelia onları seyrederken çocuklardan biri durup ona baktı. Sonra yanındaki çocuklara seslendi ve Amelia’yı göstererek onlara bir şeyler söyledi. Çocukların hepsi dönüp ona baktı. Amelia fazla dikkat çekmemek için oradan uzaklaştı ve ormana doğru ilerledi.</p>
<p>​Sabah yürüyüşünü yaptıktan sonra şatosuna geri döndü. Bahçesine girdiğinde ağaçlardan birinde asılı olan eski salıncakta sallanan bir çocuk gördü. Çocuk onu henüz fark etmemişti. Onu ürkütmemek için sessizce arkasından yaklaştı. Sonra çocuğun omzuna dokununca çocuk irkildi, hızla salıncaktan indi ve korku dolu gözlerle ona baktı.</p>
<p>​— Affedersiniz, ben sadece salıncakta sallanmak istemiştim, diye geveledi çocuk.</p>
<p>​Amelia gülümsedi ve çocuğun başını sıvazladı. En fazla on yaşlarında bir erkek çocuğuydu. Sarı saçları, kahverengi gözleri vardı. Üzerinde ise eski püskü giysiler vardı. Amelia ona bakınca kendi çocukluğu gözlerinin önüne geldi. O da sefil bir ailede büyümüş, hatta yıllarca bu şatoda hizmetçilik yapmıştı. Şimdi ise buranın sahibiydi. Kim bilir, belki bu küçük çocuk da ileride bir gün bu kadar zengin ve varlıklı olabilirdi. Amelia çocuğa doğru eğilip onunla göz teması kurdu:</p>
<p>​— İçeriyi gezmek ister misin? diye sordu gülümseyerek.</p>
<p>​Çocuk bunu duyunca gözleri parladı, aniden heyecanlandı:</p>
<p>​— Tabii ki, tabii ki hanımefendi, çok isterim.</p>
<p>​— Gel o zaman, seni gezdireyim.</p>
<p>​Amelia önde, çocuk arkada, beraber şatoya girdiler. Çocuk şaşkınlıkla gözlerini kocaman açmış, hayranlıkla etrafa bakınıyordu. Sanki evin her detayını hafızasına kazımak istiyordu. Amelia merdivenleri tırmanırken çocuk da peşinden gidiyordu. Korkuluklara, duvarlara dokunuyor; burayı sadece görmek değil, dokunmak, hissetmek istiyordu.</p>
<p>​— En üst kattan başlayıp aşağı kata ineceğiz, olur mu? diye sordu Amelia.</p>
<p>​— Olur, olur hanımefendi. Siz nasıl isterseniz.</p>
<p>​En üst kata geldiklerinde Amelia, buranın hayatta olduğu ilk odanın ihtişamlı kapısını açtı. İçerisi zifiri karanlıktı. Amelia içeri girip pencereye doğru ilerledi ve perdeleri açtı. İçeri dolan gün ışığında etrafta uçuşan beyaz tozlar bir sis gibi görünüyordu. Burası devasa bir kütüphaneydi. Tüm duvarlar yerden tavana kadar ahşap kitaplıklarla kaplıydı. İçleri, yılların birikimi olan çeşitli kitaplarla doluydu. Sonuçta üç asırlık bir şatoydu ve buraya yerleşen, burada yaşayan herkes bu kütüphaneye küçük de olsa katkı sağlamıştı. Ve üç asrın sonunda bu devasa kütühane ortaya çıkmış ve Amelia’ya kalmıştı.</p>
<p>​Zemin siyah halıfleksle kaplıydı. Odanın ortasında devasa bir çalışma masası vardı. Üzeri çeşitli dosyalar, belgeler ve el yazmalarıyla doluydu ama Amelia bunları hiç merak etmemişti. Muhtemelen eski sahiplerin iş için hazırladıkları belgelerdi. Küçük çocuk hayranlıkla kitaplıkları inceliyor, dokunuyor, kitapları açıp kokluyordu. Amelia da çocuğu seyrederken bir kitap aldı. O da kitabı açtı ve çocuğa bakarak kitabı kokladı:</p>
<p>​— Harika, öyle değil mi? diye sordu Amelia.</p>
<p>​— Evet, harika ama ben daha çok yeni kitap kokusunu severim. Bunlar toz kokuyor.</p>
<p>​Amelia elindeki kitabı yerine koyarken karar verdi:</p>
<p>​— Ama bunlar da tarih kokuyor. Sonuçta bir zamanlar onlar da yeniydi.</p>
<p>​— Siz tarih kokusunu seviyorsunuz anlaşılan.</p>
<p>​— Evet.</p>
<p>​— Bu, geçmişe duyduğunuz bir özlem mi yoksa daha çok merak mı?</p>
<p>​Amelia kaşlarını kaldırdı:</p>
<p>​— Epey sorgulayıcısın, zekisin. Bunu sevdim.</p>
<p>​— Teşekkür ederim, hanımefendi.</p>
<p>​— Her ikisi de; hem merak hem özlemim diyelim.</p>
<p>​— Onları özlüyor musunuz?</p>
<p>​Amelia durakladı. Bu kez isteksizce gülümsüyordu:</p>
<p>​— Kimi?</p>
<p>​— Artık burada olmayan o insanları işte.</p>
<p>​— Onları neden özleyeyim ki?</p>
<p>​— Sonuçta yıllarca burada çalışmışsınız, onların hizmetçisi olarak. Ben onları tanıyordum. Sizin burada ne zamandır kaldığınızı bilmiyorum ama herkes çok uzun yıllardır burada olduğunuzu söylüyor.</p>
<p>​Amelia öfkelenmeye başlamıştı ama bunu olabildiğince gizlemeye çalışıyordu:</p>
<p>​— Hizmetçi mi? Ben burada hizmetçilik falan yapmadım. Herhâlde başkasıyla karıştırdın.</p>
<p>​— Hayır, hanımefendi. Kimseyle karıştırmadım, ben sizi...</p>
<p>​— Ben yıllardır yurt dışındaydım. Ailem öldükten sonra cenaze için döndüm ve burada kalmaya karar verdim, dedi Amelia ve kapıya doğru ilerledi. — Gel, diğer yerlere bakalım.</p>
<p>​Çocuk şaşırdı ama fazla sorgulamadı. Onun peşinden yürümeye devam etti. Amelia onu bir çocuk odasına götürdü. Odanın zemini, kirden rengi anlaşılmayan koyu renkte bir halıfleksle, duvarları ise yer yer yırtılmış ve kirlenmiş çiçekli duvar kâğıdıyla kaplıydı. Pencerenin hemen yanında bir koyun tablosu asılıydı. Bir kenarda, üzeri gri tozlarla kaplı boş bir karyola, hemen yanında da yine kirden yüzüne bakılacak hâli olmayan bir komodin vardı. Çalışma masası, sandalye, gardırop... Her şey akçaağaçtan yapılmıştı ve hepsi el işçiliğiydi. Amelia pencereye yaklaşıp perdeleri açtı. İçeri dolan gün ışığında, odanın içinde kar tanelerini andıran tozların uçuştuğu daha net görülebiliyordu.</p>
<p>​— Burası eskiden bir çocuk odasıydı, dedi Amelia. Sonra çocuğa döndü. Çocuk hiç etkilenmiş gibi görünmüyordu. Gözlerini devirmiş, Amelia’ya bakıyordu.</p>
<p>​— Ama burası çok kirli, berbat.</p>
<p>​— Evet ama eskiden böyle değildi.</p>
<p>​— Burada kalan çocuğa ne oldu?</p>
<p>​— O gitti, dedi Amelia ve kapıya doğru ilerledi. — Dediğim gibi, bu evde yalnız yaşıyorum. Kimse yok.</p>
<p>​Çocuk etrafa son kez daha baktı. Bir yandan da öksürmeye başladı.</p>
<p>​— Burası beni rahatsız etti. Buradan çıkabilir miyiz? diye sordu çocuk.</p>
<p>​— Tabii ki, dedi Amelia ve kenara çekilip çocuğa yol verdi. — Gel, sana bodrumu da göstereyim.</p>
<p>​Çocuk kısa bir an durakladı:</p>
<p>​— Bodrum mu? Bodrumda görecek ne var ki?</p>
<p>​— Çok şey, dedi Amelia alaycı bir tavırla. Aynı anda gülümsüyordu. — Bu, bildiğin bodrumlardan değil. Hadi gel de sana göstereyim.</p>
<p>​Amelia merdivenlere doğru yürürken çocuk da isteksizce onun peşinden yürüdü. Zemin kata geldiklerinde Amelia aşağı inen merdivenlere yöneldiğinde çocuk durdu ve şatonun dış kapısına baktı. Buradan çıkmak istediği her hâlinden belliydi ama Amelia'nın ona seslenmesiyle gitmek yerine onun peşinden gitmeye karar verdi.</p>
<p>​Bodruma indiklerinde çocuğun yüzü buruştu:</p>
<p>​— Bu koku da ne böyle?</p>
<p>​— Koku mu? Ben hiçbir koku almıyorum.</p>
<p>​— Ne demek almıyorum? Burası resmen domuz ölüsü gibi kokuyor.</p>
<p>​Amelia gülümsedi:</p>
<p>​— Daha önce hiç ölmüş domuz gördün mü?</p>
<p>​— Gördüm tabii, ben köylüyüm.</p>
<p>​Amelia çocuğa karşılık vermeden yürümeye devam etti. Bodrumu her yerde yanan gaz lambaları aydınlatıyordu. Ne bir pencere vardı ne de bir havalandırma. Zaten amaç da buydu. Buraya dışarıdan hiçbir şeyin girmemesi gerekiyordu; ne temiz havanın ne de gün ışığının.</p>
<p>​Uzun bir koridorda yürüdükten sonra geniş bir alana vardılar. Burada zemin bataklık çamuruyla kaplıydı. Yan yana, karşılıklı dizili bir sürü kuyu vardı. Aralarında ise yürümek için biraz boşluk bırakılmıştı. Amelia çocuğa döndü:</p>
<p>​— Bak, sana ne demiştim? Hayatında hiç böyle bir şey gördün mü?</p>
<p>​Çocuk meraklı gözlerle etrafa bakınarak kuyuların arasında yürümeye başladı. Her biri gaz lambalarının ölgün ışığında birer kara delik gibi görünüyordu. Kuyu olduklarını anlamak için onlara daha yakından bakmak gerekiyordu. Tabii içinde su dışında başka bir şeyin olduğunu görmek için de... Çocuk merakla kuyulardan birinin yanında durdu, ellerini kenarlardaki taşların üzerine koydu ve başını eğip kuyunun içine baktı. Sonra dehşetle gözlerini kocaman açtı ve kendisini aniden geriye attı. Diğer kuyuya çarparak yere düştü. Sonra ayağa kalkmaya çalışarak aynı anda bağırmaya başladı:</p>
<p>​— Orada, orada bir şey var! Onu görmen gerek! Orada bir şey var!</p>
<p>​Amelia yine gülümseyerek karşılık verdi:</p>
<p>​— Orada ne olduğunu ben zaten biliyorum, ufaklık. Ben sana göstermek istedim.</p>
<p>​Çocuk korku dolu gözlerle ona baktı:</p>
<p>​— Ne, ne? Ama neden, neden bir şey yapmıyorsun? Neden bana gösteriyorsun?</p>
<p>​Amelia kuyuların arasında dolaşarak konuşmaya başladı:</p>
<p>​— Çünkü ufaklık, bu şatoya girmeyi çok istediğini söylemiştin. Ben de sana aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını göstermeye çalışıyorum. İleride büyüdüğün zaman bu şatafatlar seni aldatmasın, fazla açgözlü olmana neden olmasın diye. Beni anlıyor musun?</p>
<p>​— Ne?</p>
<p>​— Benim gibi olmaman için diyorum, benim gibi olmaman için.</p>
<p>​Amelia durdu ve hâlâ yerde oturur vaziyette olan, korkudan titreyen çocuğa baktı:</p>
<p>​— Ben bu hataya düştüm. Açgözlülük yaptım. Şatafatın dışarıdan görünen yüzüne aldandım ve kendimi bu bataklığın içinde buldum. Meğer bu lüks ya da şatafat falan değilmiş. Bu sadece ölü bir domuzmuş, tıpkı bataklıkta beslenip içindeki çürümüşlükle ölen bir domuz gibi. Anlıyor musun?</p>
<p>​— Neden, neden bir şey yapmıyorsun? Orada bir insan var ve yaşıyor!</p>
<p>​— Hayır, ufaklık. Yaşamıyor, o bir ölü.</p>
<p>​— Ama hareket ediyordu!</p>
<p>​— O yarı çürümüş bir ceset, hepsi bu. Evet, hareket ediyor çünkü bir canlı gördü.</p>
<p>​— Nasıl yani?</p>
<p>​— Bu şatoya sahip olabilmek için ne yapmam gerektiğini biliyor musun? Bu bataklıkla bir anlaşma yapmam gerekti. Bataklık, bu şatoda yaşayan bir soy varken başka bir soyu kendisine sahip olarak kabul etmiyordu. Ben de buranın sahibi olabilmek için burada yaşayan soyu yok etmek zorunda kaldım. Şimdi burada benim soyumdan başka kimse yaşayamaz. Buraya benim soyumdan başka kimse sahip olamaz. Ama onları da bırakmak istemiyordu bataklık. Bu şatoda yaşayan hiçbir soyun yok olmasına izin vermiyordu. Onları birer hatıra gibi saklamak istiyordu. Tıpkı bu şatonun inşa edildiği günden beri, asırlardır yapılan şeyi yaptım. Bunu her kuşak yaptı. Hiçbir kuşak bir öncekiyle aynı soydan değildi. Bu hatayı bir tek ben yapmadım. Ben yapmasam bir başkası gelip yine yapacaktı. Ben de bataklığın istediğini yapıp onların hatıra olarak kalması için yok etmek yerine onları bu kuyulara attım. Açlık ve susuzluktan kendileri öldüler. Onlara bakmak dışında hiçbir şey yapmadım. O günden beri beni ne zaman görseler hareket ediyorlar, bana beddualar ediyorlar, bana hakaret ediyorlar. Bazen de oradan çıkarmam için yalvarıyorlar ama hayır, onlar artık ölü.</p>
<p>​— Ama onları o kuyulara sen attın! Ölmelerine sen sebep oldun! diye bağırdı çocuk.</p>
<p>​Amelia öfkeyle karşılık verdi:</p>
<p>​— Onlar da aynısını yaptılar. Onlar on kişiyi yok ettiler. Ben sadece dört kişiyi, anladın mı ufaklık? Etrafına bir bak. Burada belki de on kuyu var. Asırlardır burada yaşayıp yok edilen tüm kuşaklar burada.</p>
<p>​Amelia ellerini iki yana açıp çocuğa kuyuların tamamını gösterdiğinde oda gitgide daha da büyüdü. Kuyuların sayıları arttı ve her birinden acı dolu, boğuk ve yankılı sesler, bağırışlar, çığlıklar duyulmaya başlandı. Çocuk ayağa fırladı ve şaşkınlıkla etrafa bakındı.</p>
<p>​— Hayır, hayır, diye geveledi çocuk.</p>
<p>​— Evet, bataklığa hoş geldin, ufaklık. Benden sonra birilerinin buranın sahibi olması gerekecek. Bu yüzden seni evladım yapacağım. Benim soyuma geçeceksin ve bu kanlı mirasın, bu kokuşmuş bataklığın sahibi olacaksın. Servetim artık senin.</p>
<p>​Çocuk çığlık atarak bodrumdan çıkmaya çalıştı ama daha koridora bile ulaşamadan zemindeki bataklık çamuru çocuğu ağır ağır içine çekti ve sonunda kendisini bir parçası, bir mirasçısı olarak hapsetti. Amelia artık mirasına bir ortak, kendi soyunu sürdürecek bir canlıya sahip olduğu için rahatlamıştı.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KUTSAL DOĞUM</title>
<link>https://fikirizleri.com/kutsal-dogum</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kutsal-dogum</guid>
<description><![CDATA[ Altmış yaşında, mesleğinin son günlerini yaşayan deneyimli medyum Marcus, ormanın derinliklerindeki kasvetli bir şatodan gelen çağrı üzerine son bir işi kabul eder. Ancak lüksün ve gizemin hüküm sürdüğü bu yerde onu bekleyen şey paranormal bir vaka değil; yüz yıl önce yakılarak öldürülen bir kadının intikam yeminidir.
​Kasaba halkı ve şato sahipleri, geçmişin lanetinden kurtulmak için karanlık bir ritüele hazırlanırken Marcus, kendisini adım adım örülen ölümcül bir tuzağın merkezinde bulur. Geçmişin küllerinden doğan bir ruh ve kaçışı olmayan bir kurban... Mistik atmosferi, yüksek gerilimi ve sürpriz sonuyla okuyucuyu karanlık bir ritüelin içine çeken gotik bir gerilim hikâyesi. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab91601370e6.webp" length="24178" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 28 Sep 2026 11:11:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Korku, gerilim, gothic, hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Marcus yürümekten bitap düşmüştü. Çalışması gereken ev ormanın derinliklerindeydi. Şehir merkezinden buraya aracıyla gelmişti ancak ormanın içine aracıyla giremeyeceği için aracını bırakmak ve eve kadar yürümek zorunda kalmıştı. Onu tutan kişi, yaşadıkları evi kolayca bulabilmesi için ona bir harita vermişti. Marcus bir süre daha yürüdükten sonra soluklanmak için durdu ve bir kayanın üzerine oturdu. Sonra aniden yerinden kalkıp herhangi bir böcek veya sürüngen olmaması için kayanın üzerini kontrol etti. Kaya temizdi. Tekrar oturdu ve haritaya baktı. Bu harita çok karmaşıktı ve Marcus harita okumayı bilmiyordu. Gözlüklerini takıp haritayı kendinden biraz uzaklaştırdı ve inceledi. Hâlâ anlayamamıştı.</p>
<p>Evi bulamaması bir yana, burada kaybolabilirdi. Altmış yaşında bir adamın kalkışacağından fazla büyük işlere kalkışıyordu. Artık emekli olmasının zamanı gelmişti. Gerçi emekli olsa bile medyumluğu bırakamazdı. Nasıl bırakacaktı ki? Onun hayatı buydu. Hayatı boyunca bu işi yapmış, bu işten para kazanmış, önemli çalışmalara imza atmıştı. Bu iş onun için artık bir para kazanma aracı değildi; bir yaşam felsefesi, bir alışkanlık, yaşaması için bir amaçtı. En azından evinden çok uzak olan yerlere gitmeyi bırakabilir, daha yakın yerlere gidebilirdi. Dinlendikten ve kendisini hazır hissettikten sonra oturduğu yerden kalktı ve kendisine yürümek için bir yön seçti. Haritayı katlayıp cebine koydu ve yürümeye devam etti. Haritaya ihtiyacı yoktu; hisleriyle hareket edecekti.</p>
<p>Uzun bir yürüyüşün ardından evi nihayet bulmuştu. Durup derin bir iç çekti, gülümsedi. Karşısındaki bir ev değildi, bir şatoydu. Dış cephesi kararmaya yüz tutmuş ve yer yer kırılıp dökülmüş beyaz taşlarla kaplıydı. Pencerelerinde ise paslı demir parmaklıklar vardı; hem de tüm pencerelerde... Resmen yıkıldı yıkılacak durumda olan eski bir şatoydu. Marcus'un dikkatini çeken tek detay, şatonun giriş kapısı olmuştu. Kapı koyu kırmızı renkteydi. Bu kirli ve eski görüntüye biraz olsun renk katmıştı.</p>
<p>Marcus şatoya doğru birkaç adım attığı sırada durakladı. Ayakları çamura bulanmıştı. Zemin resmen ayaklarının altından kayıyor gibiydi. Kaşlarını çattı. Hava kuru ve soğuktu ama hiç yağmur yağmamıştı. Ormanda herhangi bir yerde su veya çamur birikintisi görmemişti ancak şatonun bahçesine adım attığı anda ayakları çamura bulanmıştı. "Belki de birileri bahçedeki otları sulamak istemiştir." diye düşündü çünkü orman ne kadar yeşil ve canlıysa burası o kadar kuru ve ölüydü. Üstelik aynı ormanın içinde bulunmasına rağmen sanki başka bir bölgeye girmiş gibi hissediyordu. Şaşkınlıkla şatoya doğru yürümeye devam etti. Kapının önüne geldiğinde durdu. Duruşunu düzeltti, yüz ifadesini ciddileştirdi. Kapıya vurmak için elini kaldırdığında kapı açıldı. Sadece bozuk menteşelerin gıcırtısı duyuldu. Marcus başını uzatıp içeri bakındı.</p>
<p>— Merhaba, kimse var mı?</p>
<p>Hiç ses yoktu. Kapının arkasında da kimseyi görememişti. Kapı kendiliğinden açılmıştı. Belki de onun buraya geldiğini gören ev sahipleri kapıyı otomatik bir sistemle açmıştı. Marcus içeri girip ellerini ovuşturdu. Burası dışarıdan da soğuktu. Görüntüsü bile insanın içinin titremesine sebep oluyordu. Giriş bomboştu. Hiçbir eşya yoktu. Duvarlar çıplak, beton zemin ise topraktı. Tavan, şatonun kulelerinden birini oluşturuyor olmalıydı çünkü olabildiğince yükseğe uzanıyordu ve ucunu buradaki loş ışıktan dolayı görmek imkânsızdı. Marcus meraklı gözlerle etrafa bakınırken ileride kuru yapraklarla, dallarla ve toprakla kaplı olan geniş merdivenlere doğru ilerledi. Buraya ilk kez geliyordu ama bulunduğu yerde hiçbir şey olmadığından üst kata çıkması gerektiğini biliordu.</p>
<p>Merdivenleri tırmandıkça içerideki hava giderek ısınmaya başlıyordu. Marcus kaslarının gevşediğini hissetmeye başladı. O sıcağı seviyordu ama kendisini mayıştıracak ve uykusunu getirip işinden alıkoyacak kadar değil. Bunu sevmiyordu. Merdivenleri bitirip birinci kata geldiğinde şaşkınlıktan dilini yutacaktı. Karşısına kocaman bir salon çıkmıştı. Şatonun girişinden buraya geldiğinde sanki farklı bir kata değil de farklı bir binaya geçmiş gibi hissetmişti. Tıpkı kuru ormanın içinde şatonun bahçesinin çamur içinde olması gibi, salon baştan aşağı pahalı, otantik ve klasik eşyalarla doluydu. Her yere altın ve bordo renkler hâkimdi. Duvar kâğıtları, zemindeki halıfleks, altın biblolar, şamdanlar, aksesuarlar, avizeler, kadife koltuklar... Burası resmen bir saraydı. Bir köşede yanan şömine buradaki varlıklı görüntüyü tamamlıyordu. Marcus meraklı gözlerle etrafı seyrederken bir kadın sesi duydu:</p>
<p>— Hoş geldiniz.</p>
<p>Marcus hızla arkasını döndü. Karşısındaki kadın, içinde bulundukları salonla oldukça uyumluydu: zengin ve gösterişli. Üzerinde uzun, bordo renkte kadife bir elbise vardı. Gösterişli altın bir gerdanlık ve yaldızlı bir kemer takmıştı. Uzun sarı saçları ve küçük, yuvarlak yüzüyle insanı âdeta büyülüyordu.</p>
<p>— Merhaba, sanırım siz...</p>
<p>— Ben Katrina, bu evin sahibiyim. Bir de kocam var, Mark. Birazdan burada olur. Buyurun oturun, size kırmızı şarap ikram edeyim.</p>
<p>Marcus kadının gösterdiği koltuğa oturdu. Kadın ona bir kadeh kırmızı şarap getirdi. Marcus şarabından bir yudum aldığında mest oldu. Böyle bir şeyi içtiğini hiç hatırlamıyordu. Muhtemelen bir daha da içemeyecekti. Oldukça pahalı ve eski bir şarap olmalıydı. Kadın da başka bir koltuğa oturup konuşmaya başladı:</p>
<p>— Sizi neden çağırdığımızı biliyor musunuz? diye sordu görüntüsüyle uyumlu ses tonuyla.</p>
<p>Marcus kadehini sehpanın üzerine bırakıp ellerini iki yana açtı ve dudaklarını büktü:</p>
<p>— Ben medyumum. Beni genelde anlamlandırılamayan paranormal olayları çözmem için çağırırlar. Sanırım siz de böyle bir nedenle çağırdınız.</p>
<p>— Neden hemen böyle bir şey düşündünüz? diye sordu kadın ona sinsice bakarak.</p>
<p>Marcus etrafa bakınarak karşılık verdi:</p>
<p>— Burası bir şato ve ben genelde ya şatolara ya uzun süredir kullanılmayan evlere ya da akıl hastanelerine giderim.</p>
<p>— Burası da gittiğiniz mekânlara benzediği için sizi anlamlandıramadığımız paranormal bir olay için çağırdığımızı sanıyorsunuz, öyle mi?</p>
<p>Marcus kadına baktı:</p>
<p>— Öyle sanıyorum.</p>
<p>— Ama biz sizi bunun için çağırmadık. Biz başımıza gelenin ne olduğunu zaten biliyoruz.</p>
<p>Marcus meraklı gözlerle ona bakarak sordu:</p>
<p>— Madem biliyorsunuz, beni neden çağırdınız?</p>
<p>— O öyle istedi, dedi kadın net bir şekilde.</p>
<p>Marcus kaşlarını çattı:</p>
<p>— Kim?</p>
<p>O sırada salona biri girdi. Kadın ayağa kalktı:</p>
<p>— Bu Mark, benim kocam. (Sonra adama döndü.) Hayatım, Bay Marcus bir medyum. Şehirde ondan iyisi yokmuş.</p>
<p>Adam Marcus'a baktı ve gülümseyerek ona yaklaştı. Marcus ayağa kalktı. Tokalaştılar ve tekrar koltuklara oturdular.</p>
<p>— Eşiniz bana başınıza gelen şeyin ne olduğunu zaten bildiğinizi söyledi. Beni tam olarak ne için çağırdığınızı anlayamadım. Ne yapmamı istiyorsunuz?</p>
<p>Adam derin bir iç çekti ve konuşmaya başladı:</p>
<p>— Bir doğum olacak. Bu doğum için sizin yardımınıza ihtiyacımız var.</p>
<p>Marcus sırıttı:</p>
<p>— Anlamadım, doğum mu?</p>
<p>— Evet, bir doğum.</p>
<p>Marcus bir kadına, bir adama baktı:</p>
<p>— Ben bir medyumum. Bunun için size bir doktor gerekli. İzninizle...</p>
<p>Marcus ayağa kalktığı sırada adam onu durdurdu:</p>
<p>— Oturun, Bay Marcus.</p>
<p>Marcus adama baktı, sonra dönüp sehpanın üzerindeki kadehine baktı. Bu karı kocanın saçmalıklarını dinlerken en azından bu leziz şarabı bitirebilirdi. Sonra kalkıp gidecekti.</p>
<p>— Bu kutsal bir doğum, Bay Marcus. Bu doğum için de sizin yardımınıza ihtiyacımız var, diye devam etti adam.</p>
<p>Marcus adamı dinlemiyordu bile. Şarabını keyifle yudumlarken bir yandan da başını sallıyordu:</p>
<p>— Evet, anlıyorum, demekle yetindi.</p>
<p>— Anlamıyorsunuz, Bay Marcus. Bu doğuma ancak siz yardım edebilirsiniz.</p>
<p>Marcus şaşkınlıkla adama baktı:</p>
<p>— Siz ciddisiniz.</p>
<p>— Elbette ciddiyiz. Yoksa neden sizi buralara kadar yoralım?</p>
<p>Marcus bu kez ciddiyete büründü. Kadehini başına dikti ve tek yudumda şarabını bitirdi. Sonra tekrar karı kocaya döndü:</p>
<p>— Bana ayrıntıları anlatın. Bahsettiğiniz şey tam olarak nedir?</p>
<p>Karı koca, Marcus'un onlara yardım etmeyi kabul ettiğini anlayınca rahatladılar ve anlatmaya başladılar:</p>
<p>— Bu doğumu kutsal yapan şey, doğacak şeyin aslında bir ölü olması.</p>
<p>Marcus kaşlarını çattı. Bu, hayatında duyduğu en saçma şeydi:</p>
<p>— Ölü bir insanı ancak Tanrı canlandırabilir. Siz veya ben böyle bir şey yapamayız, dedi net bir şekilde ve oturduğu yerden kalkmaya yeltendi ama adam onu durdurdu:</p>
<p>— Bu düşündüğünüz gibi bir şey değil. Tanrı'ya biz de inanıyoruz ve onun neler yapabileceğini biz de biliyoruz ama bu, sizin düşündüğünüz gibi bir şey değil.</p>
<p>Marcus rahatsız olmuştu. Sıkıntıyla iç çekti. Buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyordu:</p>
<p>— Nedir derdiniz? Çabuk anlatın, ben de gidip işime bakayım.</p>
<p>— Bu da bir iş, hem de çok önemli bir iş. Kutsal bir iş.</p>
<p>Kadın araya girdi ve onu ikna etmek için olabildiğince nazik ve kibar olmaya çalıştı:</p>
<p>— Bakın, Bay Marcus, bu kişi herhangi bir insandan doğmayacak. Bu topraklardan doğacak ve onun doğumu hem sizin hem bizim hem de bu kasabanın selameti için çok ama çok önemli.</p>
<p>Marcus öfkelenmeye başladı:</p>
<p>— Siz ne saçmalıyorsunuz böyle? Sizin derdiniz ne? Hasta mısınız siz?</p>
<p>Karı koca birbirlerine baktılar, sonra tekrar Marcus'a döndüler:</p>
<p>— Biz hasta değiliz, Bay Marcus, dedi kadın net bir şekilde. Sadece gerçekleri söylüyoruz. O, bu kasabanın ilk medyumuydu. Bu kasabada doğdu, bu kasabada büyüdü. Herkesin derdine derman oldu, herkese yardım etti. İyilik yapmadığı, hayatına dokunmadığı kimse kalmadı. Ama sonra biri geldi.</p>
<p>Kadın konuştukça bu konu Marcus'un ilgisini çekmeye başlamıştı. Kadına dikkat kesildi. Kadın devam etti:</p>
<p>— Biri geldi. Bir din adamı, bir peder... Buradaki halkın beynini yıkadı. Onun bir cadı olduğunu; lanetli, insan kılığına girmiş bir şeytan olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini söyledi. Tüm kasaba o din adamına inandı ve onun istediğini yaptı.</p>
<p>— Ne yaptılar? diye sordu Marcus.</p>
<p>— Onu yakarak öldürdüler, dedi adam. Ama yanarken, can çekişirken bir yemin etti. Tam yüz yıl sonra geri geleceğini söyledi. Eğer onun geri gelişine yardım etmezsek bu kasabaya gerçekten lanet yağdıracağını söyledi.</p>
<p>Kadın devam etti:</p>
<p>— Eğer onun geri gelişine, doğumuna yardım etmezsek bu kasabaya lanet yağdıracak. İşte o zaman bizi kimse kurtaramayacak.</p>
<p>Marcus başını öne eğdi ve düşünmeye başladı. Eğer doğru söylüyorlarsa onlara yardım etmeliydi ama neden kendisinden yardım istediklerini anlayamamıştı:</p>
<p>— Bu doğuma benim dışımda başka kimler katılacak? diye sordu.</p>
<p>— Tüm kasaba, herkes sizinle beraber olacak, size katılacak, dedi adam.</p>
<p>— Peki o zaman benim burada olmamın anlamı ne? Benim ne önemim var ki?</p>
<p>— Çünkü siz bir medyumsunuz, tıpkı o kadın gibi.</p>
<p>Marcus kısa bir süre düşünceli bir hâlde bekledi. Sonra karı kocaya baktı. Bu kez yalvaran ve çaresiz gözlerle bakıyorlardı. Marcus onların, hatta tüm kasabanın yardıma ihtiyacı olduğunu anlayınca bunu kabul etti:</p>
<p>— Tamam, ne zaman olacak bu doğum? diye sordu.</p>
<p>Karı koca gülümseyerek birbirlerine baktılar. İkisi de heyecanlanmış ve mutlu olmuştu.</p>
<p>— Bu gece, dedi ikisi de aynı anda.</p>
<p>Marcus başını salladı:</p>
<p>— O halde hazırlıklara başlayalım.</p>
<p>Marcus gecenin o saati gelene kadar çiftin ailelerinden kalma kütüphanede vakit geçirdi. Medyumlukla ilgili tüm kitaplara göz atmış, ihtiyacı olan tüm metinleri okumaya çalışmış, hazırlık yapmıştı. Saat gecenin on ikisi olduğunda bir hizmetçi gelip ona vaktin yaklaştığını, herkesin hazır vaziyette onu beklediğini söylemişti. Marcus elindeki altın yaldızlı, ciltli kitabı masanın üzerine bırakıp hizmetçinin peşinden gitmişti. Hizmetçi onu şatonun bahçesine çıkardı. Marcus şaşkınlıktan donup kaldı. Yüzlerce insan şatonun önünde toplanmıştı. Hepsinin elinde meşaleler, üzerlerinde siyah cübbeler vardı ve hepsi sessiz ve hareketsiz bir hâlde Marcus'u bekliyordu. Karı koca da şatonun kapısından çıkıp Marcus'un yanına yaklaştı:</p>
<p>— Bakın, Bay Marcus, herkes sizi bekliyor, dedi kadın.</p>
<p>Marcus gözlerini kalabalıktan ayırmadan sordu:</p>
<p>— Tam olarak ne zaman başlamamız gerek ve nerede olacak?</p>
<p>— Burada, dedi kadın.</p>
<p>Marcus dönüp kadına baktı:</p>
<p>— Nerede?</p>
<p>— Bu bahçede, Bay Marcus. O burada yakıldı ve kalıntıları bu bahçenin altına hapsoldu.</p>
<p>Marcus şaşkınlıkla bahçenin zeminine baktı. Demek bu yüzden bahçenin zemini ormanın geri kalanından farklıydı; medyumun kalıntıları yüzünden...</p>
<p>— Peki şatonun girişi neden toprakla kaplı? diye sordu Marcus.</p>
<p>— Çünkü beton dökülmesini kabul etmiyor. Bu bölgede herhangi bir yere beton dökmeye çalıştıysak toprak betonu emdi.</p>
<p>Marcus bir şaşkınlık daha yaşadı:</p>
<p>— Anlıyorum.</p>
<p>— Tam on dakika sonra başlamanız gerek, Bay Marcus.</p>
<p>— Tamam, ben hazırım.</p>
<p>Herkes sessiz bir şekilde beklemeye devam ediyordu. Ortamı yalnızca kasabalıların ellerindeki meşaleler aydınlatıyordu. Bu ışık gayet yeterliydi. Zamanı geldiğinde kadın ona başlaması için işaret verdi. Marcus gökyüzüne bakarak doğuma başladı:</p>
<p>— Alevlerin kutsadığı küllerini verimli topraklarla buluşturan ruhun ete ve kemiğe bürünmüş bir insan olarak bu dünyaya gelmesi ve azaptan kurtulması için doğumunu gerçekleştiriyorum. Artık ölümlü olan bu dünyaya geri gelme zamanı. Tüm kalıntılarının bir araya gelmesi ve ruhunu içine alması için sana destek oluyoruz.</p>
<p>Herkes nefesini tutmuş, şatonun bahçesinin zeminine bakıyordu. Marcus da heyecanlı bir hâlde bekliyordu. Hiçbir şey olmadı. Marcus devam etti:</p>
<p>— Kutsal doğumu başlatıyorum. Sana yardım ediyoruz, sana destek oluyoruz. Ruhunu azaptan kurtarıyor, seni kanlı canlı bir yaratığa dönüştürüyoruz.</p>
<p>Kısa bir süre sonra sert bir rüzgâr esmeye başladı. Kasabalıların ellerinde tuttukları meşaleler birer birer sönmeye başladı. Herkes şaşkın ve korkmuş bir hâlde birbirine bakıyordu. Biraz sonra gök gürlemeye, gökyüzü aydınlanmaya başladı. Gri bulutlar, koyu kahverengi ile turuncu arasında bir renge bürünen gökyüzünü sarmalamaya başladı. Ortalık yeteri kadar aydınlanmıştı ama saat gecenin biriydi. Herkes korkmaya başlıyordu. Biraz sonra zemin sarsılmaya başladı. Hafif bir sarsıntıydı ama kasabalıların yeterince korkmasına neden olmuştu. Herkes ağır adımlarla geri geri gitmeye başlamıştı.</p>
<p>Marcus ise arkasında duran çiftle birlikte meraklı gözlerle çamurlu zemine bakıyordu. Biraz sonra zemindeki çamur kurumaya ve ormanın diğer yerlerindeki gibi kuru toprağa dönüşmeye başladı. Hâlâ şiddetli bir rüzgâr vardı ama sarsıntı azalmıştı. Toprağın bir kısmında hareketlenme oldu. Önce bir el göründü, sonra başka bir el, siyah saçlar ve ardından kadının başı göründü. Herkes dehşet içinde toprağın altından çıkan kadına bakıyordu. Kutsal doğum gerçekleşmişti. Kadın beline kadar dışarı çıkmıştı. Gözleri bembeyazdı ve yüzünde donuk bir ifade vardı. Sanki nereye geldiğini anlamaya çalışır gibi bir hâli vardı. Etrafa bakınarak belinden aşağısını da toprağın içinden çıkarmaya çalışıyordu ama epey zorlanıyordu. Marcus ona yardım etmek için yaklaşmak istedi. Bir hamle yaptığında arkasında duran ev sahibi kadın onun kolunu yakaladı:</p>
<p>— Hayır, Bay Marcus. Siz yeteri kadar yardım ettiniz. Gerisini o halletsin.</p>
<p>Marcus önce ona, sonra topraktan doğan kadına baktı. Hayatında böyle bir şeyi ilk defa görüyordu. Bu anın her ayrıntısını hafızasına kazımaya çalışıyordu; her detayını, her bir saniyesini... Hayatında bir daha asla böyle bir şey görmeyecekti. Kutsal doğum gerçekleştikten sonra rüzgâr kesildi, bulutlar dağıldı, hava karardı ve etraf zifiri karanlığa gömüldü. Kasabalılar ellerindeki meşaleleri aceleci bir hâlde tekrar yaktılar. Marcus merdivenlerden inip yerde yatan kadının yanına yaklaştı ve onunla konuşmaya çalıştı:</p>
<p>— İyi misin? İyi misin? Konuşabilir misin?</p>
<p>Kadın boş gözlerle yıldızlarla dolu berrak gökyüzüne bakıyordu. Sabit ve donuk bir sesle konuşmaya başladı:</p>
<p>— Yerime biri gitmeli. Yerime biri gitmeli.</p>
<p>Marcus anlamamış gözlerle kadına bakıyordu. Sonra aceleyle ev sahiplerine döndü:</p>
<p>— Doktor gerek! Doktor gerek! Onun kontrol edilmesi gerek!</p>
<p>Ev sahipleri onlara yaklaştı. Kasabalılar da bahçeye giriyor, onların etrafını sarıyordu.</p>
<p>— Hayır, kontrol edilmesine gerek yok, dedi adam.</p>
<p>Marcus önce onlara, sonra kasabalılara, sonra yerde yatan kadına baktı. Her şey ona anlamsız geliyordu. Burada garip bir şeyler vardı; yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Yerdeki kadın hâlâ sayıklıyordu:</p>
<p>— Yerime birinin gitmesi gerek.</p>
<p>Marcus bunun ne anlama geldiğini fark edince hızla ayağa kalktı. Korku dolu gözlerle etrafındaki insanlara baktı. Herkes meşalelerle onun etrafını sarmıştı. Ev sahibi çift ise ona gülümseyerek bakıyordu. Kadın ona yaklaştı:</p>
<p>— Teşekkür ederiz, Bay Marcus, her şey için.</p>
<p>— Ne? Ne yaptım ki? diye sordu Marcus.</p>
<p>— Henüz hiçbir şey ama birazdan yapacaksınız.</p>
<p>— Ne yapacağım? Ne yapacağım ki?</p>
<p>Kocası da onlara yaklaştı ve gülümseyerek söylendi:</p>
<p>— Onun yerine siz gideceksiniz.</p>
<p>— Efendim, anlamadım? Siz ne saçmalıyorsunuz?</p>
<p>Adam önce kasabalılara, sonra Marcus'a baktı:</p>
<p>— Eğer onu geri getirmeseydik kendisi gelecek ve bize lanet yağdıracaktı. Ama yerine birini göndermezsek de lanet yağdıracak. Bu yüzden yerine birinin gitmesi gerek.</p>
<p>— Siz... Siz bana bundan bahsetmediniz! diye bağırdı Marcus.</p>
<p>— Evet, dedi kadın. Eğer bunu söyleseydik bunu asla yapmazdınız. Bu yüzden bunu sizden sakladık, Bay Marcus. Onun yerine siz gideceksiniz. Çünkü sizin bizi lanetleme gibi bir gücünüz yok ama onun var. Bu yüzden sizi onun için kurban etmek zorundayız.</p>
<p>— Neden ben? Neden ben?</p>
<p>— Çünkü siz medyumsunuz, tıpkı onun gibi.</p>
<p>Karı koca yerdeki kadını alıp şatoya geri dönerken kasabalılar da ellerindeki meşalelerle ona iyice yaklaştı ve etrafını sardı. Marcus dehşet içinde bağırıyordu. Çığlıkları, ormanın derinliklerinde yankılanmaktan başka bir işe yaramıyordu. Şimdi alevlerle kutsanarak küllerini verimli topraklarla buluşturacak, ruhu ete ve kemiğe bürünmüş bu bedenden çıkıp azap görecek olan kendisiydi; hem de sonsuza kadar.</p>
<p>Yüreğimde. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KISA YÜRÜYÜŞ</title>
<link>https://fikirizleri.com/kisa-yuruyus</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kisa-yuruyus</guid>
<description><![CDATA[ Varlıklı ama ruhsuz bir evliliğin kıskacında sıkışan Markel, monoton hayatının kaçışını orman yürüyüşlerinde ve doğa hayallerinde arar. Bir sabah ormanın derinliklerinde, kasaba kurallarına aykırı şekilde tek başına dolaşan, gizemli ve büyüleyici bir kadınla karşılaşır. Kadının olağandışı varlığı ve mesafeli tavırları, Markel&#039;de önüne geçilemez bir merak ve tutku uyandırır. Evliliğindeki soğukluktan kaçarken kendini bu esrarengiz kadının peşinde bulan Markel, gün batımında göl kenarında buluştuğunda, gerçekliğin ötesinde ve geri dönüşü olmayan karanlık bir sırrın içine çekilecektir. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a86097504497.webp" length="18326" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Aug 2026 16:34:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Korku, gerilim, gothic, hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Markel gözlerini açtığında içeri gün ışığı doluyordu. Başını çevirdiğinde güzel karısını hâlâ mışıl mışıl uyurken buldu. Uyurken bir melek kadar güzeldi. O her zaman melek gibiydi. Uzun ve dalgalı sarı saçları, bebek gibi taze ve kusursuz bir yüzü, incecik beli ve kadife gibi bir sesi vardı. Ama ona aşık olmak için tüm özellikleri bunlar değildi. Markel karısının alnına bir öpücük kondurdu ve yataktan çıktı. Önce ayılmak için yüzünü yıkadı, sonra uşağının hazırladığı sabah kahvesini içmek için üzerinde sabahlığıyla salona indi. Kahvesini yudumlarken bir yandan da gazeteye göz gezdirdi. Sonra kahvesini yarıda bırakıp tekrar yatak odasına çıktı ve üzerini değiştirdi. Her zamanki gibi sabah yürüyüşüne çıkacaktı. Bahçeden çıktı ve yürümeye başladı. Kasabanın yolundan çıkıp toprak yola girdi ve ormana doğru ilerledi. Orman yolunda yürümeyi daha çok seviyordu. İnsanlardan, gürültüden, her şeyden uzak, doğayla iç içe... Sonuçta insan da doğanın bir parçasıydı ve ormanda yürürken kendisini ait olduğu yerde hissediyordu.</p>
<p>​Doğanın bir parçası olduğunu hatırlıyor, hatta tamamen ona ait olmak için yaban hayatı yaşamayı bile düşünüyordu. Ama elbette bunu yaparsa hayatta kalamazdı. O burada yaşayamazdı, en fazla birkaç gün dayanabilirdi. Çünkü hayatta her şeye sahip olarak, hiçbir iş yapmadan, yalnızca emirler vererek yaşamıştı. Burada kime emir verecek, işlerini kime yaptıracaktı ki? Bunu gerçek hayatta yapamayacağını biliyordu. Bu yüzden bunu sadece düşlerinde yaşıyordu. Geceleri uyumadan önce kendisini bu ormanda yaşarken hayal ediyordu. Hayallerinde ormandaki gölün yanında küçük bir kulübesi ve kulübenin içinde birkaç eşyası oluyordu. Beslenmek için ise bir sürü bitki ve meyve... Yalnızca bunlarla beslenmiyordu. Hayvanlarla konuşuyor, onlarla arkadaşlık yapıyordu. Doğanın ta kendisi oluyordu. Bir süre sonra uykuya dalıyor, uyanınca da bütün hayalleri yok oluyordu.</p>
<p>​Biraz sonra hayallerini başka bir şey bozdu. Durdu. Karşıda, ağaçların arasında biri vardı. Ağır adımlarla yürüyordu. Markel kaşlarını kaldırdı. Bu bir kadındı ve tek başına bu ormanda yürüyüş yapmaya gelmişti. Buna şaşırdı çünkü kasabanın kuralları gereği kadınlar asla tek başlarına dışarı çıkmazlardı. Markel kadının olduğu yere doğru ilerledi. Kadın hâlâ ağaçların arasında yürüyordu. Markel ise yoldaydı. Kadın ilk bakışta bir hayaleti andırıyordu. Üzerinde uzun, siyah tül bir elbise vardı ve yere kadar uzanan siyah saçları vardı. Markel kadının yüzünü çok merak ediyordu. Ona seslendi:</p>
<p>​— Affedersiniz, bakar mısınız?</p>
<p>​Kadın durdu, ağır ağır başını çevirip ona baktı. Markel şaşkınlıkla donup kaldı. Kadının saçları ve elbisesi ne kadar siyahsa yüzü o kadar aydınlıktı. Resmen parıl parıl parlıyordu. Bakışları kalbini delip geçiyordu. Markel'in midesi yanmaya başladı. Kadın ona cevap vermedi. Markel yoldan çıkıp ağaçların arasına daldı ve kadına biraz daha yaklaştı.</p>
<p>​— Sakıncası yoksa size eşlik edebilir miyim? Yalnız yakalanırsanız ceza alabilirsiniz. Bunun olmasını istemem.</p>
<p>​Kadın gülümsedi ve başını "evet" anlamında salladı. Sonra önüne döndü ve yürümeye devam etti. Markel de onun yanında yürüyordu.</p>
<p>​— Buraya her gün geliyorum ama sizi ilk kez görüyorum. Siz düzenli olarak mı geliyorsunuz?</p>
<p>​— Bazen, dedi kadın. Ses tonu Markel'in kalbine ok gibi saplandı.</p>
<p>​— Öyle mi? Ben aslında her gün geliyorum, yalnız...</p>
<p>​— Öyle mi?</p>
<p>​— Eğer isterseniz bundan sonra yürüyüşe beraber çıkabiliriz.</p>
<p>​— Eşiniz sizinle gelmiyor mu?</p>
<p>​Markel durakaldı. Kadına evli olduğunu söylemeyecekti. Bunu yapsaydı kadın zaten bir süre sonra öğrenecekti çünkü burası küçük bir kasabaydı ve hiçbir şey gizli kalmıyordu. En azından ortaya çıkana kadar bu melek gibi kadınla beraber olabilirdi. Ama belli ki kasaba onun sandığından daha küçüktü. Kadın onun evli olduğunu zaten biliyordu.</p>
<p>​— O biraz şey... Böyle şeyleri sevmez, daha çok uyumayı sever.</p>
<p>​— Siz uyumayı sevmez misiniz?</p>
<p>​— Severim tabii. Aslında bu biraz saçma bir cümle oldu. Uyumadan yaşayamayız sonuçta.</p>
<p>​— Ben yaşayabilirim, dedi kadın ona bakıp gülümseyerek.</p>
<p>​Markel kadına baktı, bilinçsizce sırıttı ama bir yandan da kadının ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Kadın gayet dinç ve sağlıklı görünüyordu. Uyumayan bir insan böyle görünemezdi.</p>
<p>​— Nasıl yani? Siz uyumadan kaç gün dayanabiliyorsunuz?</p>
<p>​— Ben hiç uyumam, dedi kadın ve tekrar önüne döndü.</p>
<p>​Markel kahkaha attı.</p>
<p>​— Evet, bu çok komikti, diye geveledi ama kadın bunu umursamadı.</p>
<p>​Biraz sonra gölün kenarına geldiler. Kadın ona döndü.</p>
<p>​— Artık eve gitmem gerek.</p>
<p>​— Sizi evinize bırakayım.</p>
<p>​— Hayır, evimi öğrenmeyi istemezsiniz.</p>
<p>​— Neden?</p>
<p>​— Buradan uzaklaşın, dedi kadın ve gölün kenarında yürümeye başladı.</p>
<p>​Markel ise kadının arkasından bakmakla yetindi. Şu an deli gibi merak ettiği şey, kadının son söyledikleriydi. Neden onun evini öğrenmeyi istemeyeceğini söylemişti? Ne saklıyordu? Gizli sırrı neydi? Aile... Markel'in aklına direkt bu geldi. Belli ki kadının korkunç bir ailesi vardı ve Markel'i görürlerse iyi şeyler olmayacaktı. Ya da belki de daha farklı bir sebep... Belki de bu melek gibi kadın bir harabede yaşıyordu ve Markel'in bunu görmesini istememişti. Bundan utanmıştı.</p>
<p>​Markel onun bu isteğine saygı duydu ve onun peşinden gitmedi. Ama onu nasıl unutacağını bilmiyordu. Bir daha ne zaman ve nerede görecekti? Bir daha ne zaman konuşacaklardı? Hiçbir şey bilmiyordu. Bu bilinmezlik ve merak duygusu onu yiyip bitiriyordu. Sadece birkaç dakika önce tanıdığı bu kadını neden bu kadar çok merak ettiğini bilmiyordu. Ne oluyordu böyle? Yoksa hayatının aşkı olduğunu sandığı karısını aldatmak üzere miydi? Yoksa başka birine, hem de hiç tanımadığı bir kadına mı âşık olmak üzereydi?</p>
<p>​Markel derin derin nefes aldı ve kendisini sakinleştirmeye çalışarak oradan uzaklaştı. Eve vardığında karısı yataktan henüz yeni kalkmıştı. Üzerini değiştirmiş, saçlarını yapmış, şimdi de makyajıyla ilgileniyordu. Markel onun makyajsız, doğal hâlini daha çok beğeniyordu ama karısını doğallığa asla ikna edemiyordu. Makyajdan asla vazgeçmiyordu. Markel de üzerini değiştirdikten sonra beraber kahvaltı sofrasına geçtiler. Karısı sofrada bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da magazin dergilerine göz gezdiriyordu. Markel'in yüzüne bile bakmıyordu.</p>
<p>​Markel sabah yürüyüşündeki kadını hatırladı. Hâlâ onu düşünüyordu. Onu bir türlü aklından çıkaramıyordu. Onu bir daha nasıl bulacak, bir daha nerede görecekti bilmiyordu. Kadın ona bazı sabahlar yürüyüşe çıktığını söylemişti ama Markel oraya her sabah gitmesine rağmen onu ilk kez görmüştü. Ayrıca kadın, evini öğrenmemesi için onun gitmesini beklemişti. Markel bundan sonraü rotasını değiştirecekti. Artık göl kenarına gidecekti. Kadın muhtemelen oralarda bir yerlerde yaşıyordu.</p>
<p>​Tüm dikkatini karısının sesi bozdu:</p>
<p>​— Bugün alışverişe çıkacağım, uşağa biraz para ver.</p>
<p>​Markel göz ucuyla ona baktı.</p>
<p>​— İyi de daha üç gün önce çıktın alışverişe.</p>
<p>​Karısı başını dergiden kaldırıp ona baktı. Meydan okuyan bir bakıştı bu. Karısı ne kadar güzelse, ne kadar saf ve masum görünse de karakteri bunun tam tersiydi. Ama Markel güzelliğinden ve zarafetinden dolayı, yanına yakıştığından ve kendisine uygun bir eş olduğundan dolayı onunla evliliğini sürdürüyordu. Aksi hâlde beraber bir hayat yaşanacak bir insan kesinlikle değildi. Ama Markel buna katlanmak zorundaydı. Sonuçta bu onun için bir itibar meselesiydi. Onu sırf güzelliğinden ve zarafetinden dolayı seviyordu. O kadar uyurken daha saf ve masum oluyordu. Markel onun her zaman uyumasını, hiç uyanmamasını diliyordu ama bunun için onun ölmesi gerekirdi.</p>
<p>​— Ne zaman ne yapacağımı sana soracak değilim, dedi karısı diklenerek.</p>
<p>​Markel derin bir iç çekti. Buna verecek tek bir cevabı vardı:</p>
<p>​— Nasıl istersen.</p>
<p>​Karısı onun yüzüne bile bakmadan kahvaltısını bitirdi. Sonra hazırlanıp evden ayrıldı. Markel ise kalan tüm günü şöminenin başında şarap içerek geçirmişti. Havanın kararmaya başladığını ise hizmetçiler akşam yemeğini hazırlayınca fark etmişti. Ama karısı hâlâ eve gelmemişti. Markel karısının nerede olduğunu sorunca hizmetçilerden biri onun şehirde kadın arkadaşlarıyla akşam yemeği yediğini, bu yüzden Markel'in bu akşam yemekte yalnız olacağını söylemişti.</p>
<p>​Markel bilinçsizce sırıttı. Onu her zaman sofrada görmek isteyen ama bu akşam ondan habersiz bir şekilde arkadaşlarıyla randevuya çıkan bu kadına artık katlanmak zorunda olmadığını anlamaya başladı. Ondan daha anlayışlı, daha kibar, daha nazik kadınlar vardı. Markel artık bu evliliğe tahammül edemiyordu. Ne diye başkalarına gösteriş yapmak için onu para kasasından başka bir eşya olarak görmeyen bir kadına katlanmak zorundaydı ki? Buna katlanmayacaktı. Bu işi bitirmeye karar vermişti.</p>
<p>​Gece olduğunda yatağına girdi. Karısı da yatak odasına girdi ve elindeki alışveriş poşetlerini bir kenara bırakıp üzerini değiştirdi. Markel ile hiç ilgilenmedi. Banyoya girdi, duş aldı ve sonra odaya, yatağa girdi. Markel bütün gece uyumadı. Sabah olması için sabırsızlanıyordu. O göle gidecek ve o kadını bulmaya çalışacaktı.</p>
<p>​Gün ağarmaya başladığında Markel yataktan çıktı. Karısı hâlâ uyuyordu. Sabah kahvesini bile içmeden, sadece yüzünü yıkayıp yürüyüş kıyafetlerini giydi ve evden ayrıldı. Orman yoluna girdiğinde gölü görelim diye etrafına çok dikkatli bakıyordu. Kadını gördüğünü hatırladığı bir yere gelmişti. Patika yoldan çıkıp ağaçların arasına daldı ve yürümeye devam etti. Kadın ile buradan ağaçların arasında dümdüz yürüdüğünü hatırlıyordu. Yürümeye devam etti ve sonunda gölü buldu. Etrafına bakındı ama kadın ortalıkta görünmüyordu.</p>
<p>​Biraz sonra omzuna dokunan bir elle irkildi. Arkasına döndüğünde onu gördü. Kadın orada durmuş, gülümseyerek Markel'e bakıyordu. Markel de ona gülümsedi.</p>
<p>​— Ah, merhaba. Ben şey...</p>
<p>​— Beni arıyordun, diyerek onun sözünü kesti kadın.</p>
<p>​Markel kaşlarını kaldırdı.</p>
<p>​— Aslında evet, sizi arıyordum.</p>
<p>​— İşte buradayım, dedi kadın ve suya doğru yürümeye başladı. Ayak bileklerine kadar suyun içine girdiğinde durup Markel'e döndü ve gülümseyerek devam etti:</p>
<p>​— Evimi arıyordun, öyle değil mi?</p>
<p>​Markel yutkundu. Verecek bir cevap bulamadı. Kadının onu bir sapık gibi görmesini istemiyordu.</p>
<p>​— Ben sadece...</p>
<p>​Kadın ona döndü:</p>
<p>​— Gün batımına kadar burada kalırsan seni evime davet ederim. Bunun için kısa bir yürüyüş gerekecek.</p>
<p>​Markel gözlerini kocaman açtı.</p>
<p>​— Gerçekten mi? diye sordu heyecanla.</p>
<p>​— Tabii.</p>
<p>​— Tamam, tamam. Ben burada bekleyeceğim, dedi Markel sabırsızlıkla.</p>
<p>​Kadın oradan uzaklaştığında Markel arkasından bakakaldı. Neden gün batımını beklemesi gerektiğini anlamamıştı. Gün batımına daha çok zaman vardı ama burada bekleyecekti. Kadın ona evine gitmek için kısa bir yürüyüş gerektiğini söylemişti. Evi buraya çok yakın bir yerde olmalıydı ama Markel etrafında hiçbir ev görmüyordu. Burada göl ve ağaçlardan başka hiçbir şey yoktu.</p>
<p>​Markel bir kenara geçip oturdu ve gün batımını beklemeye başladı. Bu sırada uyuyakalmıştı. Gözlerini açtığında tuhaf bir şey fark etti. Gökyüzü pembemsi bir renkteydi. Bu da etrafın pembe bir görüntüye sahip olmasına neden oluyordu. Markel şaşırdı ama bu muhteşem doğa olayının tadını çıkarmak istedi. Bir süre sonra göl yüzeyi bu kez kırmızıya dönmeye başladı ve kırmızı renk biraz daha koyulaştığında Markel bir şeyler fark etti. Bu sıradan bir doğa olayı değildi. Bu başka bir şeydi.</p>
<p>​Oturduğu yerden kalkıp etrafa bakındı. Her yer kırmızıydı. Göl bile... Bir süre sonra durgun gölde bir hareketlilik oldu. Markel suya biraz daha yaklaşıp göle dikkat kesildi. O sırada suyun üzerine çıkan siyah bir şey dikkatini çekti. Biraz sonra bu şeyin aslında onu evine davet eden kadının ta kendisi olduğunu fark etti. Markel şaşkınlıktan donup kalmıştı.</p>
<p>​— Neler oluyor? diye sordu Markel. Kadının yalnızca başı görünüyordu.</p>
<p>​— Buraya gel. Sadece kısa bir yürüyüş, dedi kadın büyüleyici bir sesle.</p>
<p>​Markel'in aklından bir anda binlerce düşünce geçti. Karısı da bu düşüncelerin içindeydi ama hepsini kafasından silip attı. O kadını istiyordu. Sonunun ne olacağı umurunda bile değildi.</p>
<p>​Markel kan kırmızısı göle girdi. Beline kadar suya girdiğinde başını kaldırıp son bir kez etrafına bakındı. Demek kadının evi burasıydı. Bu göldü ve evine girebilmesi için gün batımı gerekiyordu. Gökyüzü ve göl kırmızıya dönmeliydi. Kadın ancak bu şekilde evine gidebiliyordu.</p>
<p>​Kadının başı suyun altında gözden kaybolduğunda Markel de kendisini suya bıraktı ve o da gözden kayboldu. Artık kırmızı gölde kadının olmuştu. Biraz sonra hava tamamen karardı ve göl de diğer her yer gibi karanlığa gömüldü.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>MANASTIRDA CİNAYET</title>
<link>https://fikirizleri.com/manastirda-cinayet-4157</link>
<guid>https://fikirizleri.com/manastirda-cinayet-4157</guid>
<description><![CDATA[ Bu manastırın kapısından içeri adım atan her yeni başrahip, aslında kendi ölüm fermanını imzalar... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202607/image_870x580_6a578c650e914.webp" length="36476" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 15 Jul 2026 22:43:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Korku, gerilim, gothic, hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dedektif Michel ve yardımcısı, cinayet mahalline vardıklarında bir an durup şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Olay yeri bir manastırdı. Manastırda bir cinayet işlemeye, birini öldürmeye kim, nasıl cesaret edebilirdi ki? İkisi de şaşkınlıklarını hızla üzerlerinden atarak manastıra doğru ilerlediler. Bina oldukça eskiydi. Dış cephesi, yılların getirdiği dış etkenlerden dolayı kararmış ve yer yer dökülmeye başlamıştı ama iki yüz yıllık manastır hâlâ dimdik ayaktaydı. Görüntüsüne rağmen yıllara meydan okuyordu. Dedektif ile yardımcısı kapıya yaklaşıp kapıyı çaldılar ve beklediler. Hava yağmurlu değildi ama dondurucu biçimde soğuktu. İkisi de biraz daha burada beklerlerse soğuktan titremeye başlayacaklardı ya da tekrar bir kilometre uzaklıktaki, ormanlık alanın girişinde biten yol kenarına bıraktıkları araçlarına doğru yürümek zorunda kalacaklardı. Neyse ki fazla beklemelerine gerek kalmadı. Kapı açıldı ve karşılarında bir rahip belirdi. Adam en fazla otuz yaşlarında olmalıydı. Duruşundan ve bakışlarından kibir akıyordu. Sabit ve sert bir ses tonuyla sordu:</p>
<p>“Siz kimsiniz?”</p>
<p>“Beklediğiniz Dedektif Michel, bu da yardımcım. İçeri girebilir miyiz?”</p>
<p>Rahip onları baştan aşağı süzdü, sonra yine aynı kibirli tavrıyla sordu:</p>
<p>“Sizi kim aradı?”</p>
<p>“Bir rahip.” diye cevapladı dedektif.</p>
<p>“Kimliklerinizi gösterin.”</p>
<p>Dedektif ile yardımcısı kısa bir an birbirlerine baktılar. İkisi de soğuktan titremeye başlamışlardı. Elleri paltolarının cebindeydi ve yakalarını boğazlarına kadar çekmişlerdi. Yardımcı sıkıntılı bir hâlde iç çekti. Dedektif tekrar rahibe döndü.</p>
<p>“Bunları içeride yapamaz mıyız? Dışarısı çok soğuk ve aracımızı yol kenarında bırakıp buraya kadar yürümek zorunda kaldık ve...”</p>
<p>Yardımcı sabırsızlıkla araya girdi.</p>
<p>“Kısacası donduk, çekil de içeri girelim.” </p>
<p>Kapıya doğru bir adım atıp rahibi kenara itmeye çalıştı ama rahip, bir kalkan gibi orada kilitlenmişti ve yerinden bile kımıldamadı.</p>
<p>“Önce kimliklerinizi gösterin.” diye yineledi rahip. Yardımcı bu kez öfkeli bir hâlde söylendi:</p>
<p>“Sen ne cüretle bizden kimlik istiyorsun? Sana bu yetkiyi kim verdi?”</p>
<p>Rahip ona kısa bir süre baktıktan sonra tek kelime etmeden kapıyı kapatmaya çalıştı ama dedektif hemen atıldı ve rahibin kapıyı kapatmasını engelledi.</p>
<p>“Durun, tamam. Kimliklerimizi göstereceğiz.”</p>
<p>Dedektif, dönüp yardımcısına kaçamak bir bakış attı ve paltosunun cebinden cüzdanını çıkardı. Yardımcısı da isteksizce kimliğini çıkardı ve öfkeli bir hâlde rahibe uzattı. Rahip kimlikleri inceledikten sonra kapıyı açıp onları içeri aldı. İkisi de içeri girdiklerinde, soğuktan kas katı kesilen bedenlerinin yavaş yavaş gevşediğini hissettiler. Dedektif meraklı, yardımcısı ise umursamaz tavırlarla etrafa bakındı. Bu kat tamamen boştu; yalnızca betondan ibaret, boş bir alan. İçeriyi devasa pencerelerden giren gün ışığı aydınlatıyordu. Dedektif rahibe döndü.</p>
<p>“Ceset nerede?”</p>
<p>Rahip tek kelime etmeden arkasını döndü ve merdivenlere doğru ilerledi. Dedektif ile yardımcısı da onun peşinden gitti. Merdivenlerden yukarı çıktıklarında bu katın hiç gün ışığı almadığını fark ettiler çünkü koridorda hiç pencere yoktu. Bu katı en azından gördükleri kadarıyla yalnızca duvarlarda asılı olan gaz lambaları aydınlatıyordu. Ayrıca koridorda tarifi imkânsız ağır bir koku vardı. Bu ölüm kokusu değildi. Dedektif, bu kokuyu daha önce hiç duymamıştı. Koridorda ilerledikçe bu kat ile giriş katının tamamen farklı binalarda olduğunu düşünmeye başlayacaktı ki buraya merdivenlerden çıkarak ulaştıklarını hatırladı. Koridor boyunca bir sürü kapı vardı ve kapıların hepsi birbirinden tamamen farklı motiflerle süslenmiş ahşap kapılardı. Zemin ise koyu renkte bir halıfleksle kaplıydı. Duvarlar ise koyu renkte ve yaldızlı süslemeler bulunan duvar kâğıdıyla kaplıydı. Zemin kat boş ve bakımsızken bu katın bu kadar gösterişli olmasına bir anlam verememişti. Sonunda rahip bir kapının önünde durdu. Onlara kısa bir bakış attı ve cebinden bir anahtarlık çıkarıp kapıyı açtı ve içeri girmeleri için kenara çekildi. Oda tamamen karanlıktı. Dedektif ile yardımcısı hiç kımıldamadılar. Önce birbirlerine sonra rahibe baktılar. O adama güvenmiyorlardı. Ne diye anahtarı rahibin elinde olan karanlık bir odaya gireceklerdi ki?</p>
<p>Yardımcı, Rahibe; “Önce sen gir ve ışığı aç.” dedi. Rahip bir şey söylemeden içeri girdi. Sonra odanın içi kırmızı bir ışıkla aydınlandı. Dedektif ile yardımcısı bunu görünce onlar da kapıdan içeri girdiler. Girdikleri oda devasa büyüklükte bir odaydı. Duvarlar ve zemin koyu renkteydi. Dedektifin dikkatini çeken şey ceset değil, odayı döşeyen pahalı mobilyalardı. Sadece bu odada milyon dolarlık eşya olabilirdi. Dedektif ile yardımcısı şaşkın, bir o kadar da hayran bir şekilde etrafı incelerken rahip onların dikkatini bozdu.</p>
<p>“Ceset şurada.” dedi, başıyla cesedi işaret ederek.</p>
<p>Dedektif hemen o yöne döndü. Çalışma masasının arkasındaki koltukta oturan bir adam vardı. Başı ve kolları masanın üzerindeydi. Dedektif hemen ona doğru ilerledi. Görünürde hiç kan yoktu. Üstelik ceset son derece temiz,  kıyafetleri ise düzgündü. Olay yeri de öyleydi. Hiçbir eşya yerinden oynamamış gibiydi ve masanın üzerinde en ufak bir dağınıklık göze çarpmıyordu. Dedektif adamın boynuna dokunduğunda teninin çoktan soğumuş olduğunu fark etti.</p>
<p>“Kim bu?” diye sordu dedektif. Yardımcısı etrafı inceleyerek elindeki deftere bazı notlar alıyordu.</p>
<p>“Baş rahip.”</p>
<p>“Ne zaman buldunuz ve kim buldu?”</p>
<p>“Dün gece bir rahibe bulmuş.”</p>
<p>“Rahibe mi? Rahibenin burada ne işi var? Burası başrahibin odası mı?”</p>
<p>“Evet.”</p>
<p>“Peki neden buraya geldi?”</p>
<p>“Rahibelerin rahiplerle konuşması yasak mı?”</p>
<p>Dedektif derin bir iç çekti.</p>
<p>“Madem dün gece bulundu ve öldüğünü anladınız, neden bize haber vermek için sabahı beklediniz?”</p>
<p>Rahip alaycı bir tavırla karşılık verdi:</p>
<p>“Uykunuz bozulmasın diye.”</p>
<p>“Buradaki herkesi sorgulayacağız. Herkesi bir yere toplayın.”</p>
<p>Rahip ellerini arkasında birleştirerek odada volta atmaya başladı.</p>
<p>“Bu mümkün değil. Zaten gerek de yok.”</p>
<p>“Neye gerek olup olmadığına ben karar veririm Rahip, siz değil.”</p>
<p>Rahip ona döndü.</p>
<p>“Gerek yok çünkü herkes uyuyordu. Yatakhaneler binanın en üst katında ve orada yatanlar bu katta çıkan hiçbir sesi duyamazlar.”</p>
<p>Yardımcı sabırsızlıkla araya girdi.</p>
<p>“Bu cinayeti onlardan birinin işlemediğini nereden bileceğiz?”</p>
<p>“Ben biliyorum. Bunu yapan her kim ise buradan, bu binanın içinden biri değil.”</p>
<p>“Ya öyle mi? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”</p>
<p>“Çünkü bunu yapanı biliyorum. Onu yakalarsanız bu olayı çabucak çözmüş olursunuz.”</p>
<p>Dedektif istemsizce sırıttı:</p>
<p>“Madem bunu yapanı biliyorsunuz, o hâlde siz yakalasaydınız.”</p>
<p>“Bunu biz yapamayız.”</p>
<p>“Evet, çünkü bu bizim işimiz.”</p>
<p>“Neden alay ediyorsunuz o halde?”</p>
<p>Dedektif ona baktı, söyleyecek bir şey bulamadı. Rahip devam etti.</p>
<p>“Onu bizim yakalamamız mümkün değil. Öncelikle, bizim bu binadan çıkmaya kesinlikle yetkimiz yok.”</p>
<p>“Başrahip öldü. Artık size karışacak kimse kalmadı.” diye araya girdi yardımcı. Rahip ona döndü.</p>
<p>“Evet ama başrahibe hâlâ hayatta.”</p>
<p>“Devam edin.” dedi dedektif.</p>
<p>“Önümüzdeki bir engel de bunu yapan kişinin her zaman ortaya çıkmaması.”</p>
<p>“Nasıl yani?”</p>
<p>“O bir yaratık. Korkunç, akla hayale sığmayacak bir varlık. Gözlerinizin önünde hemen boynuzlu, sivri dişli, koca ağızlı bir şey canlanmasın. Onu size tarif edemem, kesinlikle edemem.”</p>
<p>Dedektif ile yardımcısı sıkıntıyla birbirlerine baktılar. Dedektif tekrar rahibe döndü.</p>
<p>“Peki onu nerede ve ne zaman buluruz?”</p>
<p>“Siz değil, o sizi bulur.”</p>
<p>“Biraz daha açar mısınız?”</p>
<p>Rahip başını dikleştirdi ve kendinden emin bir tavırla konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Yaptığımız araştırmalar sonucunda bu yaratığın manastırın kurucusu ve burayı yaptıran kişiye ait olduğunu öğrendik. Ve o, kendisinin yerine dışarıdan birinin geçmesine asla izin vermez. Eğer bu manastırın dışından herhangi biri buraya gelir de başrahip olursa o yaratık gelir, onu alır ve götürür.”</p>
<p>Dedektif meraklı bir hâlde onu dinlerken sordu.</p>
<p>“Yani... ne demek istiyorsunuz?”</p>
<p>“Ölen başrahip de dışarıdan, kasaba kilisesinden gelmişti. Bu yüzden yaratık onu kabul etmedi. Yani onun buraya gelmesi için ancak dışarıdan birinin bu manastırda başrahip olması gerekir.”</p>
<p>Dedektif ile yardımcısı birbirlerine baktılar. Yardımcı kaşlarını kaldırdı ve umursamaz bir tavırla etrafı incelemeye devam etti. Dedektif yardımcısına seslendi.</p>
<p>“Onu buraya nasıl getireceğimizi buldum. Yeni başrahip sen olacaksın.”</p>
<p>Yardımcı ona kısa bir bakış attı. Dedektifin ciddi olduğunu ve kendisine baktığını fark edince şaşkınlıkla sordu:</p>
<p>“Ben... ben mi?”</p>
<p>“Bakalım bu yaratık nasıl bir şeymiş ve onu etkisiz hâle getirmenin bir yolu var mı.”</p>
<p>“O hâlde neden siz olmuyorsunuz?”</p>
<p>“Sen benim yardımcım değil misin? Ben ne istersem onu yapmak zorundasın. Ayrıca o buraya senin için geldiğinde ben ne yapmam gerektiğini biliyorum, seni kurtarabilirim. Peki sen beni kurtarabilir misin?”</p>
<p>Yardımcı tereddüt etti.</p>
<p>“Hayır.” diye ekledi dedektif. “Ne yapacağını bilmiyorsun ve beni ondan kurtaramazsın. O yüzden tartışmaya gerek yok.”</p>
<p>Sonra rahibe döndü.</p>
<p>“Cesedi bir süre burada tutmamız gerekecek çünkü biz gelirken yollar çok kötü durumdaydı. Cenaze aracının buraya gelmesi çok uzun sürebilir.”</p>
<p>“Bodruma indirebiliriz orası oldukça soğuktur.”</p>
<p>“Tamam. O hâlde benim kasabayla iletişime geçip cesedin nakli için görüşme yapmam gerek.”</p>
<p>Rahip kapıya doğru yönelirken karşılık verdi:</p>
<p>“Benimle gelin.”</p>
<p>Dedektif ile yardımcısı onun peşinden gitti. Aynı koridorda başka bir odaya girdiler. Dedektif telefon görüşmesini yaparken rahip kapının önünde onu bekliyor, yardımcısı ise sıkıntılı ve öfkeli bir hâlde dedektife bakıyordu. Dedektif telefonu kapattıktan sonra hep beraber üst kata çıktılar ve rahip onları bir odaya yerleştirdi. Ardından, yardımcının başrahip olabilmesi için hazırlıklara başladılar. Rahip prosedürleri yerine getiriyor, her şeyi resmileştiriyordu. Sonunda tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Yardımcı yarın sabah başrahip olarak eski başrahibin koltuğuna oturacaktı.</p>
<p>Geceyi rahibin yine onlara tahsis ettiği bir misafir odasında geçirdiler. Dedektif ve yardımcısı sabahın beşinde, herkes uykudayken yataklarından kalktılar ama onlar kalktığında manastır çoktan uyanmıştı. Dedektif şaşırdı ama fazla umursamadı. Sonuçta akşam saat sekizde herkes yataklarına gitmişti. Bu kadar erken kalkmaları gayet doğaldı. Rahip kadınların bahçe ve mutfakla ilgilendiğini, erkeklerin ise sabah ayinlerini yaptıklarını söyledi. Erkeklerden sonra işlerini bitiren kadınlar başrahibe eşliğinde sabah ayinlerini yapıyor, bu kez de erkekler yapmaları gereken işleri yapıyorlardı.</p>
<p>Yeni başrahip olan dedektif yardımcısı koltuğuna oturmuş, rahibin ona anlattığı ve yapması gereken rutin prosedürleri yapıyordu, korktuğu her hâlinden belli oluyordu. Ama bunu gizlemeye çalışıyordu. Hatta bir an korkusuna rağmen kendisini başrahipliğe kaptırmış ve dedektife kendisini yalnız bırakmamasını emrederek odasından çıkarmıştı. Dedektif ise bunu fazla umursamamış ve onu yalnız bırakmıştı. Şu an odada yardımcısından başka kimse yoktu. O ise kapının önünde durmuş, her an her şeye hazırlıklı olmaya, tetikte kalmaya çalışıyordu. Eğer yardımcısına bir şey olursa, onun sesini ya da yardım çığlıklarını duyarsa hemen müdahale edecekti.</p>
<p>Bütün gün orada durup beklemişti. Ara sıra tuvalete gitmiş, bu sırada yerine rahiplerden birini geçirmişti. Yemeğini ise yine kapının önünde, oturduğu sandalyede yemişti. Tabii sık sık kapıyı tıklatarak yardımcısının durumunu kontrol ediyor, yardımcısından iyi olduğu yanıtını alınca gönül rahatlığıyla beklemeye devam ediyordu.</p>
<p>Akşam olmuş, hava kararmış, manastır uykuya geçmişti. Rahip onun yanına geldi ve nöbetin nasıl geçtiğini sordu. Dedektif elini belli belirsiz savurdu.</p>
<p>“İdare eder. Hâlâ bir şey yok.”</p>
<p>Rahip şaşkınlıkla sordu:</p>
<p>“Ama nasıl olur? Emin misiniz?”</p>
<p>Dedektif de şaşkın bir hâlde ona baktı.</p>
<p>“O ne demek?”</p>
<p>“Ölen başrahip buraya geldiğinde ve o koltuğa oturduğunda sadece birkaç saat sonra ölmüştü ama yardımcınız sabah beşten beri içeride yalnız.”</p>
<p>Dedektif oturduğu yerden kalktı ve anlamamış gözlerle rahibe baktı. Sonra kapıya döndü ve dalgın bir hâlde geveledi:</p>
<p>“Ama onu sürekli kontrol ettim. Sesini duydum.”</p>
<p>“Çekilin kenara.”</p>
<p>Rahip dedektifi kenara çekti ve kapıyı açıp içeri girdi. Dedektif ise kapının önünde durmuş içerideki manzaraya bakıyordu. Yardımcısı çoktan ölmüştü. Elleri yanlara sarkıyordu ve başı masanın üzerinde duruyordu. Ağır adımlarla içeri girdi. Rahip onu kontrol ediyor, nabzına bakıyordu. Sonra dedektife döndü ve başını ağır ağır iki yana salladı. Oldukça soğukkanlı ve umursamazdı.</p>
<p>“Ölmüş. Hem de epey uzun bir süre önce.”</p>
<p>Dedektif şaşkınlıkla sordu:</p>
<p>“Ama nasıl? Onu kontrol ettim. Benimle konuştu, iyi olduğunu söyledi.”</p>
<p>Rahip ona yaklaştı ve tam karşısında durdu. Hesap soran bir tavır takınarak karşılık verdi:</p>
<p>“Sizinle konuşan kişi o yaratıktı. İçeri girip onu kontrol etmeliydiniz. Bu sizin suçunuz.”</p>
<p>Rahip arkasını dönüp oradan uzaklaşırken dedektif dehşet içinde bir ona, bir yardımcısına bakıyordu. Yaratığı görememişti bile. Nasıl bir canlı olduğunu bilmiyordu. Onu yakalamaya bir adım bile yaklaşamamıştı. Geriye tek bir seçenek kalıyordu. Bir sonraki başrahip kendisi olmalıydı. Hemen rahiple görüştü, gerekli prosedürleri yerine getirdiler ve ertesi gün için hazırlandılar. Dedektif heyecandan ve korkudan bütün gece uyuyamadı.</p>
<p>Sabah saat beşte yatağından çıktı ve başrahip koltuğuna geçti. Manastırda herkes işi gücü bırakmış, hatta ayinleri bile ertelemişlerdi. Herkes başrahip odasının bulunduğu koridorda durmuş, olacakları bekliyorlardı. Rahip ona şans dileyerek odadan çıktı ve kapıyı kapattı ama kimse koridoru terk etmedi.</p>
<p>Dedektif canavarı kandırmak ve gerçek başrahip olduğuna inandırmak için görevlerini yerine getirmeye başladı. Aradan iki saat geçmişti ama ortada hâlâ bir şey yoktu. Derken dedektif rüzgâr gibi bir şey hissetti. Başını kaldırıp etrafa bakındı. Pencereler sıkı sıkı kapalıydı. Bir kez daha rüzgâr esti. O zaman anladı. Bu yaratıktı. O gelmişti, buradaydı ve odanın içinde dolanıyordu. Onun görünmeyen bedeninin varlığını bu şekilde hissediyordu. Dedektif bunu umursamıyormuş gibi yaparak işini yapmaya devam etti.</p>
<p>O sırada yaratık, siyah bir gölge olarak görünmeye başladı. İlk başta silik bir gölgeydi ve yavaş yavaş netleşiyordu. Dedektif korkudan gözlerini kocaman açmış tam karşıya bakıyordu. Yaratık daha da netleşti. Rahibin dediği gibi onun gözünde canlananın aksine daha farklı ve tarif edilmesi zor bir yaratıktı. İnsana benziyordu ama bir yandan da yılana benziyordu. Hayır, bir keçiye... Belki de nasıl bakılırsa ona benziyordu. Dedektif yutkundu ve onunla konuşmaya çalıştı.</p>
<p>“Sen... sen kimsin? Ne istiyorsun?”</p>
<p>Cevap yoktu. Neden ona cevap verecekti ki? Dedektif oturduğu yerden ayağa kalkmaya yeltendiği sırada yaratık bir baş hareketiyle onu tekrar yerine oturttu. Dedektif aniden koltuğa çöktü ve tüm vücudunun taş kesildiğini hissetti. Ne oluyordu böyle? Dedektif hareket etmeye çalışıyordu ama nafile. Sanki bir çukurun içine konulmuş, üzerine beton dökülmüş ve beton donmuştu. Tam olarak bu şekilde hissediyordu.</p>
<p>Biraz sonra yaratık yine kararmaya ve silikleşmeye başladı. Aynı anda beyaz bir ışık hüzmesi göründü. Işık küçük bir demetten kocaman bir boşluğa dönüşüyordu. Daha sonra ışık aniden yok oldu ve her yer karanlığa gömüldü. Dedektif de hem başrahip hem de yardımcısı gibi ne olduğu bilinmeyen bu yaratık tarafından öldürülmüştü.</p>
<p>Kapı açıldı ve rahip içeri baktı. Dedektif kolları iki yana, başı masanın üzerine düşmüş ölü hâlde yatıyordu. Sonra diğerlerine döndü.</p>
<p>“Bu iş de tamam.” dedi ve herkes alkışlamaya başladı.</p>
<p>Aslında ortada ne garip ölümler vardı ne de yakalanması gereken bir yaratık. Doğru olan tek şey bu yaratığın burayı kuran ve buranın ilk başrahibi olan kişinin ruhu olduğuydu. Rahipler ve rahibeler buranın başına geçen tüm başrahipleri onun ruhuna kurban ediyordu çünkü bunu yapmadıkları zaman kendi canları tehlikeye girecekti. Buranın başına geçen tüm başrahipler öldüğünde yerlerine kimse gelmek istemezse eğer birilerini bulmak zorunda kalıyorlardı ama bu kişi kendi içlerinden biri asla olamazdı. O ruha bir başrahip vermezlerse bu kez manastırı ellerinden alacaktı. Bu yüzden onlar da dışarıdan birilerini bulup çeşitli bahanelerle buraya getiriyorlar ve onları o ruha kurban veriyorlardı. Böylece hem manastır onlara kalıyor hem de can güvenliklerini sağlamış oluyorlardı. Şimdi sırada ruh için yeni bir kurban bulmak vardı. </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BİR HAYALET HİKAYESİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/bir-hayalet-hikayesi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bir-hayalet-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ Gothic, korku, gerilim, hikaye ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a33d5df8bd6a.webp" length="50504" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 22 Jun 2026 17:01:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Korku, gerilim, gothic, hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Jonas şöminenin başında oturmuş kırmızı şarabını yudumluyordu. Hâlâ yas sürecindeydi çünkü çok sevdiği bir sanatçı dün sabah hayatını kaybetmişti. Onunla herhangi bir tanışıklığı yoktu ama onun hayranıydı. O bir keman ve piyano ustasıydı. Bu ölüm klasik müzik camiasında büyük bir kayba yol açmıştı. Asıl dramatik olansa sanatçının ölüm nedeninin bilinmemesiydi. Uşağı onu banyoda, yerde yatarken bulmuştu. Vücudunda herhangi bir yara veya kan yoktu, tertemizdi. Ağzından köpükler de çıkmıyordu. Boğulma belirtisi de yoktu, en azından gözle görünür bir boğulma yoktu. Dedektifler bu ölüme kalp krizi diyerek dosyayı kapatmışlardı. Bu sabah da cenaze töreni vardı. Cenazeye Jonas gibi ona hayran olan ve onu tanıyan hemen herkes katılmıştı. Neredeyse şehrin yarıdan fazlası oradaydı. Epey kalabalık ve ihtişamlı bir cenaze olmuştu ama kimsenin ona Jonas kadar bağlı olduğunu sanmıyordu. Onun ölüm haberini aldığından beri içiyordu. İki gündür sarhoştu. Bu durum onun da pek hoşuna gitmiyordu ama acısını bastırmanın başka bir yolu yoktu.</p>
<p>Ama kafasında bazı düşünceler ve şüpheler vardı. Onun neden öldüğünü mutlaka öğrenmeliydi. En azından kafasındaki bir soru işareti silinirse biraz olsun rahatlayabilirdi. Çünkü bu bilinmezlik onun içini kemiriyor, onu yiyip bitiriyordu. Bunun için de o evi baştan sona araştırmalıydı. Belki de dedektiflerin gözünden kaçan bir detay, bir kanıt bulabilirdi. Saat henüz akşamın altısıydı. Bunun için gece olmasını beklemeliydi. Artık evde yaşayan hiç kimse yoktu. Sanatçı o evde uşaklarıyla ve şoförüyle beraber yaşıyordu ama o öldükten sonra herkes orayı terk etmişti. Ev sahipsiz değildi. Yakın zamanda çocukları gelip o eve sahip çıkacaklardı. Bu yüzden elini çabuk tutmalı, birileri gelmeden önce o eve gidip araştırmasına başlamalıydı.</p>
<p>Gece olmasını ve karanlığı beklemesinin nedeni diğer insanlardı. Etrafta yaşayan diğer insanlar Jonas'ı o eve girerken görürlerse polise haber verebilirlerdi. O da haneye tecavüzden tutuklanabilirdi. Bunun olmasını istemezdi. O saat gelene kadar bir şeyler yemek için mutfağa gitti. Karnını doyurdu, sonra biraz daha alkol almaya yeltendi ama vazgeçti. Zaten yeterince içmişti. Bu gece iş başına geçecekse ayık olmalıydı, en azından yeteri kadar. Bu yüzden kendisine sert bir kahve yaptı. Kahvesini içtikten sonra gidip bir duş aldı. Ayılamamıştı. Bu sarhoşluk birkaç saatte geçecek gibi değildi. En azından bir yerlerde sızıp kalmasa iyi olurdu. Özellikle sanatçının evinde. Bu tam bir felaket olurdu. Kendisini olabildiğince dinç ve ayık tutmak zorundaydı.</p>
<p>Uzun bir süre evinde oyalandı. Saat gecenin ikisi olmuştu. Şimdi tam sırasıydı. Herkes derin uykuda olmalıydı. Onu kimse yakalayamazdı. Yanına bir gaz lambası, bir defter ve bir kalem alıp evden çıktı ve sanatçının evine doğru ilerledi. Evin önüne geldiğinde durdu ve önce etrafa, sonra eve baktı. Hiçbir evin penceresinde ışık yoktu. Yalnızca sokak aydınlatmaları yanıyordu. Evin içinde hiçbir ışığı yakamazdı. Bu yüzden elindeki gaz lambasını kullanmak zorundaydı.</p>
<p>Kapıya yaklaşıp eliyle itti. Sonra kapı kulpunu tutup aşağı indirdi. Kapı açıktı. Kimse kilitlememişti. Jonas şaşırdı ama fazla sorgulamadı. Kapıyı kilitlemeyi unutan her kim ise onun işini kolaylaştırmıştı. Gaz lambasını yakıp içeri girdi. Lambayı yukarı kaldırıp etrafa göz gezdirdi. Aniden tüylerinin ürperdiğini hissetti. Şu an bu kocaman ve karanlık evde tek başına olduğundan mı yoksa burada bir insanın ölmesinden mi bilinmez, içini bir huzursuzluk ve korku kapladı. Daha önce buraya hiç gelmemişti. Bu ilk gelişiydi. Evin ihtişamını bu karanlıkta bile görebiliyordu. Burası kocaman bir malikaneydi. Duvarlar koyu renk duvar kâğıdıyla, zemin kırmızı bir halıfleksle kaplıydı. Her yerde devasa tablolar ve heykeller vardı. Tavanda ise devasa bir avize asılıydı.</p>
<p>Jonas bir an bu evin kendisine ait olduğunu düşündü. Bu evde kendisi yaşasa nasıl olurdu? Ama burayı satın almaya ya da bakımına onun gücü yetmezdi. Bu sadece bir hayalden ibaretti. Merdivenlere ilerledi ve yukarı çıktı. Duyduğu kadarıyla sanatçı birinci kattaki banyoda ölmüştü. Orayı bulmaya çalışıyordu. Bu katta uzun bir koridor ve koridor boyunca bir sürü kapı vardı. Bütün kapıları teker teker açarak o banyoyu aramalıydı.</p>
<p>Birkaç oda tamamen boştu. Yalnız başına yaşayan bir adam bunca odayı neyle dolduracaktı ki? Başka bir odanın kapısını açtığında buranın yatak odası olduğunu gördü. İçeri girip etrafa bakındı. Burada da duvarlar koyu renk, zemin kırmızı renk ve duvarları kaplayan büyük tablolar, yer yer köşelere dizilmiş kocaman ve gösterişli heykeller vardı. Devasa pencereyi kapatan siyah bir perde, tam ortada kocaman bir yatak ve etrafını saran kırmızı tüller...</p>
<p>Jonas hayranlıkla etrafa bakınırken bir kenarda duran çalışma masası dikkatini çekti. Bu ev resmen her adımda kendisine hayran bırakıyordu. Her yer gizemli, ihtişamlı ve gösterişli eşyalarla doluydu. Buraya hayran kalmamak elde değildi. Jonas masaya doğru yaklaştı. Gaz lambasını masanın üzerine tuttuğunda masanın üzerinde bir sürü el yazması kâğıtlar olduğunu gördü. Kenardaki kalemin ucunda hâlâ mürekkep vardı. Mürekkep şişesinin kapağı açıktı ve kâğıtlardan biri sadece yarıya kadar doluydu. Muhtemelen sanatçı bir hikâye yazıyordu ama hikâyesi yarım kalmıştı. Tamamlayamamıştı. Bu çok acıydı. Ölüm gerçeği yüzüne tokat gibi çarpmıştı. En iyisi plansız programsız yaşamaktı. İnsanın başına ne zaman ne geleceği belli olmuyordu.</p>
<p>Jonas masanın önündeki sandalyeyi çekip oturdu. Gaz lambasını masanın üzerine koydu ve kâğıtlardan birini eline aldı. Bunun hikâyenin kaçıncı sayfası olduğunu bilmiyordu. Üzerlerinde sayfa numaraları yazmıyordu ama yine de okumaya başladı:</p>
<p>'Bunu denedim. Gerçekten de işe yaradı. Bu hayatımda yaptığım en korkunç, bir o kadar da muhteşem ve ilginç şeydi. Bunu birine anlatsam bana deli ya da lanetli büyücü derler. Belki de beni darağacına asarlar. Gerçi büyücülerin çoğunun kadın olduğunu sanıyorlar. Bu yüzden bana farklı bir gözle bakarlar ama yine de beni lanetli olarak kabul edeceklerine eminim. Olsun, sonuçta bunu başardım. Onu getirdim.'</p>
<p>Jonas meraklandı. Adam neyden bahsediyordu? Bu sayfada daha fazla detay yoktu. Bunu anlamak için eline başka bir sayfayı aldı ve gaz lambasının ışığında dikkatle okudu:</p>
<p>'Geçen gece rüyamda ilginç bir şey gördüm. Çok garipti. Sanki birisi bana bir mesaj veriyordu. Bana ölen birisini getirmek ve onu tekrar görmek için bir yöntem öğretti. Ben de bu yöntemi uygulayacağım. Bir hayalet hikâyesi yazdım. Rüyamda verilen mesaja göre geri getirmek ve görmek istediğim kişiyle ilgili bir hayalet hikâyesi yazmam gerekiyormuş. Ben de bunu yaptım. Kaybettiğim sevgilimi, hayatımın aşkını, canım karımı geri getirmek ve onu tekrar görebilmek için bir hayalet hikâyesi yazdım.'</p>
<p>Jonas kaşlarını kaldırdı. Meraklı bir hâlde hemen başka bir sayfaya geçti. Hikâye hâlâ karmaşıktı. Bölümleri art arda getirememişti. Bunu yapmak için bütün sayfaları okumalıydı.</p>
<p>'Karım ile ilgili bir hikâye yazdım. Onu bir hayalet olarak tasvir ettim. Onunla ilgili yaşamak istediğim şeyleri yazdım. Sonra ne mi oldu? Bunu yaptığım gece o geldi. Gerçekten geldi. Onu karşımdaki aynada gördüm. Silik silüeti tam arkamda duruyor, bana bakıp gülümsüyordu. Düşünebiliyor musunuz? Onu gerçekten geri getirdim. Hayalet de olsa, kısa bir süre de olsa onu gördüm. Hem de bir yıl sonra ilk kez. Bu benim için dünyalara bedel. Onu tekrar görebilmek dünyalara bedel. Bu beni çok heyecanlandırdı. Bir ara nefesim kesildi. Tüm vücudum uyuştu. Korkudan mı, heyecandan mı bilinmez, kalbimin hayatımda bu kadar deli gibi hızla attığını hiç hatırlamıyorum.'</p>
<p>Jonas donup kaldı. Bu hikâye onun tüylerini ürpertti. Heyecanlandı. Sanatçı gerçekten de kalp krizinden ölmüştü çünkü yarım kalan sayfa, kalbinin hiç bu kadar hızlı attığını hatırlamadığını yazdığı sayfaydı. Bu mesajı uygulamış, söyleneni yapmış, karısının hayaletini görmüş ve deneyimlerini yazarken son sayfasında kalp krizi geçirip ölmüştü.</p>
<p>Jonas'ın aklına bir fikir geldi. Bunu kendisi de o sanatçı için uygulayabilirdi. Hayranı olduğu adamı buraya getirebilir, burada onunla baş başa bir gece geçirebilirdi. Belki ona meşhur kemanını bile çaldırabilirdi. Bu harika bir fikirdi. Bunu uygulayacaktı, hem de şimdi.</p>
<p>Elindeki kâğıtları bir kenara bırakıp boş bir kâğıt aldı ve kalemi mürekkebe batırdı. Sonra yazmaya başladı:</p>
<p>'Hayranı olduğum sanatçı henüz yeni öldü ama ruhunun hâlâ burada, bu evde olduğunu biliyorum. Onu tekrar görmek istiyorum. Canlı canlı... Burada... Şimdi... Onunla bu odada kalmak, onun harika eserlerini dinlemek istiyorum. Bana kemanını çalmasını, beni eserleriyle büyülemesini istiyorum.'</p>
<p>Jonas yazdıkça boğuk, cızırtılı sesler duymaya başladı ama gözlerini kâğıttan ayırmadı. Yazmaya devam etti. Hikâye gerçekleşmeye başlıyordu. O buraya geliyordu. Onu hissedebiliyordu.</p>
<p>Bütün hayal gücünü ve arzularını kullanarak yazmaya devam etti. Boğuk ve yankılı ses giderek yakınlaşıyor, netleşiyordu. Bu ince bir keman sesiydi. İnsanı büyüleyen, huzur veren, ilham veren bir ses. Jonas tüylerinin ürperdiğini hissediyordu.</p>
<p>Ama aklında bir soru işareti vardı. Hikâyenin bir sayfası yarım kalırken cesedi banyoda bulunmuştu. Buna bir anlam veremedi ama yine de yazmaya devam etti.</p>
<p>Ses iyice netleşmişti. Jonas yazdığı ikinci sayfanın yarısına gelmişti ki durdu. Başını kaldırıp karşısındaki aynaya baktı. Ayna çatlamaya başladı. Aynı anda bazı görüntüler beliriyordu. Silik, bulanık, beyaz bir görüntü...</p>
<p>Jonas gözlerini kocaman açtı. Bu sanatçıydı. Gözleri kapalı bir hâlde elindeki kemanını çalıyordu. Biraz sonra oradan uzaklaşmaya başladı. Jonas onu aynadan takip ettiğinde odadan çıktığını gördü. Hemen oturduğu yerden kalkıp onun peşinden gitti.</p>
<p>Hayaleti, ayna olmadan da apaçık görebiliyordu. Hayalet banyoya girdi. Elinde hâlâ kemanı vardı ve çalıyordu. Jonas da peşinden banyoya girdi.</p>
<p>O anda olduğu yerde çakılıp kaldı.</p>
<p>Nefes alıp verişi ve kalp atışları hızlandı. Biraz önce ona keman çalan sanatçının hayaleti şimdi simsiyah, korkunç bir yaratığa dönüşmüştü. Yaratığın kocaman elleri, devasa başı ve köpek balığını andıran korkunç bir ağzı vardı. Gövdesi ise yoktu. Jonas gözlerini kocaman açtı. Tüm vücudunun titrediğini hissedebiliyordu. Gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Bir süre sonra dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere düştü.</p>
<p>Artık hiçbir yerini hissedemiyordu. Bu yüzden yere sırtüstü uzandı ve bir daha doğrulamadı. Gözleri artık tamamen kararmıştı. Nefes alamıyor, hareket edemiyordu.</p>
<p>Canavar oradan yok olduğunda Jonas da hayranı olduğu sanatçı gibi kalp krizinden ölmüştü ama sevdiği birinin hayaletini gördüğü için heyecandan değil, bir canavar görmenin verdiği korkudan. Canavar onu bu şekilde kandırmıştı, tıpkı sanatçıyı kandırdığı gibi.</p>
<p>Sanatçının hikâyesinin yarım kalan sayfasına yazamadığı ve yarım bıraktığı şey buydu.</p>
<p>Bu aslında korkunç bir hayalet hikâyesiydi.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>GÖLDEKİ KADIN</title>
<link>https://fikirizleri.com/goldeki-kadin</link>
<guid>https://fikirizleri.com/goldeki-kadin</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202606/image_870x580_6a2319dedcc6c.webp" length="18210" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 14:04:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Korku, gerilim, gothic, hikaye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Charli aracıyla toprak yolda ilerliyordu. Hava zifiri karanlıktı. Gittiği yolu yalnızca aracının farları ve gökyüzündeki dolunay aydınlatıyordu. Aracın motor sesine rağmen yolun iki tarafında bulunan ormandaki kurtların uğultusunu ve böceklerin cızırtısını sanki yanı başlarındaymış gibi duyabiliyordu. Burası gerçekten ürkütücü bir yerdi ama Charli, hep hayalini kurduğu kulübenin bulunduğu bölgeyi gündüz vaktinde çekilmiş olan fotoğraflara bakarak satın almıştı. Fotoğraflarda bölge muhteşemdi. Kulübenin kocaman bir bahçesi, bahçenin etrafını çevreleyen çitler, küçük bir süs havuzu, rengârenk çiçekler ve yemyeşil ağaçlar vardı. Kulübeyi daha çok manzara ve bahçesi için satın almak istemiş, öyle de yapmıştı. Oraya varmayı ve gündüz gözüyle görmek için sabırsızlanıyordu. Yolda ilerlerken gözüne bir parıltı ilişti. Etrafa bakındı ama o parıltıyı tekrar göremedi. Kaşlarını çattı, umursamadan yoluna devam etti. Sonunda satın aldığı kulübeye varmıştı. Kulübe, karanlıkta aracın farlarının ışığında ürkütücü görünüyordu. Araçtan inip bahçenin derme çatma tahta kapısını açıp tekrar aracına bindi ve aracı bahçede bir yere park etti. Kontağı kapatıp aracından indi ve ellerini beline dayayıp etrafa bakındı. Derin bir nefes aldı. Buranın havası bile bir başkaydı. Etraftaki koku içinin kıpır kıpır olmasına neden oluyordu. Her ne kadar ürkütücü görünse de gecesi bir başka güzeldi. Cebinden anahtarını çıkarıp heyecanla yeni kulübesine girdi. Kapıyı kapatıp ışığı açtı. Kulübenin içi de fotoğrafta göründüğü gibiydi. Küçük bir kulübe olmasına rağmen klasik mobilyalarla özenle döşenmişti. Charli keyifle koltuklardan birine oturdu ve ellerini ensesine dayadı. Başını da arkasına yasladı ve oracıkta uyuyakaldı. Gözlerini açtığında içeri gün ışığı doluyordu. Hemen yerinden fırladı. Bagajını boşaltmamış, eşyalarını yerleştirmemiş, duşunu almamıştı. Bütün gece uyumuştu ama yorgun ve uykusuz değildi. Nasıl uykuya daldığını bile hatırlamıyordu. Hemen dışarı çıkıp aracının bagajındaki eşyalarını alıp kulübeye götürdü ve eşyalarını yerleştirmeye başladı. O sırada dışarıda bazı sesler duydu. Bunlar ayak sesleriydi. Bahçesinde birisi yürüyordu. Şaşırdı çünkü burada, bu dağ başında kendisinden başka kimse yoktu. Belki de bir hayvandı. Yabani ve tehlikeli bir hayvan olabilirdi. Charli hemen çantasının içindeki tabancasını aldı ve iki eliyle sıkıca kavradı. Sonra derin derin nefes alıp vererek oturma odasına doğru ilerledi. Korkuyordu çünkü satıcı ona bu bölgede hiç kimsenin yaşamadığını, yabani hayvanlarınsa sadece buraya çok uzakta olan ormanda yaşadıklarını ve oradan hiç çıkmadıklarını söylemişti. Kim bilebilirdi ki? Hayvan hayvandır ve burası onların yaşam alanıydı. İstedikleri yere gidebilirlerdi. Charli önce pencereye yaklaştı. Düşmanını hazırlıksız yakalamak için tam olarak hangi yönde olduğunu ve ne yaptığını görmeliydi. Perdeyi biraz araladı ve dışarı bakındı. Bahçesindeki şeyi görünce şaşkınlıkla donup kaldı. Bu bir kadındı. Genç ve gerçek olamayacak kadar güzel bir kadındı. Charli şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Hayatında bu kadar güzel bir kadın görmemişti. Üstelik satıcı burada hiç kimsenin yaşamadığını söylemişti. Belki de yanılmıştı. Kim bilir, adam buraya en son ne zaman gelmişti? Dün gece karanlıktan dolayı pek bir şey görememişti. Belki de etrafta başka evler de vardı. Charli tabancasını koltuğun üzerine bırakıp kapıya yöneldi. Derin bir nefes alıp cesaretini topladı ve kapıyı açtı. Genç kadın bahçedeki çiçeklerle uğraşıyor, çiçeklerin içinden bir şeyler koparıp koluna taktığı sepetin içine koyuyordu. Üzerinde uzun kollu, yere kadar uzanan beyaz bir elbise vardı. Saçları ise uzun ve siyahtı. Charli büyülenmişti. Kadına aval aval bakıyordu. Kadın onu hâlâ fark etmemişti. Sonunda onunla konuşmaya karar verdi. Yutkundu ve ona doğru birkaç adım attı.</p>
<p>“Merhaba.” dedi Charli çekinerek. Resmen bu güzel kadından çekiniyordu. Sebebini bilmiyordu ama midesinde bir yanma hissediyor, elleri titriyordu. Kadın ona baktı ama cevap vermedi. İşine geri döndüğünde Charli kadınla konuşmaya devam etmek için tereddütte kaldı. Kadına biraz daha yaklaştı. Onu baştan aşağı süzdü. Her detayını, her ayrıntısını hafızasına kazımak ister gibi inceliyordu ama bu yaptığının kendisi bile farkında değildi.</p>
<p>“Nerede yaşıyorsun? Buralarda hiçbir ev göremedim. Buranın sahibi de etrafta yaşayan kimse olmadığını söylemişti.”</p>
<p>Kadın tekrar doğruldu ve ona döndü. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Yine aynı ifadesiz, sabit ses tonuyla cevapladı:</p>
<p>“Gölde yaşıyorum.”</p>
<p>Sonra arkasını döndü ve ağır adımlarla oradan uzaklaştı. Elbisesi rüzgârda savruluyor, arkasında tarifi imkânsız etkileyici bir koku bırakıyordu.</p>
<p>Charli, kadın gözden kaybolana kadar orada bekledi. Sonra arkasını dönüp evine girdi.</p>
<p>Gece olmuş, hava kararmıştı. Dışarıyı yalnızca gökyüzündeki dolunay aydınlatıyordu. Charli yatağına yatmış, bir o yana bir bu yana dönüyor ama bir türlü uyuyamıyordu. Hâlâ bahçesine giren o melek gibi olan yabancıyı düşünüyordu. Onu bir türlü aklından çıkarmıyordu.</p>
<p>Uzun bir süre düşündükten sonra kararını verdi ve yatağından çıkıp ayakkabılarını giyindi. Üzerindeki pijamalarını değiştirmeden arabasına bindi ve bahçesinden çıktı. Kadının bahsettiği gölün nerede olduğunu bilmiyordu. Kendisine bir yön belirledi ve o yöne doğru sürmeye başladı. Yolda yavaş ilerliyor, sağına soluna dikkatle bakarak arabasının farlarından ve dolunayın ışığından yararlanarak gölü arıyordu. Buralardaysa ay ışığından parlayan gölü bulabilirdi.</p>
<p>Uzun bir yol gittikten sonra sol tarafta ağaçların arasında bir parıltı gördü. Aniden frene bastı. Etrafına bir göz attı. Ortalığın güvenli olduğunu anlayınca aracından indi ve aracını çalışır vaziyette bırakarak ilerideki parıltıya doğru ilerledi.</p>
<p>Ağaçların arasına daldı. Yavaş ve dikkatli adımlarla ilerledi. Ağaçlık alanın bittiği yere geldiğinde durdu. Karşısında uzun bir göl vardı. Etrafı kayalarla ve ağaçlarla kaplı, uçsuz bucaksız parlak bir göldü. Kendi kendine gülümsedi. Manzara hayranlık vericiydi.</p>
<p>Charli etrafına dikkatle bakarak bir ev aradı ve gördü. Orada, gölün kenarında, penceresinden cılız ışık yayılan bir kulübe vardı ama epey uzaktaydı. Oraya kadar yürüyemezdi, ancak aracıyla gidebilirdi.</p>
<p>Tam arkasını döndüğü sırada durdu, tekrar kulübeye döndü. Gecenin bu geç saatinde bir kadının evine izinsiz bir şekilde nasıl gidecekti? Kendisini sapık gibi hissederdi. Ayrıca kadının yalnız ya da bekâr olup olmadığını bile bilmiyordu. Oraya ne diye gidecekti ki? En iyisi gün içinde bir bahaneyle gidip gerçeği öğrenmekti.</p>
<p>Şimdi hayal kırıklığına uğramış ve sabırsız bir şekilde evine geri dönmekten başka bir çaresi yoktu. Yatağına uzandığı gibi uyuyakaldı.</p>
<p>Gözlerini açtığında odasının içi aydınlıktı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu ama gerek de yoktu. Burada saatin bir önemi yoktu. Önemli olan güneşin doğuşu ve batışıydı.</p>
<p>Charli hemen yatağından kalkıp yüzünü yıkadı ve üzerini değiştirdi. Sabırsızlıktan ve heyecandan elleri titriyor, sakin hareket edemiyordu. Hazırlanıp evden çıktı ve aracına binip tekrar dün geceki yöne doğru ilerledi.</p>
<p>Kafasında oraya gitmek için bir sürü bahane uydurmuştu. Eğer kapıyı başkası açarsa kadının yalnız yaşamadığını, bir erkek açarsa da bekâr olmadığını anlayacaktı. Ya da en azından yalnız bir kadın olmadığını. Bu yüzden kendisini her şeye hazırlamalı, fazla beklentiye girmemeliydi.</p>
<p>Heyecandan içi içine sığmıyordu. Avuçları o kadar terlemişti ki direksiyonu tutmakta zorlanıyordu.</p>
<p>Oraya gecenin karanlığında gittiğinden dolayı yolları pek tanıyamamıştı. Yolu ve kulübenin yönünü nasıl bulacaktı bilmiyordu. Bu kez işi epey zor olacaktı.</p>
<p>Sonunda ona tanıdık gelen bir yer fark etti. Buradaki ağaçlık bölgeyi tanımıştı çünkü dün gece geldiğinde toprak yolun hemen kenarında duran siyah kayalar hâlâ buradaydı ve zeminde birkaç metre ileride biten lastik izleri vardı. Burada kendisinden başka kimse olmadığından dolayı lastik izleri kesinlikle onun aracına aitti. Gerçi satıcı burada kimse olmadığını söyledikten sonra o kadını görmüştü. Belki de buralarda yaşayan başkaları da vardı ama Charli bunu henüz bilmiyordu.</p>
<p>Hemen aracının kontağını kapatıp aşağı indi ve ağaçlık alana daldı. Bir süre ilerledi. Ağaçlık alan bitince durdu ve şaşkınlıkla karşısına baktı. Dün gece bir gölet olan arazi şu an bomboş ve yalnızca çamurdan bir bataklığa dönmüştü.</p>
<p>Ama bu nasıl olabilirdi? Acaba dün gece hayal mi görmüştü? Koca göl bir gecede bataklığa dönüşemeyeceğine göre kesin hayal görmüştü.</p>
<p>Etrafına dikkatle bakınınca kadının yaşadığını söylediği ve dün gece gördüğü kulübeyi de ortalıkta göremedi. Kulübe de bir gecede ortadan kaybolmuş olamazdı.</p>
<p>Charli şaşkınlıkla donup kalmış, olduğu yere çakılmıştı. Bir yandan da korkmaya başlamıştı. Belki de o kadın da yoktu ve onu da bir hayal olarak görmüştü. Hayır, bu kadarı fazlaydı. Bunun bir açıklaması olmalıydı. Kesinlikle yanlış yere gelmişti.</p>
<p>Koşarak tekrar aracına bindi ve yolda ilerlemeye devam etti ama yolun geri kalanı yalnızca çimlerden oluşan boş bir araziydi. İleride de herhangi bir ormanlık alan görünmüyordu. Gölü ve kulübeyi orada gördüğüne emindi. Çaresizce tekrar evine döndü.</p>
<p>Gün boyu kafası karışık bir hâlde işlerini halletmiş, gece boyunca meraktan dolayı uyuyamamış, yattığı yerde tavanı seyretmişti. Bu olanlara bir türlü anlam veremiyordu. Tam olarak ne yaşadığını bilmiyordu. En iyisi beklemekti.</p>
<p>Tam uykuya dalacağı sırada bir tıkırtı duydu. Gözlerini kocaman açtı, nefesini tutarak sesi tekrar duymayı bekledi. Bir kez daha duyduğunda hızla yattığı yerden doğruldu. Karanlıktan dolayı hiçbir şey göremiyordu. Işığı da açmak istemiyordu çünkü ses dışarıdan geliyordu ve o kişi her kim ise ışığı görüp kaçmasını istemiyordu.</p>
<p>Sessizce yatağından kalktı. El yordamıyla kapıya doğru ilerledi. Yatak odasından çıkınca bir şeye çarptı. Canı çok yanmıştı. Bu şekilde yapamayacağını anladı ve ışığı açmak zorunda kaldı.</p>
<p>Sonra dışarıdaki kişinin kaçmaması için hızlı adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtı ve etrafa bakındı. Karşısındaki kişiyi görünce şaşkınlıktan dilini yutacaktı. Bu o kadındı. Dün gece evini bulduğu ama gündüz vakti aynı yere gittiğinde orada bulamadığı kadın.</p>
<p>Göldeki kadın. Koluna taktığı sepetini bahçeden kopardığı çiçeklerle dolduruyordu. Üzerinde aynı giysiler vardı ama bu kez görüntüsü biraz farklıydı. Sanki saatlerce ağır bir işte çalışmış gibi bitkin görünüyordu. Üstü başı ise kir içindeydi. Elbisesi yırtık ve kirliydi.</p>
<p>Charli onu ürkütmemek için sakin bir şekilde yanına yaklaştı.</p>
<p>“Merhaba.” dedi.</p>
<p>Kadın ona bakmadı, karşılık da vermedi. Charli ona birkaç adım daha yaklaştı ve konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Şey, ben bugün size uğramak istemiştim, ziyaret için ama evinizi bulamadım.”</p>
<p>“Bulamadınız mı?”</p>
<p>Kadın konuşurken onun yüzüne bakmıyor, çiçek toplamaya devam ediyordu.</p>
<p>“Evet, bahsettiğiniz göl sadece bir bataklıktı.”</p>
<p>Charli gece vakti gittiğinde evi gördüğünü söylememişti. Aksi hâlde kadın onun bir sapık olduğunu düşünebilirdi.</p>
<p>“Bataklık mı? Hayır, orası bir göl.”</p>
<p>“Peki bu civarda başka bir göl var mı? Belki de ben karıştırmışımdır.”</p>
<p>“Hayır, yok. Burada tek bir göl var. Bataklık falan yok.”</p>
<p>Charli kaşlarını çattı. Bu neydi şimdi?</p>
<p>“Şey, benim gördüğüm...”</p>
<p>Kadın sonunda ona döndü. Çiçek toplamayı bitirmişti anlaşılan. Ona kısa bir bakış attıktan sonra bahçe kapısına doğru ilerledi. Aynı anda sordu:</p>
<p>“Evime mi gelmek istiyorsunuz?”</p>
<p>Charli heyecandan ne diyeceğini bilemedi. Midesi yanmaya, elleri titremeye başladı ama heyecanlanmak için henüz çok erkendi. Bu yüzden kendisini sakinleştirmeye çalışarak karşılık verdi.</p>
<p>“Şey, evet. Tabii sakıncası yoksa.”</p>
<p>“O zaman beni takip et.”</p>
<p>Kadın bahçe kapısından çıktı ve yürümeye başladı. Charli de hiç düşünmeden kadının peşine takıldı. Evinin kapısı açıktı, üzerinde pijama vardı ve ayakları çıplaktı ama bunların hiçbirine aldırmadı. Sadece o kadının peşinden gitmek istiyordu.</p>
<p>Kadınla beraber toprak yolda ilerlerlerken ikisi de hiç konuşmuyordu. Charli’de onu rahatsız etmemek için hiç konuşmadı.</p>
<p>Ormanlık alana girdiklerinde Charli heyecanlanmaya başladı. Acaba göl ve kulübe hâlâ orada mıydı?</p>
<p>Ormanlık alanı bitirdiklerinde Charli gözlerini kocaman açtı. Göl orada duruyordu. Tepedeki ay ışığında pırıl pırıl parlıyordu. Başını çevirdiğinde kulübeyi de gördü. O da yerinde duruyordu.</p>
<p>Charli kekeleyerek sordu:</p>
<p>“Ama... Ama nasıl olur? Bugün buraya geldiğimde ne göl vardı ne kulübe. Burası bataklıktı.”</p>
<p>“Burası bir göl.”</p>
<p>“Evet, görüyorum ama bugün gündüz geldiğimde buranın bir bataklık olduğuna yemin edebilirim.”</p>
<p>Kadın ona döndü. Yüzü karanlıkta görünmüyordu ama gözleri parlıyordu.</p>
<p>“Burası benim gölüm. Ben bu gölün kadınıyım.”</p>
<p>Kadın arkasını dönüp göle doğru birkaç adım attı. Charli hemen atıldı.</p>
<p>“Bekle, hava çok karanlık. Bu yaptığın tehlikeli.”</p>
<p>“Ne istiyorsun?”</p>
<p>Charli tereddütle cevapladı.</p>
<p>“Belki... Belki evine gideriz diye düşünmüştüm. Sakın yanlış anlama, ben sadece...”</p>
<p>Kadın ona bakmadan olduğu yerde karşılık verdi.</p>
<p>“Benim evim burası, bu göl.”</p>
<p>“İyi ama şimdi göle girip ne yapacaksın ki?”</p>
<p>“Bana âşık olduğunu biliyordum. Enerjini alıyorum. Eğer beni istiyorsan peşimden gel.”</p>
<p>“Nasıl?”</p>
<p>“Gelirsen görürsün. Ben seni korurum.”</p>
<p>Kadın göle doğru ilerlemeye devam etti. Suyun içine girdiğinde kolundaki sepeti suya bıraktı. Sepet ağır ağır uzaklaşırken kadın da gölün içinde yürümeye devam etti. Önce ayakları, sonra bacakları kayboldu.</p>
<p>Charli’de onun peşinden gittiğinde kadının artık yalnızca belinden yukarısı görünüyordu. Charli dikkatli adımlarla onun peşinden gidiyordu ama dengesini sağlamakta zorlanıyordu. Suyun buz gibi olduğunu düşünmüştü ama aksine su ılıktı. Harika hissetmesini sağlamıştı. Suyun yapısından mı, kadına olan aşkından mı bilinmez, şu an kendinden geçtiğini hissediyordu.</p>
<p>Hayatı boyunca şu anda olduğu gibi mutlu olduğunu hiç hatırlamıyordu. İçi kıpır kıpırdı. Tarif edilemez bir huzur içindeydi.</p>
<p>Kadının artık sadece başı görünüyordu. Saçları suyun üzerinde yüzüyordu. Başı da gözden kaybolduğunda Charli henüz beline kadar suyun içindeydi. Kadının nereye gittiğini anlamaya, onu bulmaya çalışıyordu.</p>
<p>O sırada bir çift el onun bacaklarını kavradı ve suyun içine çekti. Charli dengesini kaybedip suyun içine gömüldü.</p>
<p>Gözlerini açtığında suyun içinde korkunç, vahşi bir yaratık olduğunu gördü. Yaratık o kadar belirgindi ki karanlığa rağmen onu net bir şekilde görebiliyordu.</p>
<p>Âşık olduğu kadının peşinden gitmesinin sonu ölüm olacaktı çünkü ona kulübeyi satan kişinin söylemediği bir şey vardı. Bu bölge, gölde ölen bir kadının ruhunun sahip olduğu bir bölgeydi ve kendi bölgesine giren kadınları erkek, erkekleri ise kadın kılığına girerek kandırıyor, peşinden sürüklüyor ve yine kendi öldüğü gölde ölüme mahkûm ediyordu.</p>
<p>Charli’de onun son kurbanıydı.</p>
<p>Kim bilir, kendisinden sonra daha kaç kurbanı olacaktı?</p>
<p> </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>JAMAL ŞATOSU</title>
<link>https://fikirizleri.com/jamal-satosu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/jamal-satosu</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202603/image_870x580_69c55ee978b7b.webp" length="33972" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 19:29:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Elena alışverişinden evine dönerken, içinde değişik bir duygu hissetti. Midesinde bir yanma, karnında karıncalanma... Bu hissin ne olduğunu biliyordu. Bunu aşık olduğu zaman hissediyordu ama şu an sadece alışveriş torbalarıyla evine dönüyordu. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Ara sokağa girip kalabalık caddeden uzaklaştığında, sessiz olması gereken sokakta başka ayak sesleri işitti. Etrafta kimseyi göremiyordu ama arkasına hiç bakmamıştı. Biraz sonra önüne bir gölge düştü. Elene yere, gölgeye bakarak adımlarını hızlandırdı. Takip ediliyordu. Evine mi gitmeliydi yoksa yönünü değiştirip tekrar kalabalığa mı karışmalıydı? Adımlarını hızlandırdığı sırada arkasındaki kişi ona seslnedi.  </p>
<p>“Hey… Merhaba.” </p>
<p>Elena durdu, bir süre tereddüt etti. Sonra çekinerek arkasına döndü ve adama baktı. Uzun boylu, zayıf, güzel giyimli, yakışıklı bir beyefendiydi. Elena çekinerek karşılık verdi. </p>
<p>“Merhaba. Bir şey mi soracaktınız?” </p>
<p>“Evet, adınızı soracaktım.” </p>
<p>“Neden?” </p>
<p>“Şey… Aslında sizi pazarda görüm. Çok zarif ve güzel bir hanımefendisiniz, çok hoşuma gittiniz. Sizinle tanışmak isterim.” </p>
<p>Elena, adamı başta aşağı süzdü. Hiç de ona uygun bir adam değildi. O büyük ihtimal lüks bir yerde yaşayan, zengin bir adamdı. Kendisi ise bir gecekondu mahallesinde yaşayan sıradan bir genç kızdı. </p>
<p>“Şey… Benim çok işim var, gitmem gerek.” </p>
<p>Elena arkasını dönüp adamdan uzaklaşmak için bir kaç adım attı ama adam onun kolundan yakaladı. </p>
<p>“Sizi sapık gibi takip edip korkuttuysam özür dilerim. Ama sizi gerçekten çok beğendim. Şimdi müsait değilseniz eğer yarın için randevu ayarlayalım, olmaz mı?” </p>
<p>Elena bir süre durup düşündü. Bu zengin adamla ne konuşacağını, karşısında nasıl davranacağını, hiçbir eşyi bilmiyordu. Onunla nasıl randevuya çıkacaktı ki? Hem adam onada ne bulmuştu? Şehir merkezinde zengin, güzel ve tam ona göre olan kadınlar varken Elena’da ne bulmuştu? Belki de Tanrı’nın ona gönderdiği bir hediyeydi. Belki de bu onun için büyük bir fırsattı ve bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Elena adamın teklifini kabul etti ve yarın için sözleştiler. Elena heyecanla, koşarak evine gitti. Eve girer girmez elindeki torbaları yere bırakıp, ellerini göğsünde kavuşturdu. Heyecandan kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Adam da ona karşı aynı duyguları hissetmiş, Elena’da onun bu hislerini ve enerjisini aldığından dolayı onunla aynı duyguları hissediyordu. Ama heyecanını annesinin sesi bozuldu. </p>
<p>“Elena, geldin mi? Aldıklarını yerleştir ve hemen çamaşırları yıka.” </p>
<p>“Tamam anne.” </p>
<p>Elena ailesiyle beraber harabe halde bir gecekonduda yaşıyordu. Bulaşıkları ve çamaşırlar aynı leğenlerde, buz gibi havalarda bile karın altında, bahçede yıkıyorlardı. Çamaşırlarını ise bahçeye asıyorlar ve ıslak çamaşırlar toz toprağa bulanınca tekrar yıkamak zorunda kalıyorlardı. Ayrıca bu evde yaptığı tek şey hizmetiçilikti. Kendisinden küçük iki kız kardeşi de henüz küçük yaşlarda evlenip evden ayrılmış, onlar da başkalarının hizmetçisi olmuşlardı. O da bu evde tek kız olarak kalınca evin tüm işleri ona kalmıştı. Annesi bazen yardım ediyordu ama Elena daha genç olduğundan, çoğu işi kendisi yapmak zorundaydı. Bütün yaşıtları dışarıda geziyor, erkek arkadaşlarıyla buluşuyor, eğleniyorlardı ama Elena, bu harabeye takılıp kalmıştı. Onun tek hayatı buydu. Değil gezmeye gitmek, bir arkadaşı bile yoktu. Hayatı boyunca şehir merkezine sadece bir kaç kere gitmişti. O zaman yanında babası vardı. Hastalandığından dolayı annesinin, babasını zar zor ikna etmesi sayesinde gidebilmişti. Oraya ilk gittiğinde kadınların giydikleri kıyafetleri, ayakkabıları ve şapkaları görünce şaşkına dönmüş, onlara hayran olmuştu. Makyaj denen şeyi ilk kez o kadınlarda görünce öğrenmişti. Kadınların zarafeti de onun çok ilgisini çekmişti. Onlar gibi konuşmaya, onlar gibi davranmaya çalışmıştı. Babası ondaki bu değişikliği görünce onu bir daha şehre götürmemişti. O günden sonra Elena buraya, bu eve hapis olmuştu. En azından alışveriş yapmasına izin verildiği için şükretmeliydi. Diğerlerinden hiçbir farkı olmayan bir günü daha bitirdikten sonra nihayet yatağına girdi ve uykuya daldı. Ertesi sabah annesi onu yine manava göndermek istedi. Elena, onunla görüşmek isteyen beyefendiyi göreceği için çok heyecanlanmıştı. Onu görüp göremeyeceğine emin değildi ama başka bir iletişimleri olmadığından, adam muhtemelen onu aynı saatte, aynı yerde bekleyecekti. Bu yüzden Elena güzelce hazırlandı. Ama annesi küçük erkek kardeşini de onun peşine takmak istedi. Elena bunu duyunca öfkelendi. Kardeşini yanına alırsa belki de beyefendi onun yanına yaklaşmayacak ya da kardeşi bunu hemen babasına yetiştirecek. Elena onu yanına almak istemedi ama başka çaresi yoktu. Bir ihtimal işe yarayacağını düşünerek onu korkutmak istedi. Kasabaya bazı haydutların geldiğini ve özellikle küçük çocukları alıp götürdüklerini söyledi. Henüz beş yaşında olan kardeşi de elbette buna inandı ve onunla beraber gitmekten vazgeçti. Elena sevinmişti. Heyecanlı bir şekilde kasabaya gitti. Manava doğru giderken gözleriyle etrafı tarıyor, o beyefendiyi görmeye çalışıyordu ama hiçbir yerde göremedi. Manav alışverişini yapıp evine doğru ilerlerken hayal kırıklığı yaşamıştı. Tam umudunu kestiği sırada beyefendi bir ara sokakta karşısında belirdi. Onu takip etmiş ve kimsenin olmadığı, ıssız bir yerde yakalamıştı. Elena heyecandan bayılacak gibi hissediyordu.  </p>
<p>“Tahmin ettiğim gibi… Yine aynı saatte, aynı yerde.” dedi adam. </p>
<p>“Tesadüf...” </p>
<p>“Hayır, tesadüf değil. Seni neredeyse iki aydır izliyorum ve her zaman aynı saatte alışverişe geliyorsun.” </p>
<p>“İki ay mı?” diye sordu Elena, şaşkınlıkla. “Siz beni iki aydır mı izliyorsunuz?” </p>
<p>“Ne sandın? Kararın nedir?” </p>
<p>Elena’nın heyecandan dili tutuldu. Ne diyeceğini bilmiyordu.  </p>
<p>“Evet.” dedi Elena aniden. “Evet. Teklifinizi kabul ediyorum.” </p>
<p>Bu fırsatı geri çeviremezdi. Yaşadığı sefaletten kurtulmasının tek yolu buydu, bir zenginle evlenmek. Neden hayır diyecekti ki? Geride bırakacağı hiçbir şeyi yoktu. Sahip olduğu hiçbir şeyi yoktu. Yalnızca ailesi vardı. Onlar da Elena’yı kullanmaktan, hizmetçi gibi çalıştırmaktan başka bir şey yamıyorardı. Ona değer veren kimse yoktu. Belki de bu adam ona gerçekten değer veriyordu.Neden olmasın?</p>
<p>“Ne zaman evlenelim?” diye sordu adam “Sen ne zaman istersen o zaman evleniriz.” </p>
<p>“Hemen şimdi. Sizinle hemen şimdi gelmeyi kabul ediyorum. Beni alıp götürün efendim.” </p>
<p>Adam şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı, bir yandan da heyecanlanmıştı. Onu elinden tuttu ve beraber oradan uzaklaştılar. Elena adamın yaşadığı yere gelince şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Burası bir şatoydu. Kocaman, ihtişamlı, bir okadar da kasvetli bir şatoydu. Kapının üzerinde büyük ve havalı bir şekilde JAMAL şatosu yazıyordu. Elena şaşkınlıkla, hala elini tutan adama baktı. Adam da gülümseyerek ona bakıyordu. </p>
<p>“Yeni evine hoşgeldin.” dedi adam. </p>
<p>Elena ile beraber şatoya doğru ilerlediler. Kapıyı iki tane hizmetçi kadın açtı. Üzerlerindeki hizmetçi kıyafetleri bile neredeyse bir parti kıyafeti gibi ihtişamlıydı. Beraber içeri girdiler. Elena her geçen dakika başak bir şaşkınlık yaşıyordu. İçeride devasa aynalar, mumlar, gaz lambaları, pahalı oldukları anlaşılan biblolar ve özenle yontulmuş heykeller vardı. Zemin ise koyu kırmızı halıfleksle kaplıydı. Halıfleks, ilerideki devasa merdiveni de kaplıyordu. Beraber o ihtişamlı merdivenden üst kata çıktılar. Büyük bir salona girdiler. Salon da pahalı mobilyalarla, biblolarla ve heykellerle doluydu. Salonda birkaç tane kadın ve erkek oturuyordu. Hepsi güzel giyinmiş, süslenmiş, havalı insanlardı.Adam onun elini bırakıp onların yanına yaklaştı. Elena ise ellerini önünde birleştirmiş, öylece duruyordu. </p>
<p>“Evet bayanlar baylar, bu benim müstakbel eşim Elena” Sonra Elena’ya döndü. “Bunlar da benim erkek kardeşlerim, onlar da eşleri. Annem ile babam muhtemelen yine bir opera gösterisine gitmişlerdir.” </p>
<p>Salondaki herkes gülümseyerek ayağa kalktı ve Elena ile tokalaşmak için sıraya girdiler. Elena hem şaşırmış hem utanmıştı. Bu soyluların, giyiminden dolayı onu aşağılayacaklarını, onunla alay edeceklerini düşünmüştü ama tam tersi olmuştu. Herkes Elena’yı hecenal ve sevecen bir tavırla karşılamıştı. Tanışma faslından sonra hep beraber yemek masasına oturdular. Elena’nın kocası olacak adam, kardeşlerinden birine döndü </p>
<p>“Bizim için düğün hazırlıklarına başla. En kısa zamanda evleneceğiz.” </p>
<p>“Tamam abi. Yarın sabah hazırlıklara başlarım.” </p>
<p>Elena bu evin resmi bir ferdi olacağı için heyecanlanmıştı. Artık oda bir soylu olacaktı. O da böyle güzel kıyafetler giyecek, güzel yemekler yiyecek, pahalı alışverişler yapacaktı. Bir daha o kasabaya asla dönmeyecekti. Oradaki hiç kimseyle, hatta onu yıllarca çalıştıran ailesiyle bile görüşmeyecekti. Atık onlarla işi kalmamıştı. Elenaya büyük ve güzel bir oda vermişlerdi. Nikahı kıyılana kadar bu odada kalacak, sonra kocasının odasına yerleşecekti. Elena, nişanlısının şöförüyle beraber alışveriş yapmak için lüks mağazalara gitti ve kendisine en güzel kıyafetleri aldı. Makyaj malzemeleri ve bakım ürünleri almayı da ihmal etmedi. Canı ne istediyse almıştı. Şatoya geri dönerken araç, kasabalıların önünden geçti. Herkes dönüp onun bulunduğu araca baktı, herkesin yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. Elena gururla başını dikleştirdi. Artık onlar gibi sefil bir hayat yaşamadığı, bir soyluyla evlenerek soylu olacağı için herkes şaşırmıştı. Onu görenlerin hepsi hem onu hem de ailesini tanıyan insanlardı ama Elena hepsini görmezden geldi. Araç şatonun bahçesine girdi. Elena salına salına şatoya girerken, şoför de onun aldıklarını odasına taşıdı. Elena hemen aldıklarını denedi, güzelce süslenip hazırlandı. Sonra akşam yemeği için salona indi. Herkes onun yeni halini görünce heyecanlandı. Onu ne kadar beğendiklerini söyleyerek iltifatlar ediyorlardı. Bu yoğun iligi Elena’nın çok hoşuna gidiyordu. Yemeklerini yedikten sonra herkes odalarına çekildi. Yarın şatonun bahçesinde küçük bir törenle nikahları kıyılacaktı. Elena bu yüzden bütün gece heyecandan uyuyamadı. Sabah olduğunda birkaç hizmetçi onu nikah için hazırlamaya başladı. Elena çok heyecanlı ve mutluydu ama hizmetçilerin yüzünde anlamsız bir soğukluk vardı. Sanki Elena’yı burada istmeiyorlardı ama bu Elena’nın umurunda değildi. O artık bu evin gelinlerinden biri olacaktı, dolayısıyla onların efendilerinden biri olacaktı. Hizmetçiler ona itaat etmek, emirlerini yerine getirmek zorunda kalacaklardı. Hazırlandıktan sonra bahçeye, nikahın kıyılacağı alan gitti. Kocası ve davetliler çok mutlu, çok heyecanlıydı. Tüm gözler Elena’nın üzerindeydi. Elena kendisini bir yıldız gibi hissediyordu, hayatında görmediği ilgiyi, sevgiyi ve değeri bir kaç günde burada, bu şatoda görmüştü. Nikah kıyıldıktan sonra, Elena ile kocası alkışlar arasında salona gittiler ve şöminenin başına oturdular. Hizmetçiler onlara birer tane kırmızı şarap getirip, onları yalnız bıraktı. </p>
<p>“Artık benim karımsın” dedi adam, kadehini kaldırarak </p>
<p>“Sen de benim kocamsın” dedi Elena ve kadehlerini tokuşturdular. </p>
<p>İçkilerini içtikten ve akşam yemeklerini yedikten sonra yatmaya gittiler. Ama gece saat iki buçukta kocası onu uyandırdı. Elena merkala yerinden kalkıp kocasına ne olduğunu sordu.  </p>
<p>“Vakit geldi.” dedi kocası. </p>
<p>“Ne vakti? Anlamadım, ne diyorsun?” </p>
<p>Kocası ona üzerini giyinip salona gelmesini söyledi ve odadan çıktı. Elena meraklı bir halde giyinip salona indi. Gördüğü manzara karşısında şaşkına döndü, neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Belki de rüya görüyordu ama o bunun farkında değildi. Herkesin üzerinde kırmızı renkte cüppeler, ellerinde ise mumlar vardı. Ortalığı yalnızca birkaç gaz lambası aydınlatıyordu. Salonun tam ortasında, yerde bir muşamba vardı. Üzerinde ise çeşitli delici ve kesici aletler vardı. Elena dehşet içinde kocasına döndü.</p>
<p>“Neler oluyor, bu ne demek oluyor?” diye sordu. </p>
<p>Kocası ona yaklaştı. Onun suratını ellerinin arasına aldı ve alnına bir öpücük kondurdu.  </p>
<p>“Korkma hayatım! Bu şatomuzun bir geleneği.” dedi gayet sakin bir şekilde. Elena biraz olsun rahatlama hissetti ama neler olacağını hala bilmediğinden dolayı, rahatlaması fazla uzun sürmedi. Kadınlardan biri açıklama yapmaya başladı. </p>
<p>“Evet, bu bizim geleneğimiz. Kocalarımız her yıl biriye evlenir ve her yıl sırayla bu şatodaki bir erkeğin eşi, şatoya kurban edilir. Şimdi sıra senin kocanda, dolayısıyla bu kez kurban sensin. Bir sonraki yıl sıra benim.” </p>
<p>Elena gözlerini kocaman açtı.</p>
<p>“Ne? Siz… Siz ne saçmalıyorsunuz?”  </p>
<p>Elana’nın kocası tekrar araya girdi. </p>
<p>“Bu şatonun ayakta kalması ve herkesin hayatta olması için gereken bu Elena. Şatomuz her sene bir kurban gelin istiyor. Bu yüzden sürekli evlenmeli ve her yıl bir gelin kurban etmeliyiz. Sen benim bu şatoya getirdiğim beşinci eşimsin.” </p>
<p>Elena kocasına dehşetle baktı.  </p>
<p>“Hayır… Hayır, bunu yapamazsınız!” dedi geri geri gitmeye başlayarak. Kocası da onun üzerine doğru gidiyordu, aynı anda açıklama yapmaya devam ediyordu.  </p>
<p>“Yapmak zorundayız Elena! Bu şato yapıldığında, burada ilk yaşayan ve ilk ölen gelinin ruhu için bunu o istiyor. Kendisi gibi gelin olanların ölmesini… Her sene onun ölüm yıl dönümünde bir tane gelin vermeliyiz. akis halde başımıza büyük felaketler gelir!” </p>
<p>“Siz hepiniz delirmişsiniz, ben gidiyorum!” </p>
<p>Elena sefil hayatından kurtulmak için ne kadar büyük bir hata yaptığını şimdi anlıyordu. O gece konduda en azından can güvenliği vardı ama buraya, hiç tanımadığı bir adamın karısı olarak gelerek kendi ayağına sıkmıştı. Elena şatonun kapısını açıp kedisini dışarı attı ama kocası onun kolundan yakaladı ve zorla içeri soktu. Herkes ona yardım ederken içlerinden biri de eline bir baltayı almış, hazır vaziyette bekliyordu. Herkes Elena’yı sıkıca tutuyor, kaçmasını engelliyordu. Elena ne kadar çırpınsa da onların elinden kurtuluşunun olmadığını anladı. Ailesine ve kendi halkına ettiği ihanetin bedelini bu şekilde ödeyecekti. Daha fazla direnmeyi bıraktı ve gözlerini kapattı. Onu bir kurbanlık gibi yere, muşambanın üzerine yatırdılar. Sonra boynuna bir balta darbesi indi. Elena’nın gözleri karardı, kulakları sağır oldu, artık hiçbir şey hissetmiyordu. Bu şatonun bu yılki gelin kurbanı o olmuştu. </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YA ÖLÜM YA ÖZGÜRLÜK</title>
<link>https://fikirizleri.com/ya-olum-ya-ozgurluk</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ya-olum-ya-ozgurluk</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202602/image_870x580_6989c5fecf3ae.webp" length="46070" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 14:33:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Maria, her zamanki vakit geçirdiği parka gidip aynı banka oturdu. Sabırsız bir halde beklemeye başladı. Burada her hafta, aynı günde ve aynı saatte gördüğü o adamı bekliyordu. Onu tanımıyordu, adını bile bilmiyordu. Onu yalnızca kuşları beslerken seyretmeyi seviyordu, adam buraya geldiğinde başını kaldırıp etrafına bakınıyordu. Şimdiye kadar onu hiç fark etmemişti ama Maria onu tam bir yıldır aynı yerde bekleyip uzaktan izliyordu. Hiç tanışmamalarına rağmen Maria’yı değiştirmeyi başarmıştı. Giyim tazı, saçı, makyajı, her şeyi değişmişti. O adamın ilgi göstereceği, fark edeceği türden bir kadın gibi görünmeye başlamıştı. Uzun siyah elbise ve siyah kabanlar giyiniyor, abartılı kolyeler, zarif küpeler takıyor, çeşitli şapkalar giyiyordu. Ayrıca makyajını daha koyu yapmaya başlamıştı ve saçının rengini sarıdan siyaha çevirmişti. Ama odam onu yine de fark etmemişti. Onun ilgisini çekmenin tek yolunun gidip onunla konuşmak olduğunu anlamıştı. Bu kez bunu yapacaktı, gidip onunla konuşacaktı. Sabırsızlıkla saatine baktı, saat tam üçü gösteriyordu. Maria başını kaldırdığında onu gördü. Adam parka girmişti ve her zamanki oturduğu banka doğru ilerliyordu. Havalar soğuk olduğundan dolayı etrafta ikisinden başka kimse yoktu. Yürüyüş yolu ağaçların döktüğü sarı yapraklarla kaplıydı. Adam yapraklarla süslü yolda salına salına yürüyordu. Pardösüsü rüzgârda savruluyor, dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasının dumanı, adamın arkasında kasvetli bir arka plan oluşturuyordu. Kasketini ise her zamanki gibi burnun üstüne kadar indirmişti. Üzerindeki smokini ise onun asaletine asalet katıyordu. Maria hayranlıkla onu seyre dalmıştı. Kendi kendine gülüyor, hayal dünyasında onunla ilgili fanteziler kuruyordu. Adam iki parmağıyla sigarasını fırlatırken birle Maria’nın içi kıpır kıpır oluyordu. Adam banka oturup cebinden yem poşetini çıkardı. O sırada Maria gibi onun gelmesini bekleyen kuşlar onun önüne toplandı. Adam yemleri yere serpiştiriyor, kuşlar ise günlerdir aç kalmışçasına yemlere dadanıyordu. Maria birkaç derin nefes aldı, cesaretini toplamaya çalıştı ve ağır ağırı oturduğu yerden kalktı. Sonra yine ağrı adımlarla adam doğru yaklaştı. Adamın oturduğu bankın yanında durup ellerini ovuşturdu. Heyecandan midesi yanıyor, suratını ateş ballıyor, bacakları titriyordu.</p>
<p>“Affedersiniz.” dedi sonunda Maria. Bir yıldır gözetlediği adama söylediği ilk söz... Affedersiniz... Çok amatörce. Maria’da güzel, alımlı ve zarif bir kadındı. Gerçi adamın dikkatini çekmek için oluştuğu yeni tarzı kendisine pek yakıştıramamıştı ama adamın etrafında, kendisinden çok daha güzel kadınların olduğuna emindi. Yine de denemekten zarar gelmezdi. Adam onu yüzüne bile bakmadan karşılık verdi.</p>
<p>“Ne yaptın da af diliyorsun?”</p>
<p>Maria kaşlarını çattı, berbat bir başlangıçtı.</p>
<p>“Yanınıza oturabilir miyim?” diye sordu yine çekinerek.</p>
<p>“Bu devletin malı, neden benden izin istiyorsun?”</p>
<p>Maria gerilmeye başladı. Adamın umursamaz olduğu hareketlerinden anlaşılıyordu ama karakter olarak kaba mıydı yoksa kötü mü, bunu şimdilik anlayamamıştı. Onun yanına oturdu ve konuşacak bir şeyler düşündü, ama aklına hiçbir şey gelmedi. Sonunda dürüst davranmaya karar verdi.</p>
<p>“Ben sizi bir yıldır burada görüyorum, sizi hep uzaktan seyrediyorum ama siz ben hiç fark etmediniz,”</p>
<p>“Seni fark etmediğimi mi sanıyorsun?”</p>
<p>“Evet, aslında öyle sanmıştım.”</p>
<p>“Seni fark ettim. Fark edilmeyecek gibi değilsin.” Adam sonunda ona baktı. Bakışları donuk, yüzü ifadesizdi. “İlk zamanlar paspal giysiler giyen bir çapulcuydun, şimdi ise kendini elit sanan bir varoşsun.”</p>
<p>Maria gözlerini kocaman açtı, şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalmıştı.</p>
<p>“Siz ne biçim konuşuyorsunuz? Ne kadar kabasınız!”</p>
<p>“Yalan mı? Sırf benim için tazını değiştirmedin mi?”</p>
<p>Maria şaşkınlıkla donup kaldı. Ona bir şeyler söylemek, haddini bildirmek istiyordu ama resmen beyni durmuştu. Hiçbir şey söyleyemiyordu. Adam onun şaşkınlığını görünce ekledi.</p>
<p>“Ama bugünkü elbiseni beğendim, sana yakışmış.”</p>
<p>Maria biraz olsun kendini toparladı ve başını dikleştirip karşılık verdi.</p>
<p>“Teşekkür ederim.”</p>
<p>“Ne söyleyeceksin?” diye sordu adam, kuşlara yem atmaya devam ederken.</p>
<p>“Hiç hiçbir şey. Tam bir züppesiniz.”</p>
<p>“Evet ama o züppeyi seçen ve ona asılan da sensin. Herkes kendisine benzeyen insanlar ilgi duyar.”</p>
<p>“Hayır beyefendi. Ben sizi seçmedim ve size ilgi falan duymuyorum, iyi günler.”</p>
<p>Maria hızla oturduğu yerden kalktı ve koşar adımlarla adamın yanından uzaklaştı. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. O adamın dış görünüşüne aldanmış ve ona aşık olmuştu ama adamın dış görünüşü ne kadar mükemmelse, karakteri o kadar berbattı. En iyisi onu unutmaktı. Evine gidip kendine bir bitki çayı hazırladı. Elleri titriyordu ama bu kez öfkeden. Bunu yapmamalıydı, bunu yapması büyük hataydı. İçindeki o sıkıntılı sesi dinlemesi gerekiyordu. Ses ona, bunu yapmamasını söylemişti ama o dinlememişti. Sonuçta o bir kadındı, karşısındaki ise bir erkek. Erkekler kadınların peşinden koşardı, avcı olan onlardı ama Maria bunun tam aksini yaparak kendisini küçük düşürmüştü. Bu da yetmemiş, adam onu rencide etmişti. Demek Maria onun ilgisini çekmeye çalışırken adam onu en başından beri fark etmişti. Onu unutmak için ne yapacağını bilmiyordu. Tam bir yıldır uzaktan seyrettiği, platonik aşık olduğu birini unutmak için ne yapılır bilmiyordu. Böyle bir durumu hayatında ilk kez yaşıyordu. Şimdiye kadar hep onun peşinden koşmuşlardı, Maria ilk kez bir erkeğin peşinden koşmuştu. Bunu nasıl atlatacağını bilmiyordu. Bitki çayını içerken penceresine bir taş çarptı. Maria yine takıntılı eski aşığının geldiğini düşünerek, öfkeli bir şekilde pencere gitti ve aşağı baktı. Kalbi duracak gibi oldu, şaşkınlıkla donup kaldı. Bu o adamdı. Evini biliyordu, belki de onu takip etmişti ve buraya kadar gelmişti. Ama neden? Onu aşağıladığı yetmemiş miydi yoksa söyleyecek başka hakaretleri mi vardı? Maria camı açıp bağırarak söylendi.</p>
<p>“Ne istiyorsunuz, burayı nasıl buldunuz.”</p>
<p>“Son sözümü söylememiştim. Aşağı gel.”</p>
<p>Maria başını hızlı hızlı iki yana salladı.</p>
<p>“Hayır, siz bana emir veremezsiniz! Ne söyleyecekseniz buradan söyleyin.”</p>
<p>“Bana aşık olduğunu biliyorum, sana iki seçenek veriyorum.”</p>
<p>“Neymiş o?” diye sordu Maria, umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak. Bunu yapmakta oldukça zorlanıyordu çünkü şu an istediği şey pencereden atlamak ve adamın boynuna sarılmaktı. Bunu yapmayı çok istiyordu. Ama onun da bir gururu vardı.</p>
<p>“Ya ölüm ya özgürlük...” diye bağırdı adam. Maria kaşlarını çattı.</p>
<p>“Ne?”</p>
<p>“Sana söyledim. İki seçeneğin var, ikisinden birini seç.”</p>
<p>Maria onun hala ne söylemek istediğini anlayamamıştı, bu yüzden ne cevap vereceğini bilmiyordu. Vereceği cevabı dikkatli seçmeliydi.</p>
<p>“Açık konuşursanız bir cevap verebilirim.” dedi Maria.</p>
<p>“Eğer benimle beraber olmayı seçersen ölümü seçmiş olursun, ama beni şimdi reddedersen ve peşimi bırakırsan da özgürlüğü... Cevabını hemen şimdi vereceksin. Birkaç saat ya da birkaç gün sonra vereceğin cevapların hiçbir önemi olmayacak.”</p>
<p>Maria, adamın sarhoş olduğunu düşünecekti ama sarhoş gibi bir hali yoktu. Onu seçmenin nesi ölüm olabilirdi ki? En fazla ne olabilirdi? Maria hiç düşünmeden içinden geçen cevabı verdi.</p>
<p>“Ölüm... Seninle ölmeyi seçiyorum” diye karşılık verdi Maria. Adam bundan bahsetmiş olmalıydı. Beraber ölmek. Ölene kadar beraber yaşamak. Maria bir yıldır bu anı bekliyordu. Bu fırsatı geri çeviremezdi. Adam ona sinsice gülümseyerek karlılık verdi ama Maria bunu umursamadı. Onun karakteri buydu. Onunla yaşlanmak, onunla ölmek istiyorsa onun huylarına alışmalıydı.</p>
<p>“O halde bavulunu hazırla ve gidelim.” diye bağırdı adam. Maria heyecanla gülümsedi ve küçük bir çocuk gibi ellerini birbirine kenetledi. Hızlıca başını salladı.</p>
<p>“Hemen geliyorum, bekleyin beni.”</p>
<p>Maria içeri girip kendisine gelişi güzel küçük bir valiz hazırladı. Yanına pek fazla eşya almamıştı, sadece zorunlu olabilecek birkaç parça... Geri kalan eşyalarını daha sonra gelip alabilirdi. Şimdi kendisine fazla yük edinmek isteyemiyordu. Valizini hazırladıktan sonra aşağı indi ve adamla el ele tutuşarak oradan ayrıldı. Adamdan, çok büyük ve lüks bir ev bekliyordu. Bu fikre, giyinişine bakarak kapılmıştı. Ama bu fikirden hemen vaz geçti. Sonuçta adam yakışıklı olduğu kadar kabaydı. Görüntüye aldanmamak gerekiyordu. Bir harabenin önünde durdular. Maria neden durduklarını merak ederken, adam tek katlı harabenin kapısını açtı ve Maria’ya içeri girmesi için eliyle işaret yaptı. Maria ne olduğunu anlayamamıştı. Evet, ilk baştaki lüks düşüncesinden vaz geçmişti ama böyle bir harabeyle karşılaşmayı da beklemiyordu. Maria isteksiz bir şekilde içeri girdi ve etrafa bakındı Yalnızca iki odalı, küçük bir evdi. Pek fazla mobilya yoktu. Olanlar ise küflenmiş, yıpranmış, neredeyse çürümeye gelmişti. Mutfak, oturma odasının bir köşesine yerleştirilen bir tezgâhtan ibaretti. Ayrıca içeride ağır, kötü bir koku vardı. Toz, pislik, çürümüşlük kokusu. Üstelik her yerde koca koca örümcek ağları vardı. Birkaç tane de fare. Maria, adamın burada yaşadığına inanmıyordu. Adam onu kendisinden vazgeçirmek için bu harabeye getirmişti. Hayır. Onu parktaki üslubundan dolayı zaten kendinden vaz geçirmişti. Neden evine kadar gelip, onu alıp buraya getirecekti ki? Bu işte başka bir iş vardı. Maria, adama döndü. Adam kapıyı kapattığından, evin içi karanlık olmuştu. Pencereler ise tahtalarla kapatılmıştı</p>
<p>“Burada yaşadığına inanmamı beklemiyorsun her halde, evin nerede?” diye sordu Maria.</p>
<p>“Evet, burada yaşamıyorum ama sen burada yaşayacaksın.”</p>
<p>“Ne? Ama neden? Hem beni yanına almak, benimle yaşamak istiyorsun hem de beni başka bir yerde mi tutmak istiyorsun?”</p>
<p>“Seninle yaşamak istediğimi de nereden çıkardın? Ben seninle yaşamak falan istemiyorum ki.”</p>
<p>“O zaman neden beni yanında getirdin?” diye bağırdı Maria.</p>
<p>“Ben seni buraya zorla getirmedim. Sana iki seçenek sundum. Ya ölüm ya özgürlük dedim, sen de ölümü seçtin.” dedi adam, umursamaz bir tavırla.</p>
<p>“Ama ben... Ama ben bunu faklı bir şekilde anlamıştım. Ben böyle bir şey düşünmemiştim.”</p>
<p>“Senin ne düşündüğün benim umurumda değil.”</p>
<p>Adam, Maria’nın koluna yapıştı ve onu odalardan birine götürdü. Sonra odanın zemininde bulunan bir tahtayı kaldırdı. Bu bir kapıydı. Onu zorla kapıdan içeri soktu ve beraber merdivenleri indiler. Maria o sırada sadece bağırmakla yetiniyordu.</p>
<p>“Hayır... Bırak beni! Bırak beni... İstemiyorum... Evime gitmek istiyorum.”</p>
<p>Adam onu duymazdan geliyordu. Merdivenlerden indikten sonra uzun ve karanlık bir tünelde yürüdüler. Maria önünü göremiyordu. Sadece adamın onu sürüklediği yöne doğru yürüyordu. Biraz sonra durdular. Bir gıcırtı duyuldu, sonra bir demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Burası hücreyi andıran küçük bir odaydı ve içeride hiçbir şey yoktu. Adam, Marina’nın hala elinde tuttuğu valizini elinden çekip aldı ve onu içeri itti. Maria korku içinde sordu.</p>
<p>“Bana ne yapacaksın?”</p>
<p>“Sen sadece benim ihtiyaçlarımı karşılayan bir köle olacaksın ve ölene kadar da öyle kalacaksın.”</p>
<p>Demir kapı kapandı, Maria derin bir sessizliğe ve zifiri karanlığa gömüldü. Demek ölüm derken kastettiği şey buydu. Maria burada, o herifin kölesi olarak yaşayacak ve ölecekti.</p>
<p> </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>SADECE BİR GÜN</title>
<link>https://fikirizleri.com/sadece-bir-gun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/sadece-bir-gun</guid>
<description><![CDATA[ Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202602/image_870x580_697f12290121c.webp" length="51488" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 01 Feb 2026 11:43:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Cebinde tek kuruş parası kalmamıştı. Son parasını yine alkole harcamıştı. Girdiği hiçbir işte tutunamıyordu. Ya işi çok yorucu bulup beğenmiyor ve kendisi bırakıyor ya da sarhoş halde gittiği zamanlarda insanlara bulaşıp işi mahvediyor ve bundan dolayı kovuluyordu. En son yaptığı iş, bir lokantada temizlikçilikti. Orada sadece dört gün tutunabilmişti. Yerleri silmek için hazırladığı suya çamaşır suyu ve tuz ruhunu beraber koymuş hem kendisi hem de bir garson hastanelik olmuştu. Patronu ona bir daha bu lokantanın bulunduğu bölgeden bile geçmemesini söylemişti. Bunun üzerine yine işsiz kalmıştı. En azıdan patronu onu kovmadan önce çalıştığı dört günün parasını vermişti. O parayı da son kuruşuna kadar içkiye yatırmıştı. Sokaklarda sarhoş halde, aylak aylak dolanarak iş arıyordu. Ama yaptığı tek şey dükkânların ve mağazaların vitrinlerinde asılı olan iş ilanlarına göz atmak ve yürümeye devam etmekti. İlanalar sadece bakıyordu, oraya yaklaşıp detaylarını okumuyor, ya da içeri girip görüşme yapmıyordu. Bu şekilde iş bulamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu ama iş aramak bile ona eziyet gibi geliyordu. Onun istediği şey en basit ve en kolay yollarla para kazanmaktı. Tabi böyle bir iş varsa. Sonunda evine yine eli boş döndü. Yalnız yaşayan bekar bir adamdı. Bir de karısı ve çocukları olsaydı vay haline... Her halde ülkeyi terk eder, onları başlarının çaresine bakmaları için yalnız bırakırdı. Geçen sene evlenmek için bir adım atmış, nişanlanmıştı ama sonra nişanlısı onun bir ayyaş olduğunu öğrenince onu terk etmiş ve başka biriyle evlenmişti. Genç kadın resmen kendi hayatını kurtartmıştı. O zamanlar ona çok öfkelenmişti ama şimdi onunla evlenmediği için şükrediyordu. Yerdeki minderlerden birine oturup, komşusunun kapısının önünden çaldığı günlük gazeteyi karıştırmaya başladı. İş ilanlarının bulunduğu sayfaya gelip göz gezdirdi. Bir ilanı gördüğünde şaşkınlıkla donup kaldı. Demek onun istediği gibi bir iş vardı. Tam da onun düşündüğü gibi hiç yorulmadan ve uğraşmadan para kazanabileceği bir iş. İlanda yazana göre, işi almak isteyen kişi ormanın ortasına inşa edilen bir kulübeye gidecek ve orada yirmi dört saat geçirecekti. Sadece bir gün. Bir gün boyunca hayatta kalınması, ihtiyaçların giderilmesi için gereken her şey kulübenin içinde mevcuttu. Tek yapması gereken o kulübeye girmek ve oradan çıkarılana kadar orada vakit geçirmekti. Henry sırttı. Bu kadar kolay bir iş bulacağını asla düşünmemişti. Bu ne saçma bir şeydi? Ona para verdikleri sürece o kulübede yıllarca, hatta ölene kadar kalabilirdi. Hemen ilanda yazan numarayı aradı. İşi kabul ettiğini söyledi. Telefonun arkasındaki kişi ilanın iki haftadır yayınlandığını, ancak şimdiye kadar onun dışında hiç kimsenin ilan için aramadığını söyledi. İnsanların o kulübeden korktuklarını da ekledi. Henry bunun sebebini sorduğunda ise telefonun arkasındaki kişi bu ilanı her yıl yayınladıklarını ve şimdiye kadar bu işi kabul eden herkesin o kulübeden ayrılamadan intihar ettiğini, bu yüzden insanların artık bu işe girmek istemediklerini söyledi. Henry bir kahkaha patlattı. Telefonun arkasındaki kişide muhtemelen kendisi gibi kafayı çekmişti ve onunla alay ediyordu. Henry anlaşmayı yaptıktan sonra sabah altıda, patronla buluşmak için hemen yatıp uyumaya çalıştı. Büyün gece gözüne uyku girmemişti. Sabah tam altıda patronla anlaştıkları yerdeydi. Patron kendisini takip etmesini söyleyerek ormanlık alana doğru ilerledi. Henry’de onun peşinden gidiyordu. Uzakta, ağaçların arasına gizlenmiş kulübeyi görebiliyordu. Her taraf yemyeşil ağaçlar ve çalılarla, rengârenk, çeşit çeşit çiçeklerle doluydu. Kulübenin dışı ise sarmaşıklarla kaplanmış, bu muhteşem doğanın bir parçası haline gelmişti. İnsan buradan neden korkardı ki? Sadece huzur için bile burada yaşayabilirdi. Patron ana gerekli bilgileri verdi. Bu işin sonunda tam bin dolar alacağını söyledi. Henry heyecanlandı sadece bir gün için bin dolar. Bu harikaydı. Henry heyecanla kulübeye girdi. Patron ona kulübenin anahtarını da verdi ve buradan çıkmadığına, günü tamamladığına emin olmak için dışarıda gözcülerin olduğunu ve gizlice onu izleyeceklerini söyledi. Gayet makul bir tedbirdi. Henry içeri girip kapıyı kapattı. Anahtarı kapının kilidine taktı ve öylece bıraktı. Kulübenin için son derece aydınlık, temiz, düzenli ve harikaydı. Duvarlar çiçekli duvar kağıtlarıyla kaplıydı. İçeride harika bir koku vardı, taze çiçek kokuları. Etrafta çiçek yoktu, muhtemelen parfüm sıkılmıştı. Henry’nin hayalindeki kulübe daha ürkütücü bir yerdi. İnsanları korkunç bir yerde kalmaya ikna etmek daha mantıklı olurdu, ama burası hayal bile demeyeceği kadar güzeldi. Kulübede tek kişilik bir yatak, bir masa, sandalye ve bir köşeye yığılmış bir sürü yiyecek vardı. Masaya yaklaştığında üzerinde temiz kağıtlar ve güzel kalemlerle olduğunu gördü. Bir gaz lambası, birkaç tane de mum ve kibrit vardı. Muhtemelen burada kaldığı süre boyunca yaşadıklarını ve hissettiklerini not alması isteniyordu. Başını çevirdiğinde, arkasındaki duvarın dibinde birkaç tahta parçası, çiviler ve çekiç gördü. Bunlar da neydi böyle? Muhtemelen kulübenin inşası sırasında unutulmuşlardı. Ama telefonda görüştüğü adam ona bu işi her yıl düzenlediklerini söylemişti. Dış cephesindeki sarmaşıklara bakılırsa kulübe oldukça eskiydi. Ayrıca tahtalar taze, çiviler ve çekiç ise parlaktı. Bunların ne için burada olduklarını bilmiyordu ama daha fazla kafasını yormak istemedi. Sadece buranın tadını çıkaracaktı. Perdeyi aralayıp pencereyi açtı ve derin derin tertemiz havayı soludu. Patron onun dışarıdan izlendiğini söylemişti, bir yerlerde gizlenmiş gözcüler vardı. Henry onlarla alay etmek için ellerini sallayıp bağırdı.</p>
<p>“Hey... Burası harika! Sizi ezikler, siz anca orada oturup beni izlersiniz. Ben burada keyfime bakıyorum.”</p>
<p>Kendi kendine sırıtıyordu. Etrafta hiç kimseyi göremiyordu, herifler harika gizlenmişlerdi. Bu işte usta olmalıydılar. Henry pencereyi açık bırakıp yiyeceklerin yanına gitti ve kendisine birkaç paket cips, kola ve çikolata alıp yatağa uzandı. Yiyeceklerini silip süpürdü. Günlerdir kuru ekmek ve alkol dışında hiçbir şey yiyip içmediğinden dolayı karnı çok açtı. Elindekileri bitirdikten sonra başka yiyecekler de almak için tekrar yiyecek yığının yanına yaklaştı. Birkaç meyve alıp yatağa dönmek üzereyken masanın üzerindeki kağıt ve kalemlere baktı. En azından birkaç cümle yazsa iyi olacağını düşünüyordu. Masaya oturdu. Hem yazdı hem yedi.</p>
<p>Burası harika bir yer. Hayatımda hiç bu kadar rahat bir yatakta yatmadım. En son ne zaman cips, kola, hatta meyve yediğimi hatırlamıyorum. Ayrıca harika bir koku var. Sadece tuvalet yok. Tuvaletimi yapmam için yatağın yanına küçük bir kova bırakmışlar, ama olsun. Onun dışında her şey harika. Burası gerçekten harika. Hangi aptal böyle güzle bir yerde kalması için birlerine para öder ki? Herif resmen benim keyif çatmama para ödüyor, galiba havaya saçacak çok parası var.</p>
<p>Kağıt kalemi bırakıp yatağa geçti. Meyveleri yedikçe çöplerini camdan dışarı fırlatıyordu. Burada istediği her şey vardı, alkol hariç. Bir şişe bile içki yoktu. Neyse, bir gün dayanabilirdi. Sonra patrondan aldığı paranın tamamıyla istediği kadar alkol, yiyecek, hatta meyve bile alabilirdi. Bütün gece heyecandan uyuyamadığından dolayı daha fazla dayanamadı ve uzandığı yerde uyuya kaldı. Buranın tadını henüz yeteri kadar çıkaramamıştı ama önünde kocaman bir gece vardı. Geceleri gaz lambasını ve mumları yakıp keyfini yapmaya kaldığı yerden devam edebilirdi. Yorganın altına girip rahat bir uyku çekti. Gözlerini açtığında kulübenin içi zifiri karanlıktı, saatlerce uyumuştu. Ne kadar zamanı kaldığını bilmiyordu, buraya saat tam yedide girmişti. Sabah yediye kadar zamanı vardı ama saatin şu an kaç olduğunu bilmiyordu. İçerisi buz gibiydi, uyurken pencereyi açık bırakmıştı. Gündüzleri hava sıcacıktı ama geceleri soğuk oluyordu, yataktan çıkıp el yordamıyla pencereyi buldu ve kapattı. Sonra yine el yordamıyla masayı bulmaya çalıştı. O sırada bir şey fark etti, pencere açık kalmış olmasına rağmen içeride ağır bir koku vardı. Parfüm kokusu çoktan dağılmıştı, bu farklı bir kokuydu. Mide bulandırıcı, iğrenç bir koku. Demek ki o uyurken içeri bir hayvan girmiş ve içeriye dışkısını bırakmıştı. Kendi kendine o hayvana küfürler savurdu. Masanın üzerindeki kibritleri buldu ve zor da olsa birini yakmayı başardı. Sonra kibritin ölgün ışığında gaz lambasını aradı, bulur bulmaz yakmaya çalıştı ama elindeki kibrit çoktan sönmüştü. Bir kibrit daha yaktı. Sonra aceleyle gaz lambasını yaktı. Etrafı iyice aydınlatması için fitilini biraz daha açtı. Sonra camın üzerine takıp orada bıraktı. Yiyeceklerin yanına gitmek için arkasını döndü. O sırada şaşkınlıkla donup kaldı. Yiyecekler yoktu, hepsi ortadan kaybolmuştu, bir tane bile kalmamıştı. Acaba onu gizlice izleyen herifleri mi gelip almıştı? Henry bunu düşününce öfkeden deliye döndü. Kendi kendine onlara da küfürler ederek yatağına gitmek için arkasını döndü. O sırada kulübede bir değişiklik fark etti. Büyük bir değişiklik. Duvarlardaki duvar kâğıtları yok olmuş, tam bir döküntü halindeydi. Zemin kum, toz ve toprak içindeydi. Ayrıca yatağının üzerindeki temiz nevresim kararmış, yıpranmış, yıllarca burada beklemiş gibi eskimişti. Tavandan örümcek ağları sarkıyor, etrafta böcekler geziniyordu. Masaya doğru döndüğünde üzerindeki kâğıtların yıpranıp sarardığını, kalemlerin ise parçalanmış bir halde olduğunu gördü. Kulübe resmen bir harabe halindeydi. Sanki yıllarca kullanılmamış, terk edilmiş bir mekân gibiydi. Henry buraya ilk girdiğinde, buranın harika bir olduğuna adı gibi emindi. Buraya gelirken sarhoş değildi. Şu an uyumuyor, rüya görmüyordur. Şimdi anlamıştı. Onu buraya getirenler sırf onu korkutmak, onun aklıyla oynamak için o uyurken gelmiş ve kulübeyi bu hale getirmişlerdi. Henry bunu anlayınca çılgına döndü. Hemen pencereyi açıp başını dışarı uzattı ve var gücüyle bağırdı.</p>
<p>“Sizi adi şerefsizler! İlanda böyle şeyler yazmıyordu. Sahtekârlar! Buradan defolup gidiyorum, alın paranızı...”</p>
<p>Henry pencereden uzaklaşıp kapıya gitti. Kapı tokmağını çevirip açmaya çalıştı ama kapı açılmadı. Anahtar hala üzerindeydi, öfkeli bir şekilde anahtarı çevirip tekrar denedi ama kapı yine açılmadı. Henry bu kez daha da öfkelendi. Kapıyı tokmağından tutup birkaç kere sarstı, hala kendi kendine söyleniyordu.</p>
<p>“Bunları beni korkutmak için yapıyorsunuz, biliyorum ama işe yaramayacak. Açın şu kapıyı!”</p>
<p>Ama kapı açılmadı, hiçbir ses duymuyordu. Etrafta kimse yoktu. Kapıyı dışarıdan onların kilitlediklerine emindi. Kapıdan uzaklaşıp öfkeli bir şekilde kulübenin içinde volta atmaya başladı. Parmaklarını saçlarının arasına doladı ve öfkeli bir şekilde bağırdı. O sırada bir ses duydu, sonunda birileri gelmişti. Hemen pencereye koştu, dışarı baktı ama kimseyi göremedi. Muhtemelen onu daha çok korkutmak için ondan gizleniyordu. Bu iş kocaman bir oyundu, demek telefondaki adamın bahsettiği intihar olayları bu şekilde gerçekleşiyordu. O insanları bu şekilde intihara sürüklemişlerdi.</p>
<p>“Burada olduğunuzu biliyorum! Bunları sizin yaptığınızı biliyorum. O insanlara da bunları yaptığınızı biliyorum.” Henry durakladı. Belki de intihar vakası da tamamen yalandı, böyle bir şey hiç olmamıştı. Onu korkutmak, ilgisini çekmek için böyle bir şey söylemişlerdi. “Şehre döner dönmez sizi dava edeceğim.” diye ekledi Henry bağırarak. Sonra pencereden çıkmak için bir bacağını pervazın dışına attı. O sırada tuhaf bir şey oldu. Biri şey ayağını sıktı, Henry pencereden dışarı aşağı baktı ama hiçbir şey göremedi, etrafta kimse yoktu. Bu nasıl olmuştu anlayamadı. Ayağını birkaç kere sarstı ve hemen geri içeri soktu. O sırada suratının tam ortasına sert bir darbe aldı. Bu darbenin etkisiyle serseme döndü. Korku dolu gözlerle etrafa bakındı ama hiçbir şey göremedi.</p>
<p>“Bu da ne... Neler oluyor?”</p>
<p>Henry bu olanlara mantıklı bir açıklama getirmeye çalıştı ama bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Olamazdı da... Resmen görünmez bir şey tarafından yumruk yemişti. Henry korku dolu gözlerle etrafa bakınıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hemen masanın üzerindeki gaz lambasını alıp pencereye yaklaştı. Lambayı pencerenin dışına çıkardı, etrafa bakınırken dışarıdan esen rüzgâr anında kesildi ve gaz lambası, üzerindeki cama rağmen söndü. Henry kendi kendine küfürler sayarak, el yordamıyla masaya yaklaştı. Bir kibrit buldu ve gaz lambasını yakmak için üzerindeki camı çıkarmaya çalıştı, ama elini aniden geri çekmek zorunda kaldı. Cam çok sıcaktı. Bu kez bir mum yakmak istedi. Mumu yaktığı sırada yüzüne bir darbe daha yedi. Henry'nin canı bu kez daha çok yandı. Burnunu tutarak, boğuk bir sesle gevelemeye başladı.</p>
<p>“Ne oluyor?  Ne yapmaya çalışıyorsunuz ha? Tamam siz kazandınız, paranızı falan istemiyorum.”</p>
<p>Henry burnundan güçlükle nefes alamaya çalışıyor, ancak genzi yanıyordu. Ağzından nefes almaya başladı. Aynı anda mumu tekrar yakmaya çalıştı. Mum yandı ancak bu kez de dışarıdan içeriye şiddetli bir rüzgâr girdi. Büyük bir dalga gibiydi, geldi ve gitti. Henry bu rüzgâr dalgasından dolayı bir an donarak öleceğini sandı. Çünkü oldukça soğuk, buz gibi bir rüzgardı bu. Artık bu olanlara mantıklı bir açıklama getiremiyordu. Dışarıdaki adamlar buraya gelip kulübenin içini değiştirebilirdi. Ama görünmez bir el ya da şiddetli, buz gibi bir rüzgâr oluşturamazlardı. Hayır, bunu yapmazlardı. Bu başka bir şeydi. Dışarıda onu izleyen adamlarla hiçbir alakası yoktu. Görünmez, kötü bir güç... Henry yaktığı mumu eline alıp ağır ağır kendi etrafında bir tur attı. Her şey dökülüyor, her şey çürüyor, her şey eskiyordu. Hem de gözlerinin önünde. Bunu kimse yapmıyordu, bunlar kendiliğinden oluyordu. Bunların hepsi gözlerinin önünde oluyordu. Biraz sonra elindeki mum eriyip, bir su gibi ellerini etrafından akıp yere süzüldü. Bütün mum ellerine yapışmıştı. Henry acıyla, bir hayvan gibi uludu. Canı fena yanıyordu, elindeki mum kalıntılarını yatağın nevresime sürerek temizlemeye çalışıyordu. Diğer yandan da acından suratı yanıyordu. O sırada bir şey hissetti. Bir çift el boğazına yapıştı ve sıkmaya başladı. Henry doğruldu ve ellerini boğazına götürdü, boğazını sıkan ellerden kurulmaya çalışıyordu ama ortada bir el falan yoktu. Boğazı, tamamen görünmez bir şey tarafından sıkılıyordu. Henry arkasını döndüğünde karşısında silik, belli belirsiz bir şey gördü. Simsiyah, ağzı ve gözleri kocaman bir yaratık. İnsana benzer hiçbir yanı yoktu. Görüntü hemen kayboldu, neredeyse anlık bir görüntüydü. Sanki Henry'nin sorusuna cevap vermek için kendisini birkaç saniyeliğine göstermiş, sonra hemen kaybolmuştu. Henry tam bilincini kaybetmek üzereyken, görünmez güç onu serbest bıraktı. Henry tekrar nefes almaya başladı. Derin derin nefes alıp verirken, siyah bir toz bulutunun pencereden dışarı çıktığını gördü. Zifiri karanlığa rağmen... Bunu görünce hayaletin gittiğini düşündü. Hemen pencereyi kapattı. Sonra bir mum daha yaktı. Etrafa bakınırken, hayaletin buraya tekrar girmesini engelleyecek bir şey buldu. Zemindeki tahta parçaları, çekiç ve çiviler. Hemen tahtaları alıp pencereye yerleştirdi ve hepsine çiviler çaktı. Pencere kapandığına göre sıra kapıdaydı. Kapı zaten açılmıyordu ama her ihtimale karşı kapıyı da tahtalarla tamamen kapatacaktı. Adamlar gelip onu buradan alana kadar da açmayacaktı. Kapıyı da tamamen kapattıktan sonra kendisini artık güvende hissediyordu. Artık rahatlamıştı. Bir an önce sabah olmasını ve bu eziyetin buşona ermesini istiyordu. Tam yatağa oturduğu sırada, aniden ayağa fırladı. Kalçasının altında, yumuşak ve ıslak bir şey hissetmişti. Korkarak yorganı açtı ve yatağa baktı. Hiçbir şey yoktu. Sonra birisi onu yatağa doğru itti, Henry yatağa devrildi. Ağır ağır doğrulup etrafına bakınırken, ellerinde bir ıslaklık hissetti. Mum ışığına yaklaşıp ellerine baktı. Elleri ve üzeri kanlar içindeydi, yatağa döndü ama hiçbir şey göremedi. Tekrar ellerine baktığındaysa ne ellerinde ne de üzerinde hiçbir şey göremedi.</p>
<p>“Ne bu? Lanet olsun... Her ne haltsan benimle uğraşmayı bırak, tamam mı?” diye bağırdı Henry. Gözlerinden yaşlar akmaya, sesi titremeye başlamıştı. Artık korkuyordu. Hem de deli gibi korkuyordu. Mumun ölgün ışığında etrafına bakınırken zemindeki tozların ve toprağın, ağır ağır havalandığını gördü. Her şey tavana çakılıyor, sonra bir hortum gibi odanın içinde oradan oraya dönüp dolanıyordu. Henry ağzını ve burnunu kapattı. Tozlar gözlerinde de giriyordu, gözlerini de sıkıca kapattı. Artık nefes almakta zorlanıyordu. Hemen yere, dizlerinin üzerine çöktü. Başını kollarının arasına alıp tozlardan korunmaya çalıştı O sırada başına sert bir darbe aldı, yan bir pozisyonda yere devrildi. Artık havada tozla uçuşmuyordu ama birisi ya da her ne ise onu sert bir şekilde dövüyordu. Henry yerden kalmaya çalıştı, zor da olsa başardı. Sonra kapıya gitti. Biraz önce tahtalarla sıkı sıkı kapatmıştı. Karnına bir darbe daha aldığında, acıyla iki büklüm oldu. Sonra pencereye koştu, onu da tahtalarla kapatmıştı. Tahtaların birkaçını sıkıca kavrayıp sökmeye, yerinden çıkarmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra yerdeki çekici alıp tahtaları kırmaya çalıştı ama bunu da başaramadı. Hiçbir şey yapamıyor, buradan dışarı çıkamıyordu. Buraya sıkışıp kalmıştı. Henry’nin nefesi kesilmeye başladı, Yine boğazı sıkılıyordu. Bu kez hem yediği dayakların onu bitkin düşürmesinden hem de yorgunluktan dolayı bu güce daha fazla direnemedi. Kulübenin içinde oradan oraya savrulup duvarlara çarptıktan sonra yere yığıldı. Artık yapabileceği bir şey yoktu. Son nefesini çoktan vermişti, artık geriye ruhunu vermek kalıyordu. Bir süre sonra artık hareket etmiyor, kalbi atmıyordu. Henry ölmüştü. Saat tam yediyi gösterdiğinde, patron ve kulübeyi gözetleyen adamlar kapıyı anahtarla kolay bir şekilde açıp çeri girdiler. İçerisi ferah ve aydınlıktı. Çiçekli duvar kâğıtları, yiyecekler, Henry'nin buraya ilk geldiğinde yazdığı ilk ve son notları, yerdeki yiyecekler, tahtalar, çiviler ve çekiçler... Her şey yerli yerinde duruyordu. Yatak nevresimi hala tertemizdi. Pencere ardına kadar açık olmasına, içerisi temiz havayla dolamasına rağmen içerideki parfüm kokusu hala etkisini sürdürüyordu. Farklı olan tek şey buraya canlı giren Henry’nin yerde, ölü vaziyette yatmasıydı. Yere sırt üstü uzanmış, bacaklarını açmış, ellerini kendi boğazına dayamıştı. İmkânsızı başarmış ve kendisini boğarak intihar etmişti. Bu harika kulübe, kimsenin anlamadığı bir şekilde bir kişiye daha mezar olmuştu.</p>
<p> </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DOLUNAY AYİNİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/dolunay-ayini</link>
<guid>https://fikirizleri.com/dolunay-ayini</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202601/image_870x580_696a18ad6caff.webp" length="10040" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 16 Jan 2026 14:11:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kasabada büyük bir heyecan, korku ve talaş vardı. Bu kişiden kişiye değişiyordu. Herkesin bu özel günde yaşadığı duygular birbirinden tamamen farklıydı. Herkes bir şekilde hazırlık yapıyordu. Kimi özel geceye katılmak, kimi saklanmak, kimi de kaçmak için. Bu gece dolunay vardı ve her dolunay gecesinde olduğu gibi bu gece de ayin düzenlenecekti. Ama bu sıradan bir ayin değildi. Bu kasabada yüzlerce yıldır devam eden bir gelenek, atalardan kalma bir mirastı. Bu miras bazılarını korkutuyor, bazılarını sevindiriyordu. Kasabadaki herkes aya tapıyordu. Onların Tanrı’sı aydı. Bu yüzden Tanrı’larının en belirgin ve en büyük olduğu zamanlarda, kendine tapanlara hediye istediğine inanılıyordu. Bu özel görüntüye büründüğü zamanlarda ona tapan halk aya hediyeler gönderiyordu. Ama bunlar sıradan hediyeler değildi. Karşılıklı hediyelerdi. Dolunay gecesinde halk aya, içlerinde işe yaramayacak yaşlı, sakat ya da engelli kişileri hediye ediyor, Tanrı’ları da onlara bunun karşılığında bolluk ve bereket veriyordu. Aslına bakılırsa işe yaramayan insanlar öldürüldüğünde hanelerde boğaz eksildiğinden dolayı herkese fazladan bir şeyler düşüyor, bundan dolayı evlere bereket geldiğini sanılıyordu. Geri kalanlar ise çalışıyor, kasabayı kalındırmaya devam ediyordu. Bu döndü devam ettiği sürece onlar bereketlendiklerini düşünürken, hiç ummadıkları bir anda büyük bir felaketle karşılaşacaklarını hiç düşünmüyorlardı. Evet, birkaç yılda bir böyle şeyler oluyordu. Bazen kasabada büyük olaylar yaşanıyordu. Kıtlık, susuzluk, deprem, sel gibi doğal afetler oluyordu ama halk tüm bunları kendilerine gerçek Tanrı'dan gelen bir uyarı olarak algılamak yerine, kendi inandıkları Tanrı’yı kızdırdıklarını ya da hediyelerini beğenmediğini düşünüyorlardı. Bu yüzden daha çok hediye vermek için daha çok insan öldürüyorlardı. Ama Alisa böyle düşünmüyordu. O bu inanca karşıydı. Bunun tamamen saçmalık olduğunu düşünüyordu. Ama bu düşüncesini kimseye söylemiyordu. Çünkü daha önce onunla aynı fikirde olan ve bu fikrini açıkça söyleyen bir adamı, inançsız olduğu gerekçesiyle kasaba meydanında diri diri yakmışlardı. Kendisi de onunla aynı kaderi paylaşmamak için susmak zorundaydı. Kasabada neredeyse herkes bu inanca sahipti ve neredeyse tamamı, her dolunay ayinine katılmaya çalışıyordu. Alisa ise katılmamak için bazen bir bahane üretiyor, bazen de mecburen katılmak zorunda kalıyordu. Öyle ki bir ara şiddetli bir hastalığa yakalanmış, bunu bile herkesten gizlemek zorunda kalmıştı. Aksi halde bir dolunay kurbanı da kendisi olabilirdi. Bu gece için de bir bahane uydurmaya çalışmıştı ama ayinlere düzenli olarak katılmadığından dolayı, yan komşusu ondan şüphelenmeye başlamış ve onun bu inanca sahip olmadığını düşündüğünü ima etmişti. Bu yüzden Alisa bu geceki ayine katılmak zorundaydı. Bunun için de bebeğine birkaç saat bakabilecek birilerini bulmalıydı. Onu yanında götürüp bu vahşete ortak edemezdi. Hazırlanıp bebeğini de aldı ve dışarı çıktı. Kasabaya bir telaş hakimdi. Herkes ellerinde bazı sepetlerle yola koyulmuş, kasabanın tek açıklığı olan ovaya doğru ilerliyordu. Alisa’da arkadaşının evine doğru ilerliyordu. Onun da on iki yaşında bir kızı vardı. Kocası ve kendisi ayine katılacaktı ama kızı evde kalacaktı, bebeğini ise o küçük kıza emanet edecekti. Daha önce birkaç kere bırakmıştı ve herhangi bir sorun çıkmamıştı. Küçük kız gayet aklı başındaydı, bu yüzden ona güveniyordu. Kapıyı vurup bir süre bekledi, kapıyı arkadaşının kocası açtı ve onu içeri davet etti. Alisa içeri girip salona geçti ve bebeğini son kez emzirdi. Ayin yaklaşık iki saat sürüyordu, şimdi karnını doyurursa iki saat dayanabilirdi. Arkadaşı hazırlandığında, bebeğini küçük kıza verdi. Kız sanki bu anı bekliyormuş gibi Alisa’nın bebeğini kucaklayıp onu dikkatli bir şekilde tutarak, bir süre muhabbet etti. Sonra Alisa’ya dönüp gözünün arkada kalmamasını, ona kendi bebeği gibi bakacağını söyledi. Oyuncak bebekleri gibi. Kızı tanımasa bu sözleri onu korkutabilirdi ama onu tanıyordu, ona iyi bakacağına emindi. Alisa arkadaşıyla ve onun kocasıyla beraber evden çıktı ve diğer kasabalılarla beraber ovaya doğru ilerledi. Kasabadan çıktıktan sonra ovaya giden yol zifiri karanlıktı, bu yüzden herkesin elinde mumlar, meşaleler ve gaz lambaları vardı. Alisa yanına herhangi bir aydınlatma almamıştı çünkü arkadaşının ve kocasının elinde zaten vardı. Ovaya yaklaştıkça Alisa’nın içindeki korku ve huzursuzluk daha da artmaya başladı. Bu olay ne zaman gerçekleşse içini büyük bir korku kaplıyordu ama ilk kez böyle bir huzursuzluk hissediyordu. Başını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Gök yüzü bulutlarla kaplıydı, dolunayın ışığı bulutları delmeye çalışıyor ancak bulutların yoğunluğundan dolayı ışığını yer yüzüne ulaştıramıyordu. Sonunda ovaya vardılar. Ama hala gelenler vardı. Alisa ve arkadaşları yerlerini aldılar. Kasaba halkı düzlükte büyük bir daire oluşturuyor, ayini gerçekleştirecek olanlar ise o dairenin ortasında yan yana diziliyorlardı. Üzerlerinde siyah cübbeler vardı. Onların önünde, yerde ise kurbanın yatırılması için siyah bir muşamba vardı. Kurbanın kanlarının toprağa karışıp kirletmesini kimse istemezdi. Bu yüzden kurbanlarını dolunaya verirken temiz iş yapmaya çalışıyorlardı. Herkes tamamdı, şu an sadece bulutların dağılmasını ve dolunayın ortaya çıkmasını bekliyorlardı. Kurbanlarını da o zaman getireceklerdi. Alisa bu gece kurban olacak zavallıyı çok merak ediyordu. Acaba hangi yaşlı ya da engelli kurban olacaktı. Biraz sonra rüzgâr şiddetini artırdı, bulutların hareketi hızlandı ama dolunay hala tam olarak ortaya çıkmıyordu. Bir beliriyor bir kayboluyordu ama rüzgârın sayesinde gökyüzü daha kolay açılacak gibi görünüyordu. Ayini gerçekleştirecek olan cübbelilerin siyah giysileri uçuşuyor, bu karanlık havada, insanların ellerindeki ateşlerin kırmızı ışığında birer hayaleti andırıyorlardı. Bu onlara ve atmosfere daha da ürkütücü bir hava katıyordu. Kim bilir kurban ne kadar korkacaktı. Sonuçta buraya getirilen herkes başına gelecekleri biliyordu. Bazıları her ne kadar gönüllü ve istekli görünseler de içten içe deli gibi korktuklarına emindi. Alisa çoğu zaman bir engelli olmadığı için Tanrı'ya şükrediyordu. Ama yaşlandığı zaman işler değişecekti, o da bir gün kurban olma potansiyeline sahip olacaktı ama o zaman hala burada olacağını düşünmüyordu. Kırk yaşına geldiği gün kızıyla beraber bu kasabayı terk edecekti. O zamana kadar rahat olabilirdi. Biraz sonra bulutlar dağılmaya, dolunay belirginleşmeye başladı. İşte kâbus başlıyordu. Cübbeli adamlar ellerindeki meşaleleri yerde, benzin ile daha önceden hazırlanan görünmez şeklin zerine tuttular. Önlerinde kocaman, daire şekilde alevler çıktı. Ama bu fazla uzun sürmedi birkaç dakika sonra alevleri tekrar söndürdüler. Bu, ritüeli başlatma k amacıyla yapılan bir şeydi. Bir çeşit işaret. Biraz sonra alana bir at arabası geldi. Arabanın içinden iki tane cübbeli indi, sonra kurban. Kurbanın elleri ve ayakları bağlanmış, ardından ellerindeki ve ayaklarındaki bağlar birleştirilmişti. Ayaklarındaki bağlar küçük adımlar atabileceği kadar geniş bırakılmıştı. Kurban, yanında iki cüppeliyle beraber ayini gerçekleştirecek olan cübbelilerin yanına doğru yürüyordu. Biraz daha yaklaşınca, Alisa bunun yaşlı bir kadın olduğunu anladı. Kadın en fazla elli yaşında olmalıydı. Uzun beyaz saçları, üzerinde ise kurbanlara özel hazırlanan siyah bir elbise vardı. Buradan bakınca kadının yüz ifadesini göremese de ne kadar korkmuş olduğunu tahmin edebiliyordu. Kadın başı önde, kamburunu çıkarmış, çaresizce yürüyordu. Kadını, sonradan daire oluşturmuş cübbelilerin ortasına aldılar. Sonra cübbeliler hep bir ağızdan yüksek sesle ayini başlatan bazı sözler söylediler. Ardından kendilerinin ilahi olarak tanımladıkları bir çeşit şarkı söylemeye başladılar. Bu şarkıya kasabalı da katıldı, herkes onlara eşlik ediyordu. Alisa hariç. O sözleri asla kullanmayacak, o şarkıyı asla söylemeyecekti. O bu günaha ortak olmayacaktı. Şarkıyı söylemediğini gizlemek için ağzını boynundaki şalıyla kapatmıştı. İlahi bitince cübbelilerden biri yaşlı kadının üzerine yanıcı bir sıvı döktü ve kadından uzaklaştı. Sonra içlerinden biri kadının yanına yaklaşıp, elindeki meşaleyi kadının ayaklarına değdirdi. Kadının ayaklarından başlayan alevler yukarıya doğru çıkarak kadını esir aldı. Kandın artık alevlere teslim olmuş, diri diri yanıyordu. Herkes susmuş, dikkatli gözlerle cayır cayır yanan kadını seyrediyordu. Ortamdaki derin sessizliği bozan şey ise alevlerin kadının elbisesini yiyip bitirirken çıkardığı çıtırtılar ve kadının çığlıklarıydı. Kadın ellerini savurmaya çalışıyor ancak ayaklarındaki halatlara bağlı olduğundan onu bile yapamıyordu. Oradan oraya koşuşturarak çığlıklar atıyor, yardım istiyordu ama kimse kılını bile kıpırdatmıyordu. Kadının ayakları iplere dolandı, kadın yere düştü ve bu kez de çığlıklar arasında yerde yuvarlanmaya, can çekişmeye devam etti. Bir süre sonra kadının sesi de kesildi ve yalnızca alevlerin acımasız sesi kaldı. Alevler kadının bedeninde yiyecek başka bir şey bulamayınca yavaş yavaş sönmeye başladı. Artık yalnızca birkaç küçük alev kalmıştı. Onları da cüppeli adamlar söndürdü. Ardından iki tane cüppeli bir tabut getirdi ve yanmış ölü bedeni tabuta koydu. Tabut at arabasına yüklendikten sonra cüppeliler tekrar daireye katıldı. Ayin tamamlanmıştı. Şimdi sırada dolunaya dua etmek kalıyordu. Son bir dua. Adamlardan biri duaya başladığı sırada tuhaf bir şey oldu. Biraz önce yaşlı kadının yandığı yerden küçük bir alev topu yükseldi. Adamlar alevi ayaklarıyla söndürmeye çalıştılar ama başaramadılar. Ardından ilçelerinden biri üzerindeki cüppeyi çıkarıp alevi söndürmeye çalıştı ancak alev sönmek yerine, her geçen saniye daha da büyüdü. Tüm kasabalı meraklı gözlerle onları seyrederek neler olduğunu anlamaya çalışırken alevler hızla büyümeye, zeminde daire oluşturmaya, bütün cüppelileri arasına almaya başlamıştı. Alevler artık cüppelilerin etrafında daire oluşturmuştu, adımlar oradan çıkamıyordu. Herkes söylenmeye başladı. Birileri, onlara yardım edilmesi gerektiğini söylüyordu. Birkaç kişi oturduğu yerden kalkıp onların yanına gitti ama alevlerden dolayı yanlarına bile yaklaşamadı. Akevler bu kez de yükselmeye başladı. Adamlar alevlerin arasında çığlık çığlığa bağırıyor, yardım istiyor, kendilerini kurtarmaları için insanlara yalvarıyorlardır. Biraz sonra at arabasından bir silüet indi. Yalnızca iskelet halinde bir iskeletti. Kemiklerinde yer yer erimiş etler, yer yer sallanan küçük kumaş kalıntıları vardı. İğrenç, mide bulandırıcı, bir o kadar da korkunç ve dehşet verici bir görüntüydü. Alisa ne olduğunu hemen anladı. Bu biraz önce cüppelilerin diri diri yaktıkları yaşlı kadındı. Onun öldüğünü sanmışlardı ama yaşlı kadın ölmemişti, aksine intikam almak için geri dönmüştü. Alevleri yeniden canlandıran ve biraz önce kendisini yakanlardan intikam almak için onları alevlerin içine hapseden de bizzat oydu. İskelet alevlere yaklaştı ve ellerini kaldırdı. Artık ne ellerinde ne de ayak bileklerinde bağlar yoktu. Tamamen özgürdü, rahatça hareket edebiliyor, istediğin yapabiliyordu. İskelet, alevlerin arasından geçip dairenin içine girdi ve diğer cüppelilerle beraber alevlerin arasında gözden kayboldu. O sırada tüm kasaba halkı çığlıklar içinde etraftı koşturuyor, kaçmaya çalışıyordu. Herkes dehşete düşmüştü. Herkes burayı terk etmek için hızlı hareket ediyordu. Alisa’da onların yaptığını yaparak kaçmak için ayağa kalktı ama diğer yandan da olacakları merak ediyordu. Biraz önce o yaşlı kadını ve daha öncesinde bir sürü masum insanı diri diri yakarak katleden bu canilerin aynı şekilde acı çekişlerini görmek, çığlıklarını duymak istiyordu. Hak ettiklerini bulmuşlardı, onlar bunu hak etmişti. Hatta buna göz yuman, üstelik bunu destekleyen kasaba halkı da bunu hak ediyordu. Alisa kasaba yoluna doğru ağır adımlarla ilerlerken sürekli arkasına dönüp alevlere bakıyordu. Biraz sonra alevler yavaş yavaş azaldı, sonra tamamen söndü. Artık ortada yalnızca cüppeli adamların kemikleri kalmıştı. Yaşlı kadın ise yakılmadan önceki halinden bile daha farklı bir görünüme sahip olmuştu. Daha korkunç, daha güçlü. Saçları daha uzun ve siyahtı. Boyu daha uzundu ve daha iriydi, artık kamburu yoktu ve dik duruyordu. Yüzü ise daha da çirkinleşmişti. Üzerinde ise uzun, beyaz bir elbise vardı. Ancak alevlerin verdiği hasara dair hiçbir belirti yoktu. Tamamen normal bir insan görünümündeydi. Ancak havaya kaldırıldığı avuçlarının içinden çıkan alevlere bakılırsa, norma bir insan değildi. Alisa şimdi anlamıştı, cüppeliler yanlış kişiyi yakmaya çalışmıştı. Bu kadın, bu kasabanın hayalet büyücüsüydü. Onunla ilgili birçok rivayet duymuştu ama aklında kalan ve tek gerçek olan rivayet, onun yıllar önce öldüğüydü. Onu öldürememişlerdi çünkü o zaten ölüydü. Ama hayaleti bir insan suretinde, kasabada istediği herhangi bir yerde yaşamaya devam ediyordu. Şimdi ise cüppeliler, bunca zaman yaptıkları bu kötülüklerin bedelini ödemişlerdi, hem de çok ağır bir şekilde. Alisa orada durmuş kadını izlerken, biri onu kolundan tuttu ve çekiştirerek oradan uzaklaştırdı. Alisa artık evine gönül rahatlığıyla gidebilir, bu kasabada istediği kadar yaşayabilirdi. Ayin görevlileri ölmüş, kasabalı dersini almıştı. Alisa, herkesin korktuğu o yaşlı büyücüye karşı hayranlık duyuyordu. Görüntüsü her ne kadar mide bulandırıcı ve korkunç olsa da kalbi güzeldi. Tüm masumların intikamını almıştı.</p>
<p> </p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KARGANIN MESAJI</title>
<link>https://fikirizleri.com/karganin-mesaji</link>
<guid>https://fikirizleri.com/karganin-mesaji</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202601/image_870x580_695e6e5553fb1.webp" length="17412" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 07 Jan 2026 17:34:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sonu olmayan derin bir çukurdaydı. Olduğu yerden bakınca, gün ışığı ufacık bir nokta gibi görünüyordu. Etrafına bakındığında ise hiçbir şey göremiyordu. Zifiri karanlığın ortasında, neresi olduğunu bilmediği bir yerde yapa yalnızdı. Bağırıyor, çığlık atıyor, yardım istiyordu. Ama sesini kimse duymuyordu. Burada hissedebildiği tek şey ayaklarının altındaki yumuşak, vıcık vıcık zemin ve o zemine dokunduğunda ellerine bulaşan ıslaklıktı. Bunun ne olduğunu anlamamıştı. Sadece bu ağır, berbat, mide bulandırıcı kokudan dolayı iğrenç bir şey olduğunu biliyordu. Burası neresiydi, buraya nasıl gelmişti, sonu ne olacaktı hiçbir şey bilmiyordu. Bu bilinmezlik onu daha da kokutuyordu, bilinmezlik her zaman korkunçtu. Bir kez daha çığlık attı. Gözlerini sıkıca kapatmış, tüm gücüyle bağırıyordu. O sırada omzuna bir el dokundu.</p>
<p>“Hayatım, yine kâbus mu gördün?”</p>
<p>Gözlerini tekrar açtığında, odanın içine gün ışığı doluyordu. Hızla yattığı yerden doğuruldu, yanında oturur vaziyette duran ve şaşkın gözlerle ona bakan kocasını gördüğünde, rahatlamış gibi iç çekti.</p>
<p>“Yine aynı kâbus mu?” diye ekledi kocası. Melisa derin derin nefes alıp vererek, kendisini tekrar yatağına bıraktı.</p>
<p>“Evet. Yine aynı çukur, aynı zemin, aynı koku.”</p>
<p>“Hayatım, bence bir kez daha doktora gidelim. Bakalım ne söyleyecek.”</p>
<p>“Ben deli değilim hayatım, bu sadece bir kâbus. Herkes kâbus görür.”</p>
<p>Kocası yataktan çıkarken karşılık verdi.</p>
<p>“Evet ama bir yıl boyunca, her gece yalnızca aynı kâbusu kimse görmez.” Sonra dönüp ona baktı. “Bunun farkında değil misin hayatım, sence de ortada bir sorun yok mu? Neden bir yıldır her gece aynı kâbusu görüyorsun, bunu hiç merak etmedin mi?”</p>
<p>Melisa gözlerini açıp, boş tavana bakarak cevapladı.</p>
<p>“Hayır. Çünkü nedenini biliyorum.”</p>
<p>“Neymiş.”</p>
<p>“Bu kâbusu ilk kez gördüğümde yarım kaldı. Bu yüzden beynim sürekli bu kâbusu düşündü. Sonra onu tamamlamak için bana tekrar gösterdi ve tekrar yarım kaldı. Beynim sürekli bu rüyayı düşündüğünden dolayı, artık bilinç altıma yerleşti ve bu yüzden de her gece bu kâbusu görüyorum.”</p>
<p>Kocası dudağını büktü. Odanın tüm perdelerini açtı, bu kez içerisi daha çok aydınlandı. Hatta güneş tam olarak yatağa vuruyordu. Melisa gözlerini kapattı. Güneşe karşı durup gözlerini kapatmak, onun her zaman hoşuna gidiyordu. Gözlerinin önünde bembeyaz bir boşluk oluyordu ve bu ferah, aydınlık boşluğu istediği her türlü güzelliklerle süsleyebiliyordu. Müthiş hayaller kuruyor, sanki onların içindeymiş gibi hissederek yaşıyordu, ama o hayalleri hiçbiri zaman gerçekleşmiyordu. Yine de onun yaşadığı hayatta güzeldi. Kocaman bir malikanede iki çocuğuyla, eşiyle ve on beş tane hizmetçiyle yaşıyordu. Başka ne isteyebilirdi ki? Gerçi istediği bir şey daha vardı. O da bir yıldır gördüğü bu kabustan kurtulmak. Kocası çoktan üzerini giyinmeye başlamıştı. Bugün bir toplantısı olacaktı ve geç kalmam için kahvaltı etmeden gidecekti.</p>
<p>“Ya sebebi çok daha farklı bir şeyse?” dedi kocası.</p>
<p>Melisa kaşlarını açtı, düşünceli bir şekilde yattığı yerden doğruldu ve gözlerini tek notaya sabitleyip karşılık verdi.</p>
<p>“Evet hayatım, haklısın. Belki de bana şeytan musallat oldu. Belki de bu kâbus bana verilen bir mesaj. Belki de...”</p>
<p>“Saçmalıyorsun Melisa! Demek istediğim bu değil. Bu kâbusu küçük kuzenin öldükten sonra görmeye başladın, öyle değil mi? O öleli bir yıl oldu ve sen onun ölümünden sadece iki gün sonra bu kâbusu görmeye başladın. Ya bu kâbusun ölen kuzeninle bir ilgisi varsa... Ya sana rüya yoluyla bir mesaj vermeye çalışıyorsa...”</p>
<p>Kocasının bu söyledikleri onun tüylerini ürpertti. Ama diğer yandan haklıydı, bu kâbusu on yaşındaki kuzeni öldükten iki gün sonra görmeye başlamıştı. Belki de gerçekten onunla ilgiliydi. Belki de küçük kuzeni ona bir mesaj vermeye çalışıyordu.</p>
<p>Küçük çocuk bir yıl önce bu zamanlarda, yani yaz ayında kasabanın yakınındaki bir derede boğularak ölmüştü. Dereye beraber gittiği ve onun boğulmasına şahit olan arkadaşları onun derenin kenarında, bilek hizasına gelen kısımdaki suya düşen ve çırpına bir kargayı kurtarmaya çalıştığını, ama ayağı boşluğa düşünce dengesini kaybedip suyun içine, derin kısmına gömüldüğünü söylemişlerdi. Küçük çocuk yüzme bilmediğinden dolayı bir süre çırpınıp debelendikten sonra oracıkta boğularak ölmüştü. Ama asıl garip olan küçük çocuk derede çırpınırken onunla aynı anda çırpınan karganın, çocuk öldükten sonra suyun içinden uçarak çıkması ve oradan uzaklaşmasıydı. Bunu gören çocuklar kokluyla kasabaya gitmişler, arkadaşlarına yardım etmesi için yetişkinlerle konuşmaya çalışmışlar ama gördükleri o korkunç olaydan dolayı dertlerini bir türlü anlatamamışlardı. Bunun üzerine bir yetişkini kolundan tutup dereye götürmüşlerdi. Küçük çocuğun cesedi ancak bu sayede bulunmuştu. Çocuklar kasaba şerifine olayın tüm detaylarını ancak boş kağıtlara yazarak anlatabilmişlerdi. Çünkü bu olaydan sonra üç çocuk da konuşma kabiliyetlerini yitirmişlerdi. Onların konuşmalarını engelleyen bu büyük travma bir arkadaşlarının gözlerinin önünde boğularak ölmesi ve onların hiçbir şey yapmaması mıydı, yoksa suda çaresizce çırpınan o karganın çocuk öldükten sonra uçup gitmesi miydi? Bunu hiç kimse bilmiyordu. Kuzeninin bu feci ölümünden sonra bu korkunç ve anlamsız kâbusu görmeye başlamıştı. Bunun nedenini bir türlü çözemiyordu, ama kocası bu teoriyi söyleyene kadar kafasını hiç bu kadar meşgul etmemişti.</p>
<p>“En iyisi bir medyumla görüşmem.” dedi Melisa, dalgın bir şekilde. Kocası şaşkınlıkla ona baktı.</p>
<p>“Asıl bunu yaparsan kendini deli konumuna düşürmüş olursun hayatım. Gerçekten bu tür saçmalıklara mı inanıyorsun? Üstelik bir devlet adamının karısısın.”</p>
<p>“Ne olmuş yani?” diye sordu Melisa kocasına dönerek. “Sen devlet adamısın, ben ise bir devlet adamının karısıyım. İkimiz aynı şeylere inanmak zorunda değiliz.”</p>
<p>Melisa yataktan çıkıp kasabadaki tek medyuma gitmek için hazırlandı. Kocası onu ikna etmek için ne kadar uğraşsa da onu ikna edemeyeceğini anladı. Bunu karısının iyiliği için mi istemiyordu, yoksa bunun duyulması durumunda kendisinin rezil olacağını bildiğinden dolayı mı istemiyordu belli değildi. Melisa hazırlandıktan sonra, kahvaltısını bile etmeden at arabasına binip medyumun yaşadığı yere doğru yola koyuldu. At sürücüsü yolu biliyordu, bu yüzden ona sadece medyuma gitmek istediğini söylemişti o kadar. At arabası kasabadan çıkıp, toprak bir yola saptı. Biraz daha ilerledikten sonra ormanın tam ortasında durdu. Etrafı yemyeşil ağaçlarla ve çalılıklarla kaplanmış, dışını saran sarmaşıklardan ve yosunlardan dolayı ormanda kamufle olmuş, doğanın bir parçası gibi görünen küçük bir kulübe gördü. Medyumun evi burası olmalıydı, belki de yalnızca çalışma alnıydı. Melisa dudağını büktü. Buranın için kim bilir ne kadar küçüktü, kim bilir ne kadar kötü kokuyordu ve ne kadar kirliydi. İçeri girip girmemek konusunda kararsızdı. Bir süre düşündükten sonra kararını verdi. Bir kere denemekten zarar gelmezdi. Eve döndüğünde üzerini değiştirip duş alır ve burada üzerine sinen tüm kirlerden arınırdı. At arabasından inip kulübeye doğru ilerledi. Elinde eldiven olduğundan, kapıya dokunmaktan iğrenmedi. Kapıya vurduğunda zaten açık olduğunu fark etti. Kapıyı ardına kadar açtığında suratına ağır bir koku çarptı. Yüzünü buruşturdu, bu da neydi böyle? Buraya nasıl girecekti? Koku buradan bile bu kadar ağırsa kim bilir içerisi nasıldı... Bir süre kapının dışında durup, kendisini bu iğrenç kokuya alıştırmaya çalıştı. Sonra eşikten içeri bir adım attı. Etrafı aydınlatan mumlar içinin daralmasına neden oldu. Etrafa daha dikkatli baktığında ise tüyleri ürperdi. Her yerde bağırsaklar, tuhaf et yığınları, hayvan kafaları, şeffaf vazolarda çeşitli renklerde sıvılar, duvarlarda çizili anlamsız semboller vardı. Burası bir medyumdan çok bir büyücü inini andırıyordu. Melisa oturacak bir yer bulamayınca ayakta dikilmeye devam etti.</p>
<p>“Kimse yok mu?” diye seslendi. Hala korku dolu gözlerle etrafa bakınıyordu. Biraz sonra bir şırıltı duyuldu. Bir kenarda bulunan kapı boşluğunu kapatan boncuklu perdenin arasından biri geçti. Boncuklu ipler kadının üzerine asılı kalmış, oradan uzaklaşana kadar da üzerinden inmemişti. Bu kadın oldukça gençti. Üzerinde siyah dantelli ve yer yer parlak tüllerle kaplı uzun bir elbise, ellerinde ise yine tülden yapılmış siyah eldivenler vardı. Kadının hareketleri son derece ağırdı. Ama bu ağırlık kibarlık barındırmıyordu. Daha çok üzerine sinen görünmez bir ağırlıktan dolayı böyle hareket ediyor gibiydi. Kadın ağaç kütüğünden yapılmış küçük masanın yanına geçip yere oturdu.</p>
<p>Sonra ellerini birleştirerek sordu.</p>
<p>“Seni buraya hangi kötü güçler getirdi?”</p>
<p>Melisa dudağını büktü.</p>
<p>“Sadece bir kâbus, bir rüya... O kadar.”</p>
<p>Kadın ağzını ayırarak sırıttı. Melisa kadının yüzüne vuran mum ışığında, kadının ağzında bir tane bile diş olmadığını gördü.</p>
<p>“Bu rüya iyi bir rüya olsaydı sen burada olmazdın, öyle değil mi? Belli ki rüyalarına bazı kötü güçler müdahale etmiş.”</p>
<p>“Evet, olabilir. Ben sizden bu konu hakkında yardım istiyorum.”</p>
<p>“Senin için ne yapabilirim.” Kadının konuşması da hareketleri gibi son derece ağır ve uyuşuktu. Ayrıca genizden gelen cırtlak bir sesi vardı. Bu da Melisa’nın sinirini bozuyordu.</p>
<p>“Bir kâbus görüyorum ama bu sıradan bir kâbus değil. Bir yıldır aynı kâbusu görüyorum.”</p>
<p>“Peki bu kâbusu görmene neden olan herhangi bir sorun yaşadın mı?”</p>
<p>“Aslında evet. Küçük bir kuzenim öldü, onu geçen yaz kaybettik. Onun ölümünden iki gün sonra da bu kâbusu görmeye başladım. Ama hep aynı kâbus.”</p>
<p>“Ne görüyorsun?”</p>
<p>Melisa durakladı. İlk başta tereddütte kalmıştı ama sonunda anlatmaya karar verdi.</p>
<p>“Bir çukurun içindeyim, uçsuz bucaksız bir çukur. Gün ışığı tepede bir nokta gibi küçük görünüyor. Zemin ise yumuşak ve ıslak. Etraf zifiri karanlık, hiçbir şey göremiyorum. Böyle bir kâbus.”</p>
<p>Kadın bir süre durup ona baktı. Sonra önüne ahşap bir tas aldı içine koyu kırmızı bir sıvı döktü. Ardından bir hayvana ait olduğu anlaşılan küçük bir uzuv koydu. Kabın içinden aniden siyah dumanlar yüklemeye başladı. Kadın ellerini dumanın üzerinde gezdirirken konuşmaya başladı.</p>
<p>“Küçük kuzenin derede, bir kargayı kurtarmaya çalışırken ölmüş.”</p>
<p>Melisa bu bilgiye pek şaşırmadı. Sonuçta bu olay kasabada hızla yayılmıştı, herhangi birinden duymuş olabilirdi. Kadın devam etti.</p>
<p>“Kuzenin dengesini kaybedip suyun derin kısmına düşmüş ve boğulmuş. Onunla beraber çırpınan karga, küçük çocuk öldükten sonra uçup gitmiş. Bu olaya şahit olan üç çocuğun dili tutulmuş.”</p>
<p>“Evet.” dedi Melisa, başını dikleştirerek. Kadın hala onu şaşırtan bir bilgi vermemişti. “Bunlar doğru. Ama bunları herhangi birinden de öğrenmiş olabilirsiniz.”</p>
<p>Kadın göz ucuyla ona baktı, ellerini kasenin üzerinden çekip geriye doğru yaslandı. Melisa kadının bakışlarından ürkmüştü, kadına, onu ciddiye almadığını hissettirmiş olmalıydı.</p>
<p>“O karganın sana bir mesajı var.” dedi kadın. “Bunu da herhangi birinden öğrenmiş olabilirim, öyle değil mi?”</p>
<p>Melisa kaşlarını çattı. Bu kez oldukça meraklanmıştı. Kadın o tasın içinde bir şeyler görmüş olmalıydı. “Nedir... O mesaj nedir?” diye sordu heyecanla.</p>
<p>Kadın, Melisa’yı baştan aşağı süzdü. Sonra havalı bir tavırla cevapladı.</p>
<p>“Bu oldukça pahalı bir bilgi.”</p>
<p>Melisa bir süre durup kadına baktı. Sonra onun ne demek istediğini anladı. Hemen kürkünün içine gizlediği kesesini çıkarıp, kadına üç altın verdi. Kadın altınları görünce gözleri büyüdü. Altınları alıp göğsüne soktu ve cevap verdi.</p>
<p>“Seni bir yere davet ediyor. Kuzeninin mezarına.”</p>
<p>“Neden? orada ne var ki?”</p>
<p>“Sana kuzeninin aslında neden öldüğünü anlatacak. Bu gece on ikiden sonra oraya git, ama sadece iki saat süren var. Karga seni orada sadece iki saat bekleyecek, sonra gidecek.”</p>
<p>Melisa bunları duyunca kulaklarına inanamadı. Demek bir yıldır gördüğü kâbusun anlamı buydu, demek kuzeninin kurtarmaya çalıştığı o karga, aslında ona bir mesaj vermeye çalışıyordu. Hiç bıkıp usanmadan onun kâbuslarına girmiş, ona bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Ama Melisa bunu bir türlü anlayamamıştı. Kadının dediğini yapmak için ona teşekkür edip, hemen evine döndü. Tüm günü evin içinde düşünerek geçirdi. O karga ona ne mesajı vermeye çalışıyordu? Neden böyle bir şey yapıyordu? Ayrıca neden başkası değildi? Neden Melisa idi? Bütün bunları bu gece öğrenecekti.</p>
<p>Akşam yemeğini yedikten sonra, kocasıyla beraber şöminenin karşısında birer kadeh kırmızı şarap içtiler. Sonra da yataklarına gittiler. Kocası yatar yatmaz hemen uyumuştu ama Melisa uyumamak için direniyordu. Bu gece çok önemli bir işi vardı. Bu işi bu gece bitirmesi gerekiyordu. Saat on bir olduğunda yataktan çıkıp hazırlandı ve gece yarısı olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda evden çıktı. At arabasına binemezdi çünkü sürücü uyuyor olmalıydı, onu uyandırmak istemedi. Ayrıca onun bu saatte nereye gittiğini ve ne yaptığını kocasına söyleyebilirdi. Bunu kocasından habersiz yapacaktı, o böyle şeylere inanmadığından ona asla izin vermezdi. Ama medyum net konuşmuştu. Karga onu bu gece saat on ikiden sonra sadece iki saat bekleyecek, sonra gidecekti. Bir daha ne zaman geleceğini de bilmiyordu. Hem bu bilgi için o kadına altın vermişti hem de artık bu kabuslardan kurtulmak istiyordu. Evin bahçesinden çıktıktan sonra el fenerini açtı ve mezarlığa doğru yürümeye başladı. Mezarlık yolu kasabanın yoğun olmayan bölgesinde olduğundan, etrafta hiçbir aydınlatma yoktu. Etraf zifiri karanlıktı. Bu karanlıkta, yalnız başına bir kurt ya da bir köpek saldırısına uğramamayı umuyordu. Hızlı adımlarla toprak yolda ilerliyordu. Bu bölgeyi biliyordu ama mezarlığa hiçbir zaman gecenin bu karanlığında, üstelik yürüyerek gitmemişti, her zaman at arabasıyla gitmişti. Karanlıkta kafasının karışmasından, yolu karıştırıp kaybolmaktan korkuyordu. Bölgedeki derin sessizliği yabani hayvanların sesleri bozuyordu. Melisa ürkek bir halde, koşar adımlarla ilerliyordu. Sonunda mezarlığa ulaşmayı başardı. Gülümsedi. Bu onun için büyük bir başarıydı. Mezarlığa girip yavaş ve dikkatli adımlarla yürüyerek, kuzeninin mezarını bulmaya çalıştı. Fenerini mezar taşlarına tutuyor, üzerlerinde yazan yazıları okumaya çalışıyordu. Sonunda mezarı buldu ama yanına yaklaşamadı, orada öylece donup kaldı. Mezar taşında bir karga duruyordu ama bu normal bir karga değildi. Oldukça büyük bir kargaydı. Üstelik mezar açıktı. Üzerindeki tüm toprak boşaltılmış, mezarın yanına yığılmıştı. Bunu kim yapmıştı? Melisa şaşkın gözlerle mezara bakarken, karga aniden gürültülü bir ses çıkardı. Resmen bağırıyor, çığlık atıyordu. Melisa olduğu yerde sıçradı. Hala olduğu yerde duruyordu. Karga bu sefer kanatlarını çırparak bağırmaya, çığlık atmaya devam etti. Melisa ürkek bir şekilde, ağır ağır mezara doğru yaklaştı. Gözlerini karganın üzerinden ayırmıyordu. Onu hiç ummadığı bir anda, hazırlıksız yakalamasından ve saldırmasından korkuyordu. Ama karga sadece ona bakıyor, bağırıp çağırıyordu. Melisa mezara yaklaşıp feneri içine tuttu, gözlerini kocaman açtı. Gördüğü manzara karşısında dili tutulmuştu. Küçük kuzeni sanki yeni ölmüş gibi görünüyordu, cesedi hiç bozulmamıştı. Sadece tabutun içindeki çıplak bedeni mora dönmüştü, ama hiçbir çürüme yoktu. Daha da korkunç olan şey karnının boydan boya yarılmış, tabutun içinin kan gölüne dönmüş olmasıydı. Karnının içinden çıkıp etrafa dağılan şeyler is onun midesini bulandırdı. Bunlar karga kafalarıydı. Karının içinden karga kafaları fışkırıyordu. Hepsi ıslaktı, muhtemelen kandı. Karga kafaları da kanlar içindeydi. Melisa başını kaldırıp mezar taşındaki kargaya bakmak istedi, ama o çoktan yok olmuştu. Tekrar mezara döndü. Bu bir kâbus muydu yoksa bir lanet mi? Bunu tam olarak anlayamamıştı ama karganın mesajını anlamıştı. Kuzeni, yakaladığı tüm kargaların kafalarını canlı canlı koparıp onları yemişti. Sonunda öldüğü bir karganın ailesi ondan intikam almak istemişti. Çocuğun, onun kafasını da yemek için onu yakalamaya çalışacağını bildiğinden dolayı, dereye girip boğulma numarası yapmıştı. Kuzeni o dereye onu kurtarmak için değil, kafasını yemek için girmişti. Sonra karga onu derenin derin olan kısmına doğru sürüklemiş, orada boğulmasına neden olmuş, öldüğünü anlayınca da uçarak oradan uzaklaşmıştı. Olan buydu. Karganın Melisa’ya vermeye çalıştığı mesaj buydu. Hiçbir karganın yağmadığını o yapmış, kendi ailesinden olan birinin intikamını almıştı. Melisa bu mesajı anlayınca hem rahatladı hem üzüldü. Artık kâbuslarından kurtulduğu için rahatlamıştı. Ama kuzeninin yaptığı kötülük için üzülmüştü. Oysaki herkes onun kendi canını tehlikeye atarak bir hayvanı kurtarmaya çalışırken öldüğünü düşünüp, onu kahraman ilan etmişlerdi. Oysaki kuzeni küçük bir canavardan başka bir şey değildi.</p>
<p> </p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAYALET HEMŞİRE</title>
<link>https://fikirizleri.com/hayalet-hemsire</link>
<guid>https://fikirizleri.com/hayalet-hemsire</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202512/image_870x580_6932a0e2a4b3c.webp" length="22822" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 05 Dec 2025 12:09:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hemşire ağır adımlarla bebek odasına girdi. Kucağında tuttuğu yeni doğan bebeği, boş yataklardan birine bıraktı ve arkasını dönüp odadan çıktı. Koridor boş, bina sessizdi. Ürkütücü ve derin bir sessizlikti bu. Hemşirenin ayak sesleri boş koridorda yankılanıyordu. Arkasına bakmadan, koşar adımlarla alt katta bulunan danışma bölümüne gitti. Bu binada herhangi bir yerde tek başına dolaşmaktan korkuyordu. Çünkü binanın geçmişini biliyordu. Bina eski bir akıl hastanesiydi. Son 3 yıldır bir doğum evi olarak kullanılıyordu. Bebeklerin anneleri ise en alt katta, bodrumdaydı. O kadınlar buranın geçmişini bilseydi, burada ne kendileri kalırdı ne de bebeklerini bırakırlardı. Hemşire, danışma masasındaki arkadaşının yanına doğru yaklaştı. Tam ona bir şey söylemek üzere dudaklarını araladığı sırada bir şimşek çaktı. Şimşek, zemin kattaki pencerelerden içeriye girip koridoru aydınlattı. Saat gecenin on ikisiydi ve iki hemşireler şu an gece vardiyasındaydı. Burada gündüz çalışmak için müdürüyle defalarca görüşmüş olmasına rağmen, ona gündüz vardiyası verilmemişti. Burada çalışan herkes buranın geçmişinden haberdardı. Yine de Melissa bebeklerle ve yeni doğum yapmış kadınlarla ilgilenmeyi sevdiğinden dolayı, burada çalışmaya devam ediyordu. Dört katlı binanın en üst katında eskiden ceza hücreleri vardı. Birinci ve ikinci katta, tehlikeli olmayan hastaların tutulduğu odalar vardı. Zemin kat ise personellere aitti. Ancak bodrum katla ilgili hiç kimsenin bilgisi yoktu. Melissa hariç. Melissa bodrum katta neler yaşandığını gayet iyi biliyordu. Çünkü buraya gelmeden önce binanın geçmişiyle ilgili detaylı araştırma yapmıştı. Araştırma yapmasının sebebi, yeni çalışacağı yerin geçmişini bilmek istemesi değildi. Binanın fantastik mimarisi ve kasvetli atmosferi onun ilgisini çekmişti. Ve buranın eskiden ne için kullanıldığını, neden yapıldığını merak etmişti. Bodrum katında çok kötü şeyler yaşandığını okumuştu. Ama bundan kimseye bahsetmemişti. Çünkü bodrum kat ile ilgili bilgileri bilen birisi, orada yaşananlardan birine bahsetmişti ve birkaç gün sonra ortadan kaybolmuştu. Bir daha da bulunamamıştı. Onun başına ne geldiğini hala bilmiyordu. Ona her ne olduysa kendisine de olmasını istemiyordu. Burada dolaşan kötü güçler mi vardı? O kişiyi ortadan kaldıran şey kimdi? Binanın geçmişiyle ilgili bilgi sızdırılmasını istemeyen birisi miydi? Belli değildi. Ama o kadın ortadan kaybolmuştu. Burada daha önce çalışan kişilerin kendi istekleriyle ayrıldıklarını duymuştu. Ne yaşadıklarını bilmiyordu ama duyduğu kadarıyla tuhaf sesler duymuşlar, değişik yaratıklar görmüşlerdi. Elbette onları dinleyen herkes onların deli olduğunu, bir akıl hastanesine yatmaları gerektiğini söyleyerek onları umursamamışlardı. Buraya gelen kişilerin çoğu en fazla 2 veya 3 ay dayanabiliyordu. Melissa yaklaşık 2 yıldır buradaydı ama şimdiye kadar bir sorun yaşamamıştı. Tabi bazen bazı tuhaf sesler duyuyordu ama pek umursamıyordu. Seslerin, bina eski olduğundan dolayı tesisat sorunundan kaynaklandığını düşünüyordu. Belki de gece saatlerinde çalıştığından dolayı zihni ona küçük oyunlar oynuyordu. Yine de henüz bir yaratık görmemişti. Arkadaşı elindeki dergiyi kurcalarken, Melissa’da onun yanındaki boş sandalyeye oturdu. O sırada tekrar şimşek çaktı. Yanındaki arkadaşı sıçradı ama Melissa hiçbir şey hissetmedi. O bu tür şeylerden korkmuyordu. Şimşeklerin beyaz ışığı koridoru aydınlatmaya devam ederken gaz lambalarından birinin söndüğünü fark etti. Gaz lambasını yakmak için o tarafa doğru ilerlerken bir diğer gaz lambasının da söndüğünü fark etti. Masada oturan arkadaşına dönüp o lambayı da onun yakmasını söyledi. Ama arkadaşı onu ya duymazdan gelmişti ya da gerçekten duymamıştı. Arkadaşının ödleğin teki olduğunu biliyordu. O çok korkaktı. Burada, gece vaktinde nasıl çalıştığına hayret ediyordu. Melissa arkadaşına daha fazla ısrar etmedi. Gaz lambalarını tek tek yaktıktan sonra, arkadaşı ona bir de bebeklerin bulunduğu odaya bakması gerektiğini söyledi. Bebekleri kontrol etmeleri gerekiyordu. Ama arkadaşı oraya asla gitmeyeceğini söyledi. Buradaki işi doğum yapan kadınlara ağır kesici vermek ve bebeklerin bezlerini değiştirmekti. Ama bazı zamanlar tek başına binanın içine dolaşmaktan korkuyordu. Bu yüzden yanına mutlaka birisini alıyordu. Bu kez hava yağmurlu ve gök gürültülüydü. Bu kötü hava ortamı daha da kasetli hale getiriyor, binanın daha da ürkütücü görünmesini sağlıyordu. Arkadaşı bunu asla yapmayacaktı. Olduğu yerden hiç kımıldamadı. Melissa onunla alay ederek üst kata, bebeklerin bulunduğu odaya çıktı. O da bu koridorlarda tek başına dolaşmaktan korkuyordu, ama kimseye bir şey söylemiyordu. Kendisini gülünç duruma düşüremezdi. Bebeklerin bulunduğu odaya girdiğinde rahatladı. Bebek de olsalar sonuçta odada bir sürü canlı vardı. Bir sürü küçük insan. Bu yüzden bebeklerin yanına girdiği zaman korkusunu bastırabiliyordu. Yatakların arasında dolaşarak bebekleri tek tek kontrol etti. Bazıları oldukları yerde ellerini bacaklarını sallıyor, bazıları ise hiç hareket etmeden uyuyordu. Beslenme saatleri geldiğinde hepsini tek tek annelerine götüreceklerdi. Bodrum katta, vahşi şeylerin yaşandığı yerde yatan annelerine. Yaptığı araştırmalarda, orada birkaç kişi öldüğünü öğrenmişti. Ama sıradan ölüm değildi bunlar. Hastalar vahşileştiklerinde, aşırı saldırganlaştıklarında onları en üst katta bulunan ceza hücrelerine koymak yerine bodrum katına indirip, hastaları tek bir odaya kapattıklarını öğrendi. Hastalar orada birbirlerini dövüyorlar, parçalıyorlar, öldürüyorlar, birbirlerini yiyorlardı. Orada vahşi şeyler yaşanmıştı. Hastalar vahşi bir şekilde birbirlerini öldürmüşlerdi. Bu yüzden bodrum katına ne zaman inse içinin sıkıldığını, daraldığını, kalp atışının hızlandığını ve kafasının patlayacak derecede ağrıdığını hissediyordu. Üzerine derin bir ağırlık çöküyordu. Orada kendisinin dışında başkalarının da aynı şeyi hissedip hissetmediğini bilmiyordu. Ama o, derin bir sıkıntı hissediyordu. Bazen bu sıkıntıyı kaldıramayacak dereceye geliyor ve çığlık atıp ortalığı dağıtmamak ya da kendisine zarar vermemek için oradan kaçarcasına ayrılıyordu. Bu olayı birilerine anlatmayı ve bu binanın bir doğum evi olarak kullanılacak en son yer olduğunu birilerine söylemeyi çok istiyordu, ama bunu yapamıyordu. Bu yüzden sessiz kalmayı tercih ediyordu. Bebeklerin arasında dolaşırken bir şey fark etti. Mavi tulumlu bir bebeğin yerinde pembe tulumlu bir bebek vardı. Etrafına bakındığında, pembe tulumlu bebeğin yatağında da mavi tulumlu bir bebeğin yattığını fark etti. Karşılarına çattı. Bunu muhtemelen ödlek hemşire arkadaşı yanlışlıkla yapmıştı. Bebeklerin hepsinin belli yatakları vardı çünkü yatakların üzerlerinde, annelerinin isimleri yazıyordu. Neyse ki cinsiyetinden dolayı bebekler karışmamıştı ancak bu hata affedilemezdi. Bunun yerine kız veya erkek bebekleri de birbirleriyle karıştırabilirdi. Bu durumda da her bir anne aslında başkasının bebeğini alabilirdi. Bunu hemen müdürüne bildirmesi gerekiyordu. Hızlı adımlarla odadan çıkıp zemin kata indi. Orada bulunan arkadaşına öfkeli bir bakış attıktan sonra müdürünün odasına gitti. Kapıyı birkaç kere çaldı ama içeriden ses gelmedi. Kapıyı açtığında içerinin boş olduğunu fark etti. Müdürü gitmişti. Bunun üzerine arkadaşının yanına yaklaştı ve öfkeli bir şekilde söylendi.</p>
<p>“Sen aklını mı kaçırdın? Bebekleri nasıl karıştırırsın? ya aynı cinsiyetteki bebekleri değiştirseydin...”</p>
<p>“Ne?” diye sordu arkadaşı, anlamamış gözlerle ona bakarak.</p>
<p>“Bebekleri diyorum... Bir kız ile bir erkek bebeği birbirlerinin yataklarına yatırmışsın.”</p>
<p>“İyi de ben daha bir saat önce geldim ve geldiğimden beri burada oturuyorum.” dedi genç kadın.</p>
<p>Melissa şaşkınlıkla kala kaldı. Arkadaşı doğru söylüyordu. Geleli henüz bir saat olmuştu ve geldiğinden beri bu masadan hiç kalkmamış, bebeklerin bulunduğu odaya hiç girmemişti. Üstelik birkaç saattir oraya girip çıkan tek kişi kendisiydi. Şu an hastanede sadece o ve arkadaşı vardı. Bir de müdür. Müdür de onların görmediği bir ara gitmişti. Muhtemelen ya tuvaletteydi ya da yemekhanede. Melissa şaşkınlıkla başını öne eğdi. Acaba bunu kendisi yapmıştı da hatırlamıyor muydu? Hayır, bu imkansızdı. Böyle bir hatayı asla yapmazdı! O, bebeklere ve ailelerine çok fazla değer veriyordu. Bu yüzden bebeklerin karışmamaları için özenli bir şekilde çalışıyor, dikkatli davranıyordu. İyi ama bunu kim yapmıştı? Biraz sonra bebeklerin beslenme saati geldi ve arkadaşıyla beraber üst kata çıkıp, bebekleri teker teker annelerine götürdüler. Melissa bodrum kata inip bebekleri annelerine verdikten sonra hızlı adımlarla üst kata çıkıyor, arkadaşı da koşar adımlarla peşinden geliyordu. Şu an yanında Melissa olduğundan dolayı binanın içine rahatça dolaşabiliyordu. Ama Melissa bodrum kata indiğinde, arkadaşının korktuğundan daha çok korkuyordu. Son bir bebek kalmıştı. O bebeği de Melissa götürecekti çünkü arkadaşı bunu asla yapmayacağını söylemişti. Arkadaşı danışma masasındaki yerini alıp dergisini kurcalamaya devam ederken, Melissa bebeği kucağına aldı ve kapıya doğru ilerledi. O sırada kapı ağır ağır kendiliğinden kapandı. Melissa şaşkınlıkla kapıya baktı. Elini kapı kulpuna attığı an şimşek çaktı ve sağanak daha da hızlandı. Odadaki bütün gaz lambaları sönmüştü. Onların yerini şimşeklerin beyaz ışığı almıştı. Odanın içini kesik kesik dolduran beyaz ışık yüreğini ağzına getirdi. Kalbi hızla atmaya başladı. Kapının kulpunu tutup çekti ama kapı açılmadı. Bu kez daha da sert bir şekilde çekti, yine açılmadı. Hemen cebindeki kibrit kutusunu çıkartıp, şimşeklerin ışığından yararlanarak bir gaz lambası buldu ve yaktı. Bebek hala kucağındaydı. Gaz lambasını yaktığı an içindeki sıkıntı yavaş yavaş yok oldu. Gaz lambasını eline alıp, ışığından yararlanarak tekrar kapıya yaklaştı ve kapı kulpunu tutup çekti. Kapı bu sefer rahatça açıldı. Melissa şaşkınlıkla bir kucağındaki bebeğe, bir kapıya bakıyordu. Sonra arkasını dönüp pencereye baktı. Sağanak hafiflemeye başlamıştı. Melissa bodruma inip kucağındaki bebeği annesine verdi. Annesi gülümseyerek bebeğini kucağına aldı ve ilk önce öpüp kokladı. Sonra göğsünü çıkartıp bebeği emzirmeye başladı. Melissa da o sırada kadınların yanında oturmuş, onları gözetliyordu. Herhangi bir ihtiyaçları olması durumunda yanlarında olmak istiyordu. Bebeklerin beslenme saati bittikten sonra tekrar yataklarına dönme vakti gelmişti. Arkadaşıyla beraber bebekleri tekrar yataklarına götürdüler ve ilk beslenme saatlerini tamamlamış oldular. Daha sonra Melissa bir kahveyi içmek için yemekhaneye gitmek istedi. Arkadaşı da hemen onun peşine takıldı. Beraber kendilerine sert bir kahve yaptılar ve kahvelerini yudumlamaya başladılar. Yemekhanede kendilerinden başka hiç kimse yoktu. Aşçılar yalnızca gündüz vardiyasındaki doktorlar ve hemşireler için çalışıyorlardı. Gece vardiyasında kalanları çalışandan saymıyorlardı herhalde. Bu yüzden aşçı gece vardiyasında çalışanların yemeklerini hazırlayıp bir kenara koyuyor, öylece bırakıyordu. Onlar kendi yemeklerini kendileri hazırlıyorlardı, bulaşıklarını kendileri yakıyorlardı. Gece vardiyasında çalışmak birçok yönden çok zordu. Melissa ile arkadaşı kahvelerini içip keyif yaparken koridorda bir çığlık yankılandı. İkisi de aniden durup bir süre birbirlerine baktılar. İkisinin de gözleri kocaman olmuş, neredeyse yerinden çıkacaktı. Melissa ağır ağır yerinden kalkarken arkadaşı onun koluna yapıştı ve yerini oturtturmaya çalıştı. Yanından gitmemesini, onu yalnız bırakmamasını istedi. Yalvarır gözlerle ona bakıyordu. Melissa yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Muhtemelen kadınlardan birinin yardıma ihtiyacı vardı. Melissa arkadaşına dönüp saçmalamaması gerektiğini, onların hemşire olduklarını ve buradaki kadınlara bakmakla görevi olduklarını hatırlattı. Koşar adımlarla yemekhaneden çıkarken, arkadaşı da onun peşinden geliyordu. Melissa bodrum kata inip kadınların yatakhanesine girdiğinde, herkesin mışıl mışıl uyuduğunu gördü. Hiç kimseden ses çıkmıyordu. Melissa ile arkadaşı bir kez daha şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Biraz önce bir çığlık duyduklarına emindiler. Bunu ikisi de duymuştu, sadece biri değil. Onlar neler olduğunu anlamaya çalışırken bir kez daha çığlık sesi duydular. Melissa yataktaki kadınlara baktığında hiçbirinin eksik olmadığını fark etti. Bütün kadınlar yataklarındaydı ve binada ikisinden başka kimse yoktu. Müdürleri ise erkekti ama bu çığlık sesi bir kadın sesiydi. Melissa tekrar koşarak zemin kata çıktı ve etrafına bakındı. Ses kesilmişti. Arkadaşı korkuyla titremeye başlamıştı. Bir yandan da sağanak şiddetini arttırmaya başlamıştı. Çığlık sesini tekrar duyduklarında, arkadaşı bu gece daha fazla burada kalmayacağını söyledi ve eşyalarını toplayıp binayı terk etti. Melissa ise müdürünün nerede olduğunu bilmiyordu. On beş tane bebek ve on beş tane kadınla beraber bu koca binada yapayalnız kalmıştı. Ne yapacaktı şimdi? Korkudan elleri titriyor, bacakları uyuşuyor, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Cesaretini toplayıp üst kata, çığlık sesinin geldiği yere doğru gitmeye karar verdi. Sonuçta buradaki bütün bebekler ve kadınlar şu an ona emanetti, onlara sahip çıkmalıydı. Belki de binanın içine biri girmişti ve yardıma ihtiyacı vardı. Belki de korkulacak hiçbir şey yoktu. Bir kadın, ona zarar vermek isteyen birinden kaçmış ve bu binaya sığınmıştı. Ağır adımlarla merdivenleri tırmanıp üst kata, bebeklerin odalarının bulunduğu yere çıktı. Koridora baktığında bir nefes alıp verme sesi duydu. Derin ve hızlı bir nefes alıp vermeydi bu, ama kendisinin nefes alıp verişi değildi. Melissa şu an nefesini bile tutmuş sesi tekrar duymaya, binanın içinde kim olduğunu ve nerede saklandığını anlamaya çalışıyordu. Bu ses inleyerek acı çeken bir kadına aitti. Çığlık sesi tekrar duyuldu. Sanki diri diri parçalanıyor, uzuvları kesiliyor veya büyük bir şiddet görüyormuş gibi acı çeken bir kadın sesiydi. Bu ses Melissa'nın da istemsizce canının yanmasına neden oldu. Korkudan ürperiyordu. Koridorda ağır adımlarla, sessiz bir şekilde ilerleyerek sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Bebeklerin odalarının önünden geçerken, odasının açık olan kapısı hızlı bir şekilde çarparak kapandı. Melissa yerinden sıçradı ve karşı duvara yapıştı. Gözlerini kocaman açmış, derin derin nefes alıp vererek kapıya bakıyordu. Ağır adımlarla kapıya yaklaştı ve kulağını kapıya dayayarak, arkada neler olduğunu duymaya çalıştı ama hiç ses yoktu. Kapıyı açıp başını içeri uzattı. Yalnızca bir tane gaz lambasının yandığını ve bütün bebeklerin sessiz bir şekilde yataklarında yattığını gördü. İçeriye girip cebindeki kibrit kutusunu çıkardı ve bütün gaz lambalarını yakarak odayı iyice aydınlattı. Son gaz lambasını yakarken ensesinde bir nefes hissetti. Sanki birisi dibine girmiş, kulağına bir şey fısıldamaya çalışıyordu. Başını hızla çevirdi ama arkasında hiç kimse yoktu. Etrafına bakınırken ensesinde tekrar bir nefes hissetti. Tekrar arkasına döndü ama yine hiçbir şey göremedi. Bu kez ellerini başına götürüp, parmaklarını saçlarının arasına daldırdı.</p>
<p>“Şu an uykusuz ve yorgunum, zihnim bana oyun oynuyor. Zihnin bana oyun oynuyor...” diyerek, kendi kendine telkinler veriyordu. Evet, şu an yorgundu ve zihni ona küçük oyunlar oynuyordu. Kendisini sakinleştirmeye çalışırken odanın açık duran kapısı tekrar çarparak kapandı. Melissa kapıya döndüğünde bu kez kapının üzerinde bir gölge gördü. Belki de kendi gölgesiydi. Kenara çekildi. Gaz lambalarının ışıklarından uzaklaştı ama bu kendi gölgesi değildi. Hiç hareket etmeden orada duruyordu. Gölge bir kadını anımsatıyordu. Başındaki aksesuara bakılırsa daha çok bir hemşireyi. Bu da neydi şimdi? Melissa odadan çıkmadan önce bebekleri kontrol etmek istedi. Ve o sırada şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı. Bu kez korkudan ölmek üzereydi. Bebeklerin hepsinin üzerlerindeki tulumlar çıkartılmış, yerlerine beyaz tulumlar giydirilmişti. Bütün bebekler birbirlerinin aynısıydı. Hiçbirinin diğerinden farkı yoktu. Hepsi beyaz tulumlar içinde, yataklarında yatıyorlardı. Hangisinin kız, hangisinin erkek olduğu bile anlaşılmıyordu. Kız bebekler ve erkek bebekler birbirleriyle tamamen karışmıştı. Hangisinin hangi kadının bebeği olduğunu asla öğrenemeyeceklerdi çünkü yataklarının üzerlerinde bulunan anne isimleri de yerlerinde değildi. Melissa ne yapacağını şaşırdı. Hemen zemin katta bulunan telefona ulaşıp, müdürünün evini araması gerekiyordu. Evinde olup olmadığına bile emindeydi ama binada olmadığına göre muhtemelen evine gitmişti. Çünkü onu saatlerdir hiç görmemişti. Böyle bir şeyi asla yapmazdı. Neden onlara haber vermeden çıkıp gitmişti ki? Melissa tekrar başını kaldırdığında, kapının üzerinde gördüğü gölge bu kez belli belirsiz bir silüet halinde karşısında duruyordu. Bulanık, silik bir silüet. Bu bir hemşireydi. Melissa derin derin nefes alıp vererek kendisini sakinleştirmeye, aynı anda kendisine telkinler vermeye devam ediyordu.</p>
<p>“Bu bir halüsinasyon. Şu an halüsinasyon görüyorum. Yorgunu ve uykusuzum, zihnim bana oyun oynuyor.” Ama bu hiçbir işe yaramadı.</p>
<p>“Sen de kimsin? Neler oluyor?” diye sordu sonunda. Ama karşısındaki silüet hiç hareket etmeden durmuş, donuk gözlerle tam karşıya bakıyordu. Görüntü yavaş yavaş belirginleşiyordu. Görüntü belirginleştikçe, Melissa’nın halüsinasyon gördüğü düşüncesi de yavaş yavaş kayboluyordu. Melissa neler olduğunu anlamaya çalışırken, karşısındaki silüet konuşmaya başladı. Sesi uzaklardan geliyormuş gibi boğuk ve yankılıydı.</p>
<p>“Burası benim evim... Burası benim evim...” dedi silüet. Melissa karşılarını çattı.</p>
<p>“Ne?” diye sordu.</p>
<p>“Burası benim, burada kalamazsınız! Burası benim, burası bana ait...” diyerek, konuşmasını sürdürdü silüet. Aynı anda ağır adımlarla Melissa’nın üzerine doğru gelmeye başladı. Biraz sonra silüetin kucağında bir bebek belirdi. Melissa gözlerini kocaman açarak etrafındaki bebek yataklarına baktığında, bir bebeğin eksik olduğunu fark etti. O bebeği karşısındaki kadın almıştı. İyi ama hangi ara almıştı? Onu aldığını fark etmemişti bile. Melissa olduğu yerde hiç kımıldamadan ona seslendi. “Lütfen o bebeği bırak! O sana bir şey yapmadı, o daha küçük bir bebek. Lütfen onu yerine koy, onu bana ver.” diyerek söylendi Melissa. Ama silüetin yüzü ifadesiz, gözleri donuktu ve yalnızca dümdüz karşıya bakıyor, ağır adımlarla pencereye doğru ilerliyordu.</p>
<p>“Burası bana ait.” diyerek devam etti silüet. “Ya siz gidersiniz ya da sizi ben gönderirim.” diye ekledi. Melissa şaşkınlıkla ona bakmayı sürdürürken sordu.</p>
<p>“Ne demek istediğini anlamıyorum, benimle düzgünce konuş lütfen! Sen kimsin, ne istiyorsun?” diye sordu. Silüet pencerenin tam karşısına geldiğinde durdu.</p>
<p>“Burası benim, beni burada öldürdüler. Beni buraya hapsettiler, burası bana ait... Hepiniz buradan gideceksiniz yoksa hepinizi ben gönderirim.” dedi silüet ve aniden camdan dışarı fırladı. Cam parçaları etrafa savrulurken, Melissa kendisini parçalardan korumak için kenara çekildi. Sonra çığlık atarak pencereye koştu. Kadın, kucağındaki bebekle beraber camı ve çerçeveyi parçalayarak camdan aşağı atlamıştı. Birinci kattan atlamışlardı ama sonuçta kucağında bir bebek vardı. Melissa pencereden aşağıya baktığında hiçbir şey göremedi. Ortada ne kadın ne de bebek vardı. Hava zifiri karanlıkta ancak bahçedeki tek bir aydınlatma direği ortalığı az da olsa görmesini sağlıyordu. Melissa hızla arkasına döndüğünde, biraz önce hemşirenin kucağında gördüğü bebeğin yatağında yattığını fark etti. Bebek orada yatmış, hareketsiz bir şekilde uyuyordu. Melissa şaşkınlıkla neler olduğunu anlamaya çalışırken aynı çığlığı tekrar duydu. Yine koridordan geliyordu ama arkasını döndüğünde, biraz önce camdan atlayan hemşirenin tekrar pencerenin önünde durduğunu gördü. Ancak bu kez cam ve çerçeveler tamamen sapasağlam, olduğu gibi duruyordu. Biraz önce paramparça olmuştu ama şu an sapasağlamdı. Melissa neler olduğunu anlamaya çalışırken, karşısındaki kadında bazı değişiklikler gördü. Üzerinde hala hemşire kıyafeti vardı ama bu sefer suratı sanki tamamen yok olmuş, etle kaplanmış. Gözleri, ağzı, burnu, hiçbir şeyi yoktu ama hala konuşuyor, hala ses çıkartabiliyordu. Bu kez ses daha yakın ve daha net geliyordu. Melissa korku içinde ona bakarak söylenmeye başladı.</p>
<p>“Sen benim zihnimin bir ürünüsün, sen benim zihnimin bir ürünüsün. Ben şu an hayal görüyorum.” diye söylendi. Silüet ona karşılık verdi.</p>
<p>“Hayır, ben vardım. Hala da varım ve her zaman var olacağım. Burası bana ait, buradan defolup gideceksiniz!”</p>
<p>Melissa bir süre daha durup ona baktıktan sonra zihnine bazı bilgiler gelmeye, okuduğu bazı araştırmaları hatırlamaya başladı. Bina akıl hastanesi olarak kullanıldığı zamanlarda, burada bir hemşirenin ortadan kaybolduğunu okumuştu. O hemşireye ne olduğunu, nereye gittiğini, başına ne geldiğini hiç kimse bilmiyordu. Tıpkı o bodrum katta yaşananları birine anlattıktan sonra ortadan kaybolan diğer hemşireye olduğu gibi. Hemşirenin en son hastalardan birine birinin ilaçlarını vermek için ceza hücresine gittiğini biliniyordu. Ondan sonra bir daha onu gören hiç kimse olmamıştı. Bina tamamen aranmış, ama hiç kimse o hemşireyi bir daha bulamamıştı. Zaten akıl hastanesi hastaların bodrum katta birbirlerini parçalayarak öldürmelerinden dolayı değil, bir hemşirenin ortadan kaybolmasından dolayı kapatılmıştı. Yani hastaları hiç kimse insan yerine koymamış, hiç kimse onları bir canlı olarak bile görmemişti. Yalnızca bir hemşirenin kaybı bu hastanenin kapatılmasına neden olmuştu. Melissa şimdi anlamaya başladı. Bu kadın kaybolan hemşireydi. Bu kez daha sakin kalmaya çalışarak, olduğu yerden kımıldamadan sordu.</p>
<p>“Seni tanıyorum, senin hakkında her şeyi okudum. Ne oldu sana?”</p>
<p>Hemşire cevap verdi.</p>
<p>“Burası benim, burası bana ait.”</p>
<p>  Melissa sorusunu yineledi.</p>
<p>“Sana ne oldu? Sana ne olduğunu anlat. Seni tanıyorum, ama başına ne geldiğini bilmiyorum. Sana ne olduğunu anlatırsan belki sana yardım edebilirim. Başına ne geldiğini anlat.”</p>
<p>Hemşire cevap verdi.</p>
<p>“Ben bu odada yok oldum. Ben burada yok oldum, beni burada yok ettiler. Bu oda, bu bina tamamen bana ait.”</p>
<p>Melissa şaşkınlıkla hemşireye baka kaldı.</p>
<p>“Nasıl yani? Sana ne yaptılar? Ne olduğunu anlat. Her şeyi ortaya çıkartacağım.”</p>
<p>Hemşire devam etti.</p>
<p>“Beni bu odada yok ettiler. Dikkatli bakarsan görürsün. Beni bu odada yok ettiler. Ama ben hala buradayım ve her zaman burada olmaya devam edeceğim. Ben buradaki hayalet hemşireyim.” dedi hemşire. Sonra görüntü yavaş yavaş soluklaştı, silikleşti ve yok oldu. Melissa olduğu yerde donup kalmıştı. Ne demek istemişti? Beni burada yok ettiler ama hala buradayım derken ne demek istemişti? Dikkatli bakarsa göreceğini söylemişti. Nereye dikkatli bakacaktı? Melissa bebekleri kontrol etmek için etrafa bakındığında bütün bebeklerin kendi yatağında yattıklarını, hepsinin üzerlerinde pembe ve mavi tulumlar olduğunu ve yataklarının başlarında annelerinin isimlerinin yazdığını fark etti. Neler oluyordu? Aklını mı kaçırıyordu yoksa bunlar gerçekten yaşanıyor muydu? Melissa odanın içinde dikkatli ve ağır adımlarla dolaşarak bir şeyler hissetmeye çalıştı. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve o an içinde bir şey hissetti. Evet, o hayalet hemşireyi burada hissediyordu. Evet, o bu odadaydı. Ama nerede? Odanın içinde dolaşmaya devam etti. Ellerini duvarlara dayadı. Kapının yanındaki duvarda bir sıcaklık hissetti. Gözlerini açıp karşısındaki duvara baktı. Bordo renkli duvar kağıdı ile kaplı duvarda, elini koyduğu yerin yavaş yavaş siyah bir leke ile kaplamaya başladığını fark etti. Burada bir şey vardı. Hemşire buradaydı. Ama nasıl? Bu sadece ahşap bir duvardı. Melissa duvar kağıdını tırnağıyla kazıyarak bir kısmını yırttı. O sırada kahve rengi olması gereken ahşap duvarın simsiyah olduğunu fark etti. Bu duvarı kırmalıydı. Onu kırmak için bir şey bulmalıydı. Bunun için bahçıvanın malzemelerini sakladığı dolabı kurcalamak için zemin katta bulunan malzeme odasına gitti. Orada bir çekiç ile testere buldu. Onları alıp tekrar bebek odasına çıktı. Çekici kullanarak ahşap duvara vurmaya başladı. Küçük bir delik açıldıktan sonra testereyle o deliği büyütmeye çalıştı. Ancak testereyle hiçbir şey yapamadı. Çekici tekrar alıp, duvarı parçalamaya devam etti. Bebekler sese hiçbir tepki vermiyordu. Hala uyumaya devam ediyorlardı.</p>
<p>Melissa duvarın bir kısmını parçaladığında, kendisini aniden geriye attı. Şaşkınlıkla donup kaldı. Duvarın tam ortasına, dümdüz bir pozisyonda yerleştirilmiş bir kalıntı vardı. Bunlar insan kalıntılarıydı. Gerçek iskelet kalıntıları. Yer yer kemikler görünüyor, yer yer etler kalmış, üzerinde kurtluklar ve böcekler dolanıyordu. Üstelik üzerinde yok olmak üzere olan, hemşire kıyafetine benzer bir elbise vardı. Bu oydu, bu hayalet hemşireydi. Ama nasıl? Onun bu duvarın içine ne işi vardı? Onu yok edenler ya da öldürenler kim ise onu bu duvarın arasına nasıl koymuşlardı? Bununla ilgili bir şey okuduğunu hatırlamıyordu. Hemen dedektifleri aramalıydı. Telefona ulaşmak için zemin kata indi. Telefonu eline aldığında aniden yere bıraktı. Telefon yere düşüp parçalandı. Çünkü telefon alev gibi yanıyordu. Melissa şaşkınlıkla telefona bakarken kablosunun yok olduğunu fark etti. Ne yapacağına karar vermeye çalışarak bodrum kattaki kadınların yanına gitti. Kadınlar hala uyuyordu. Hiçbir şeyden haberleri yoktu. Dışarıda sağanak yağmur yağıyordu. Nereye gidecekti? Bu binadaki bunca bebeği ve yeni doğum yapmış bunca kadını tek başına bırakıp nasıl gidecekti? Onları burada bırakamazdı. Ama birilerini de aramak zorundaydı. Bunun için herkes uykudayken arabasına atlayıp şehre gidebilir ve birkaç dedektifle beraber geri dönebilirdi. Bu süre içinde de hiç kimse onun yokluğunu anlamazdı. Hemen arabasının anahtarını alıp üzerine de kabanını giydi ve aracına doğru ilerledi. Yağmur, bardaklar boşalırcasına yağıyordu. Arabasına binip anahtarını kontağı taktı ve kontağı çevirdi. Araba biraz homurdandı ama çalışmadı. Melissa kaşlarını çattı. Bu da neydi şimdi? “Çalışsana, aptal makine!” diye söylendi. Kontağı tekrar çevirdi ama araç yine çalışmadı. Biraz sonra aracın tavanında bir gürültü koptu. Melissa aniden irkildi. Aracın tavanına bir şey düşmüştü. Araçtan çıkıp üstüne baktığında gözlerini kocaman açtı. Çığlık çığlığa geri geri yürüyerek araçtan uzaklaştı. Titreyen elleriyle saçlarını yolmaya, aynı anda hüngür hüngür ağlamaya başladı. Gözyaşları yağmur sularıyla karışarak yere süzülüyordu. Aracın üzerinde, yeni doğan bebeklerden birisi vardı. Pencereden aşağıya düşmüştü. Ama nasıl? Bu bebek oradan nasıl düşebilirdi? Bebeğin üzerinde yine beyaz bir tulum vardı ve tulum kandan dolayı kırmızıya dönmeye başlamıştı. Kanlar yağmur sularına karışıp aracın üzerinden yerlere akarken, Melissa tekrar binaya koştu. Bebek odalarının bulunduğu kata çıkıp odaya girdiğinde, pencerenin hala sağlam olduğunu ve bebeklerin hiçbirinin eksik olmadığını, hepsinin üzerinde pembe mavi tulumlarının olduğunu fark etti. Neler oluyordu? Melissa ellerini yumruk yapmış başına vuruyor, kendi kendine söyleniyordu.</p>
<p>“Tanrım! Aklımı kaçırıyorum... Tanrım bana yardım et! Tanrım neler oluyor?” Aynı anda çığlık çığlığa ağlıyordu. Saçlarından ve üzerindeki kıyafetlerinden yağmur suları damlıyordu. Bu kata çıkana kadar yağmur suları her yere yayılmıştı ama arkasının döndüğünde, yerlerin kupkuru olduğunu fark etti. Bir damla bile su yoktu. Hatta üzerinin bile kupkuru olduğunu fark etti. Biraz önce dışarı çıkmış, sırılsıklam olmuş, yerlere yağmur suları bulaştırmıştı ama şimdi üstü başı kupkuruydu. Melissa hüngür hüngür ağlamaya devam ederek tekrar bahçeye çıktı ve aracına bindi. Aracı tekrar çalıştırmayı denedi. Araç bu kez çalıştı ancak gaza bastığında, yalnızca olduğu yerde sallandı. Melissa başını kaldırıp dikiz aynasına baktığında hayalet hemşireyi gördü. Aracın arkasına gitmiş, elini arabanın üzerine koymuş, hareket etmesini engelliyordu. Bu da neydi şimdi? Melissa direksiyon simidine birkaç kere vurduktan sonra araçtan indi ve hayalet hemşireye bağırarak söylendi.</p>
<p>“Bunu neden yapıyorsun, ne istiyorsun? Seni buldum, sana yardım etmeye çalışıyorum... Bırak gideyim, lütfen!”</p>
<p>Hayalet hemşire yağmurun altında hiç ıslanmadan, donuk gözlerle ona bakıyordu. Surata hala ifadesiz, bakışları hala donuktu.</p>
<p>“Sen bana yardım edemezsin, hepiniz buradan defolup gideceksiniz, yoksa hepinizi ben gönderirim.” Melissa tekrar söylendi.</p>
<p>“Lütfen beni bırak gideyim, sana da yardım edeceğim. Buradaki herkesi de göndereceğim. Sana söz veriyorum, burada hiç kimse kalmayacak. Burası sadece sana ait olacak. Ama lütfen şimdi beni bırak.”</p>
<p>Hayalet hemşire bir elini ağır ağır kaldırarak avuç içini Melissa’ya gösterdi. Melissa o an nefesinin kesildiğini hissetti, nefes almaya çalışıyordu ama alamıyordu. Sanki ciğerleri patlayacak gibi hissediyordu. Olduğu yerde kilitlenip kalmıştı, hiç hareket edemiyordu. Hayalet hemşire elini tekrar indirdiğinde, Melissa derin derin nefes alıp vermeye başladı. Gözlerini kocaman açmış, korku dolu gözlerle ona bakarak söylenmeye devam ediyordu.</p>
<p>“Yalvarıyorum, beni bırak... Yalvarıyorum. Benim hiçbir şeyden haberim yok. Seni buldum, seni yok ettikleri odada buldum. Söz veriyorum sana yardım edeceğim, beni bırak lütfen.”</p>
<p>Hayalet hemşire yavaş yavaş yok oldu. Melissa şaşkınlıkla etrafına bakıp onu arıyordu. Başını yukarı kaldırdığında, onu bebek odasının penceresinde gördü. Pencerenin arkasında, kesik kesik çakan şimşeklerin beyaz ışığında bir görünüyor bir kayboluyordu. Biraz sonra kucağında tuttuğu bebeği havaya kaldırdı. Melissa onu gördüğü zaman yalvarıyor gözlerle hayalet hemşireye bakarak, bunu yapmaması için bir şeyler söylemek istedi. Ama hiçbir şey söylemedi. Çünkü bunun da gerçek olmadığını biliyordu. Bu da ya bir hayaldi ya da hayalet hemşirenin bir oyunuydu. Hayalet hemşire bir eliyle pencereyi kırıp parçaladı ve kucağında tuttuğu bebeği camdan aşağı attı. Ama Melissa zemine baktığında hiçbir şey göremedi. Bebek sanki havadayken yok olup gitmişti. Başını tekrar kaldırdığında hayalet hemşire de yoktu. Melissa’nın gözleri kendilerine ağır ağır kapandı. Gözlerini tekrar açtığında, ufacık, dar bir yerde olduğunu hissetti. Etrafına bakındığında, önünde ve arkasında ahşap bir tabaka olduğunu fark etti. Başının önünde ise küçük, daire şeklinde bir açıklık vardı. Neler olduğunu anlamaya çalışırken karşısında hayalet hemşireyi gördü. Hayalet hemşirenin suratında hiç görmediği bir ifade vardı. Gülümsüyordu. Ona bakarak söylendi.</p>
<p>“Şimdi yok olma sırası sende. Benim yerime sen geçiyorsun.”</p>
<p>Melissa şaşkınlıkla ağzını açtı ama hiçbir şey söylemedi. Korkudan dili tutulmuştu. Tek kelime söyleyemiyordu. Hayalet hemşire onu buraya hangi ara sokmuştu? Buraya nasıl girmişti? Ne için girmişti? Hemşire elini kaldırıp Melissa’nın başının önünde bulunan deliğe doğru uzattı. O delik de ağır ağır kapandı ve Melissa ahşap duvarın arasına gömülüp ortadan kayboldu. Yok olma sırası ondaydı. Bir sonraki yok olma sırası kimdeydi?</p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YOLDAKİ KADIN</title>
<link>https://fikirizleri.com/yoldaki-kadin</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yoldaki-kadin</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202511/image_870x580_6925f568e97f7.webp" length="9440" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 25 Nov 2025 21:32:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sabah kahvaltısını yapıp evden çıktı. Kahvaltıdan sonra yapmayı en sevdiği şeyi yapmak için kasabanın dışındaki orman yoluna doğru ilerledi. Orman yolunda koşmayı, ormanın içinde ise yürümeyi seviyordu. Japonların değimiyle orman banyosu yapıyordu. Hatta Japonya’da çoğu psikiyatrik hastalıklar ilaçlarla değil orman banyolarıyla tedavi ediliyordu. İnsanlara dışarıdan kimyasallar vermek yerine onları ait oldukları doğa ile iç içe sokuyorlardı. Sonuçta insan da doğanın bir parçasıydı ve insanı mutlu eden şeyler dışarıdan aldıkları maddeler değil, ait oldukları doğa ile iç içe girmekti. Birçok insan kendisini para ile satın alınan maddelerle mutlu etmeye çalışıyordu. İçlerindeki boşluğu ve yalnızlık duygusunu bununla bastırmaya çalışıyorlardı ama bu tamamen boşa zaman ve para israfıydı. İnsanın içindeki boşluğu dolduracak olan asıl şey meditasyon yapıp kendini dinlemek, dua etmek ve doğa ile sevişmekti. O bunu anlamadan önce diğerleri gibi kendisini dış dünyadaki maddelerle mutlu etmeye çalışıyordu, ama bunun aslında hiçbir işe yaramadığını anlaması fazla zaman almadı. Ne zaman yeni bir şeyler alsa hep daha fazlasını alıyor, daha fazlasını istiyor, bunun ardı arkası gelmiyordu. Neyse ki o bunu anlamıştı, diğer insanların da bir gün bunu anlamalarını umuyordu. Koşusuna başlamadan önce bir süre yolda yürümeye başladı. Ağır ağır yürüyor, temiz havanın tadını çıkarıyor, kuş cıvıltılarını dinliyor, kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Ortama adapte olduktan sonra bir süre koştu. Koşusunu tamamladıktan sonra ormana girmek için ağaçlara doğru yöneldi. O sırada gözüne bir şey takıldı ve durdu. Biraz ileride bir silüet vardı. Simsiyah bir hayaleti andırıyordu ama yere kadar uzanan elbisesine ve uzun saçlarına bakılırsa bu bir kadındı. Kadın ağır adımlarla yürüyordu. Muhtemelen o da Albert gibi orman banyosuna çıkmıştı. O da kendisini maddelerle değil doğa ile mutlu etmeye çalışan, mutluluğun sadece doğada olduğunu anlayan biriydi. Ama o kadını şimdiye kadar burada hiç görmemişti. Acaba bu terapi yöntemini yeni mi keşfetmişti? Belki de kasabaya yeni taşınmıştı. Belki de o da şehir hayrından kaçıp buraya sonradan yerleşmişti. Kadın yolda gözden kaybolana kadar onun arkasından baktı, sonra ormana daldı. Uzun bir orman yürüyüşünün ardından evine döndü. Öğle yemeğinden önce günlük gazetelere göz attı. O sırada hizmetçisi de öğle yemeğini hazırlıyordu. Ama fazla aç değildi, bu yüzden yalnızca bir kadeh kırmızı şarap içti. Sonra fabrikaya göz atmak, işi kontrol etmek için tekrar evden çıktı. Bu kocaman iplik fabrikası, ona elbette babasından kalmıştı. Aile mesleğini devam ettiriyordu, tabi buna devam ettirmek denirse. Çünkü babası her sabah altıda işçilerle beraber fabrikaya gelir, akşam dokuzda yine işçilerle beraber evine dönerdi. Tüm gününü fabrikada, makinaların başında çalışarak geçirirdi. Ama Albert saçları veya manikürü bozulmasın, üstü başı kirlenmesin, ter kokmasın diye hiçbir zaman çalışmazdı. O sadece kendini göstermek ve işçilere buranın hala bir sahibi olduğunu hatırlatmak için günde bir saat gidip etrafta dolanır, geri eve dönerdi. Fabrikada çok fazla güzle kız vardı. Belki onlarla takılmak için fazladan zaman geçirebilirdi ama kızların tamamı fabrika çalışanıydı. Yani statü olarak ondan aşağıdaydılar. Onlarla takılmaya başlarsa, kızlar kendilerini çok önemli sanırlar ve fabrika sahibini tavladıklarını düşünerek bunu heyecanla herkese yayarlardı. Kendi adlarının çıkması umurlarında olmazdı, sonuçta adlarının çıkacağı kişi zengin ve yakışıklı bir delikanlı olurdu. Ama Albert işçi bir kızla adının çıkmasını asla istemezdi. Çok kibirliydi ve bunu kabul ediyordu. Onun ilgi alanına giren kızlar, şehirde alışveriş yapan ve baba parası yiyen zengin kızlardı. Şimdiye kadar kaç tane sevgilisi olduğunu bilmiyordu, bunu saymamıştı. Belki onlarca, belki yüzlerce. Bu kadar yakışıklı, karizmatik ve çekici olması, bu yüzden de bütün zengin ve güzel kızların onun peşinde koşması onun suçu değildi. Fabrikadan çıktıktan sonra şehir merkezine gitti. Arabasıyla bir süre yollarda tur attı. Şoförüne, ünlü bir mağazanın önünde durmasını söyledi. Şoförü durunca araçtan indi ve mağazaya girdi. Şehirdeki en güzle kızlar bu mağazada bulunuyordu, tabi en zenginleri... Statü olarak kendisiyle aynı seviyedeki kızları bu mağazada kolayca bulabiliyordu. Genel kültür açısından da ondan üstün oldukları kesindi. Çünkü Albert beyninden çok dış görünüşüyle ilgileniyordu. Bu yüzden genel kültür konusunda pek de iyi sayılmazdı. Kendi ülkesinin tarihini, hatta ilk devlet başkanını bile bilmiyordu. Herhangi bir savaş durumunda asla cephede savaşamazdı. Askerliğini bile henüz yapmamıştı. Eğer bir vatan haini tarif etmek gerekirse, o çok iyi bir tarif olurdu. Ama o tüm bunlara rağmen kendisini ülkesine ve vatanına bağlı, milliyetçi biri olarak görüyordu. Komedi. Mağazaya girdi. Bir yandan askılıklarda asılı olan kadın elbiselerine bakarken, diğer yandan da gözleriyle etrafı araştırıyor, gözüne bir av kestirmeye çalışıyordu. O sırada omzuna narin bir el dokundu. Hızla başını çevirdiğinde, yaklaşık bir ay önce sadece bir akşam yemeği yediği ve bir kez öpüştüğü, sonra da bıraktığı ama bir türlü kurtulamadığı genç kızla karşılaştı. Kız cilveli bir tavırla ona bakıyor, parmaklarını onun kollarında gezdiriyordu.</p>
<p>“Neden benden kaçıyorsun?” diye sordu genç kız.</p>
<p>“Senden kaçtığımı da nereden çıkardın? Kaçacağım bir durum yok.”</p>
<p>“Ama son buluşmamızdan sonra bir daha hiç buluşmadık. Bana randevu vermeye ne dersin?”</p>
<p>Albert askılığı bırakıp ona doğru döndü.</p>
<p>“Bak tatlım... Seninle yaptığımız tek şey bir akşam yemeği yemekti hepsi bu. Herkes birileriyle akşam yemeği yer. Bu onunla evleneceği anlamına gelmez.”</p>
<p>Kız bu kez kaşlarını çattı, yüzündeki cilveli tavır anında değişti ve ciddiyete büründü.</p>
<p>“Herkes herkesle öpüşür mü peki?” diye sordu dişlerini sıkarak.</p>
<p>“Sen öpüşüyorsun demek ki, bana izin verdiğine göre...”</p>
<p>Kız ateş püsküren gözlerini ona dikti, bir süre o şekilde bekledikten sonra suratına sert bir tokat attı. Albert sadece sırıtmakla yetindi. Bu onun için hiçbir şey ifade etmiyordu, buna alışmıştı. Bir kızdan ilk kez tokat yemiyordu. Kız onun arsızlığını anlamış olacak ki, sonunda gururunun sesini dinledi ve arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Albert rahatlamış bir şekilde iç çekerek mağazanın içinde dolaşmaya, kendisine güzle bir kız aramaya devam etti. Sonunda gözüne birini kestirdi. Tam ona doğru birkaç adım atmıştı ki genç kızın yanına, onun gibi genç bir adam yaklaştı ve kızın yanağına bir öpücük kondurdu. Albert hemen vazgeçti. Bu genç bey, muhtemelen genç kızın eşi ya da sevgilisiydi. Etrafa biraz daha bakındı ama başka güzle kız göremedi. Bunun üzerine mağazadan ayrılmaya karar verdi. Evine geri dönüp günlük rutinlerini gerçekleştirdi. Birkaç makale ve kitap okudu. Sonra akşam yemeği, sonra kırmızı şarap eşliğinde biraz müzik ve sonra yatak. Ertesi sabah uyandığında, yine üzerini değiştirip yürüyüşe çıktı. Toprak yoldaki koşusunu tamamlamadıktan sonra, ormana girmek üzereyken durakladı. Dün gördüğü kadını tekrar gördü. Yine yolun kenarında, tek başına yürüyordu. Yüzerinde, dünkü ile aynı olduğu anlaşılan uzun siyah elbise vardı. Belki de farklı bir siyah elbiseydi ama buradan bakınca pek de bir fark göremiyordu. Ormana doğru döndüğünde durdu ve tekrar kadına baktı. Kadının yüzünü çok merak ediyordu. Belki çirkindi belki de dünyalar güzeliydi, bunu bilemezdi. Ama çok merak ediyordu, bu yüzden kararını değiştirip kadının peşinden gitti. Ona yaklaştığı sırada adımlarını yavaşlattı ve arkasından seslendi.</p>
<p>“Affedersiniz, bakar mısınız?”</p>
<p>Kadın onu duymazdan geldi. Ya da duymamıştı bile... Albert daha yüksek sesle bağırdı, artık kadınla aralarında en fazla bir metre vardı. Gerçi onu çok uzaktan bile duymaması imkansızdı çünkü burası bir orman yoluydu ve ortalık boştu. Belki de kadın işitme engelliydi ama bu onun için sorun değildi. Onun için önemli olan şey görüntüydü. Albert tekrar seslendi, bu kez kadın cevap verdi.</p>
<p>“Seni duyuyorum.” Kadının sesi sanki dünyanın en güzle ve en büyüleyici sesiydi. Albert kadının sesi bile bu kadar güzelse, kim bilir kendisi ne kadar güzeldir diye düşündü.</p>
<p>“Harika.” dedi Albert gülümseyerek. “Ben de duymadığınızı sanmıştım. Size eşlik edebilir miyim?”</p>
<p>“Bunu istemezsin.” dedi kadın.</p>
<p>“Evet, istiyorum.” dedi Albert, kendinden emin bir şekilde ve kadının yanına geçti. Ama kadının yüzünü hala göremiyordu. Kadının rüzgarda ahenk içinde dalgalanan siyah saçları yüzünü kapatıyordu.</p>
<p>“Benim adım Albert, sizin adınız nedir?” diye sordu.</p>
<p>“Benim adım yok.”</p>
<p>“Nasıl yok, bir adınız yok mu?”</p>
<p>“Hayır.”</p>
<p>Kadın hala yürüyordu. Albert yavaş yürümeyi sevmemesine rağmen adımlarını olabildiğince yavaşlatmış, kadına ayak uydurmaya çalışıyordu.</p>
<p>“Burada mı yaşıyorsunuz, kasabaya yeni mi taşındınız.”</p>
<p>“Hayır. Benim yaşadığım yeri kimse bilmez, orada var oldum ve hala orada yaşıyorum.”</p>
<p>“Orası neresidir?”</p>
<p>“Sen bilmezsin.”</p>
<p>Albert sırıttı. Bu kadın son derece gizemliydi, gizemi ona daha da çekici bir hava katıyordu.</p>
<p>“Yüzünüzü görebilir miyim?” diye sordu sonunda.</p>
<p>Kadın hiç cevap vermeden başını sallayıp, yüzünü kapatan saçlarını savurdu ve ona döndü. Albert olduğu yere çakılıp kaldı. Ama kadın hala yürüyordu. Albert’in arkada kaldığını anlayınca tekrar önüne döndü. Albert yutkundu. Kadının suratı, derisi yüzülmüş kanlı bir domuz kafasını andırıyordu. Gözleri birer bilye gibi yuvarlak ve griydi, burnu yoktu. Ağzı bir canavarınki gibi salyalı, dişleri ise sivriydi. Kadın resmen bir yaratığı andırıyordu. Sesi, saçları ve bedeni ne kadar büyüleyiciyse suratı o kadar korkunçtu. Albert ondan korkmuştu korkmasına, hatta iğrenmişti de... Bu kadının yüzünde öpülecek hiçbiri yeri yoktu. Hatta bunu düşününce midesi bulandı. Ama içinde tuhaf bir his oluştu. Midesi yanmaya, elleri titremeye, suratı ise terlemeye başladı. Kadının bu korkunç görüntüsüne rağmen ondan etkilenmişti. Belki de onu gördüğünde hissettiği bu duyguları aşk sanıyordu, belki de ondan etkilendiği sanıyordu ama aslında öyle bir şey yoktu. Sadece kormuş ve iğrenmiş olabilirdi. Kasabada onlarca güzle kız varken neden bu yaratığın peşinden gidecekti ki? Ama gitti.</p>
<p>“Yüzünüze ne oldu, kaza mı geçirdiniz?” diye sordu Albert, kadına yetişmeye çalışırken.</p>
<p>“Hayır, ben böyle var oldum.”</p>
<p>Albert istemsizce gülümsedi.</p>
<p>“Böyle var olamazsınız. Kimse böyle var olamaz, siz de bir insansınız ve...”</p>
<p>“Ben böyle var oldum, ben buyum!”</p>
<p>“Tamam.” dedi Albert ve yutkundu. “Benimle bir akşam yemeğine ne dersiniz?”</p>
<p>Albert’in bu yaratığa böyle bir teklifte bulunduğunu birisi duydaydı, onun delirdiğini düşünüp tımarhaneye kapatılmasını istedi. Ama Albert’in aklı başındaydı, onunla bir akşam yemeği yemek istiyordu. “Hem birbirimizi daha yakından tanırız.” diye ekledi Albert.</p>
<p>“Ben seni akşam yemeğine davet edeyim.” dedi kadın.</p>
<p>Albert heyecanlandı.</p>
<p>“Olur, tabi ki... Ne zaman?”</p>
<p>“Bu akşam saat yedide, her zamanki karşılaştığımız yerde olacağım.”</p>
<p>Kadın ormana girip gözden kaybolurken, Albert heyecanla onun arkasından baka kaldı. Heyecanlanmıştı. Bu kadın diğerleri gibi değildi. Albert’i asıl heyecanlandıran şey kadının ona verdiği enerjiydi. Koşarak eve gitti. Akşam yemeği için hazırlanması gerekiyordu. En güzle kıyafetlerini giyinip, en güzle kokusunu sürdü. Sonra akşam olmasını bekledi. O kadar heyecanlıydı ki sabah kahvaltısını etmeden, öğle yemeği yemeden günü sadece birkaç puro ve birkaç kadeh şarap ile geçirdi. Karını çok açtı ama bunu hissetmiyordu, düşündüğü tek şey akşamki buluşmaydı. Saat yediyi gösterdiğinde evden çıktı ve kadın ile her zaman karşılaştıkları orman yoluna gitmek için yola koyuldu. Yanına bir gaz lambasından başka bir şey almamıştı. Bölge kasaba dışında olduğunda zifiri karanlık olmalıydı, üstelik hava erken kararıyordu. Bu yüzden kasabadan çıktıktan sonra önünü görebilmek için bir gaz lambasına ihtiyacı olacaktı. Kasabadan çıkıp orman yoluna girdiğinde gaz lambasını yaktı. Buraya, bu karanlıkta ilk kez geliyordu. Gaz lambasının kırmızı ışığında, ağaçların arasında, böceklerin seslerinin içinde yürümek onu ürkütmüştü. Ağaç dalları ve çalılıklar birer hayaleti andırıyordu. Bu delilikti. Şehir merkezinde lüks bir restoranda, yaratığa benzemeyen bir kadınla yemek yemek varken neden bu çılgınlığı yapıyordu, buna kendisi de bir anlam veremiyordu. O kadında Albert’i çeken bir şey vardı. Ona karşı koymasını engelleyen, onun peşinden gitmesine neden olan farklı bir enerji, görünmez bir güç... Albert olduğu yerde durup bekledi. Biraz sonra uzakta, karanlığın içinde siyah bir silüet gördü. Bunun bir yaratık olduğunu düşünecekti ki, görüşeceği kadının da zaten bir yaratığa benzediğini hatırladı. Silüet yolun tam ortasında durmuş, hiç hareket etmeden bekliyordu. Muhtemelen Albert’in yanına gitmesini bekliyordu. Albert karanlıkta takılıp düşmemek için yavaş ve dikkatli adımlarla ona doğru ilerledi. O sırada silüet de arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Albert’i peşinden bir bilinmeze sürüklüyordu. Ona nerede yaşadığını bile söylememişti. Albert şu an nereye gittiğini ve başına neler geleceğini bilmiyordu. Sadece onun peşine takılmıştı. Bu yaptığı şey akıl kârı değildi, kendisi de bunun farkındaydı. Bir süre ilerledikten sonra ormana girdiler ve ilerlemeye devam ettiler. Sonunda durdular. Kadın ona yaklaştı. Suratı, gaz lambasının ışığında daha da korkunç görünüyordu. Albert kendisine hakim olmaya, çığlık atmamak için kendisini zapt etmeye çalışıyordu. Kadın onun boşta olan elini tuttu ve onu bir yere doğru sürükledi.</p>
<p>“Evin nerede.” diye sordu Albert.</p>
<p>“Evim burası.” dedi kadın ve durdu. Albert’in elini bırakıp dümdüz karşıya baktı. Albert gaz lambasını kaldırıp etrafa tuttu ama görebildiği tek şey tam karşısında duran, harabe bir kulübeydi.</p>
<p>“Burada mı yaşıyorsun? Ama burası harabe.” dedi Albert, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde. Özenle hazırlanmış, giyinip süslenmişti ama geldiği yer bir harabeydi.</p>
<p>“Hayır, burası harabe değil. İçeriyi daha görmedin.” dedi kadın ve harabeye doğru ilerledi. Albert’te çaresizce kadının peşinden gitti. İçeri girdiler. Albert gaz lambasının ışığında etrafa bakınıyor ama hiçbir şey göremiyordu, burada hiçbir şey yoktu. Hatta zenin toprakla ve otlarla kaplıydı. Doğa, terk edilmiş bu kulübeyi geri alıyordu. Kendine ait olan bölgeyi... Albert korkmaya başladı.</p>
<p>“Belki de şehir merkezine gitmeliyiz, orada çok güzle restoranlar var.”</p>
<p>Kadın kahkaha atmaya başladı. Hayran hayran etrafına bakınırken, harabenin içi aniden aydınlandı. Albert etrafa bakındığında, harabenin bütün duvarlarından alevler yükseldiğini gördü.</p>
<p>“Bu da ne? Yangın çıktı, hemen gidelim buradan!” diye bağırdı Albert. Kadının koluna yapıştı, ama kadın kolunu sert bir şekilde çekip onun elinden kurtardı. Albert şaşkınlıkla kadına baktıktan sonra, onu orada bırakıp kapıya doğru koştu ama kapı da alevlere teslim olmuştu.</p>
<p>“Neler oluyor? neden gülüyorsun? Buradan nasıl çıkacağız?” diyerek bağırıyordu Albert, ama kadın hala hayran bir şekilde etrafa bakınıyor, aynı anda korkunç ağzını ayırarak gülüyordu.</p>
<p>“Yanmıyoruz, evleniyoruz.” dedi kadın.</p>
<p>“Ne?” diye sordu Albert, şaşkınlıkla.</p>
<p>“Hep bu anı beklemiştim, hayatımın erkeğini... Sonunda buldum ve evleniyorum, seninle evleniyoruz.”</p>
<p>“Hayır, evlenmiyoruz. Yanıyoruz... Öleceğiz!” diye bağırdı Albert. Bir çıkış yolu aradı ama bulamadı. Dört bir yanını alevler sarmıştı ve girerek büyüyordu. Biraz sonra yerdeki otlar da yanmaya başladı, Albert alevlerinin arasına hapsolmuştu. Kadın ise çoktan alevlere teslim olmuş, diri diri yanıyordu ama hala korkunç suratında, iğrenç bir gülümseme vardı. Hiç hareket etmiyordu. Hala mutluydu. Albert bağırması denedi, boğazı yırtılırcasına bağırıyordu ama boşuna... Onu burada duyacak hiç kimse yoktu. Etraf boştu ve kasabadan çok uzaktaydılar. Olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini kaldırıp dua etmek istedi, ama o sırada alevler çoktan bedenini sarmıştı. Artık kurtuluşu yoktu. Yerde acı içinde kıvranarak, diri diri yanarak bu harbeyle ve yaratık kadınla birlikte yok oldu.</p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÖLÜLER ORMANI PERİSİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/oluler-ormani-perisi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/oluler-ormani-perisi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68fe4950a8df1.webp" length="36146" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 26 Oct 2025 10:34:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Şehir hayatından biraz olsun uzaklaşmak, kafasını dinlemek için tek başına şehrin dışındaki ormana kamp yapmaya gelmişti. Ne arabasını almıştı ne de atını. Gerekli tüm malzemeleri sırtına yüklemiş ve buraya kadar yürüyerek gelmişti. Uzun bir yürüyüş olmuştu. Ara sıra dinlenmek için mola vermişti. Bunun zor olacağını zaten biliyordu ama yine de tamamen ilkel yöntemleri kullanmak konusunda kararlıydı. Takati kalmamış, enerjisi tükenmiş olsa da sonunda gelmişti. Başarmıştı, ormandaydı. Kendisine uygun bir yer bulup sırtındaki eşyaları yere bıraktı. Ağaçların çok sık olduğu, zeminin ise düz olduğu bir yer seçmişti. Yanında ona iki gün yetecek kadar yiyecek, su, çadır yapmak için bir muşamba ve ateş yakmak için kibrit kutusu vardı. Ve birkaç ıvır zıvır. Herhangi bir hayvan saldırısına karşı ise elbette tüfeğini de yanına almıştı. Sonuçta iki gün boyunca ormanın ortasında yapa yalnız olacaktı. Onu kendisinden başka koruyacak kimse yoktu. Ormanın ıssızlığından ve bazı hayvanların seslerinden biraz ürkmüştü, ama onun dışında huzurluydu. Bir süre oturduğu yerde boş boş durup, sadece etrafı seyretti. Kuşların cıvıltısı, böceklerin sesleri ve rüzgârın savurduğu ağaçların çıkardığı hışırtılar... Burada küçük bir kulübesi olsa ve yaşamak için ihtiyacı olan her şeye sahip olsa, ölene kadar burada yaşamak isterdi. Ama şehirde yetişen biri ormanın ortasında en fazla ne kadar hayatta kalabilirdi ki? O şehir hayatına alışıktı. Sadece orada yaşayabilirdi ve bundan nefret ediyordu. Bu yaşına kadar çok sık orman yürüyüşlerine çıkmış, pikniklere gitmişti ama o zamanlar yanında ya arkadaşları ya da ailesi oluyordu. İlk kez tek başına gelmişti, üstelik bundan kimsenin haberi yoktu. Onunla beraber gelmek isterler ya da sonrasında bir yerlerden çıkıp huzurunu kaçırırlar diye buraya geleceğini hiç kimseye haber vermemişti. Buraya gelmek için açıkça evden kaçmıştı. Yani burada ölse kimsenin haberi olmazdı ve cesedinin bulunması uzun zaman alırdı. Tabi doğa, onun cesedini olduğu gibi bırakırsa. Eve geri döndüğünde karısının ve annesinin ona neler söyleyeceklerini, neler yapacaklarını tahmin bile edemiyordu. Onu mahvedeceklerdi. Belki de çoktan onu aramaya başlamışlardı bile. Karısı iki çocuğunu bırakıp onu terke gittiğini düşünüyor, annesi ise eve dönmediği taktirde onu evlatlıktan reddetmeyi düşünüyor olmalıydı. Çalıştığı avukatlık ofisindeki patronunun ve arkadaşlarının düşüncelerini ise tahmin bile edemiyordu. Her ne ise... Geri döndüğünde kendisini onlara bir şekilde affettirebilirdi. Şimdi önemli olan kendi isteği, kendi huzuruydu. Sadece iki gün yalnızca kendisini düşünmekten ne zarar gelecekti ki? Her zaman başkaları uğruna yaşamış, hep başkalarını memnun etmeye çalışmış, kendisini başkalarına beğendirmek için uğraşmıştı. Eline geçen şey ise kocaman bir sıfırdı. Hiçbir kazancı olmamıştı. Kimse onu tebrik etmemiş, onu ödüllendirmemişti. Etrafına baktığında genelde işe yaramaz, aptal, bencil ve nankör insanlar görüyordu. İşin garibi ise bu tür insanlar her zaman mutluydu. İstedikleri her şeyi kolaylıkla elde ediyorlardı. İstedikleri her şeye sahiplerdi. Hayatlarında huzursuzluk, can sıkıntısı, üzüntü yoktu çünkü hiçbir şeyi umursamıyorlardı. Ama kendisi istediği bir şeyi elde edebilmek için çok fazla çalışıp çabalamak, çok fazla uğraşmak zorunda kalıyordu. Buna rağmen çoğu şeye sahip olamıyor, sonra da bu isteklerinden vazgeçmek zorunda kalıyordu. Onu en çok öfkelendiren şey de buydu. Aptal insanların her şeyi kolayca elde edebilmesi, ama onun gibi olanların çok fazla çabaladıkları halde çoğu şeyi elde edememeleriydi. Bu durum onu depresyona bile sokmuştu. Hak etmeyen insanların mutlu ve her şeye kolayca sahip olduklarını görmek onu delirtiyor, öfkelendiriyordu. Belki bunun da bilimsel bir adı vardı, ama kendisinde bir sorun olduğunu sanmıyordu. Bu ona gayet doğal geliyordu, sonuçta o da bir insandı ve kıskanmak gayet doğal bir şeydi. Kampını yapabilmek için hazırlıklarına başladı. İlk iş çadırını kurmaktı. Yanında getirdiği muşamba ile çadırını kurmak için aynı uzunluklarda üç tane oduna ihtiyacı vardı. Odunları bulduktan sonra çadırını hızlıca kurdu. Basit ama kullanışlı bir şey olmuştu. Bu ona yeterdi. Yastığını ve battaniyesini de içine koyduktan sonra havanın kararmaya başladığını fark etti. Yola sabah erken saatte çıkmıştı ama hem yürüdüğü yol hem de burada durup dinlendiği süre çok uzundu. Yaz ayında olmalarına rağmen gece vakitlerinde hava soğuk oluyordu. Bu yüzden akşam yemeğini yerken ısınmak için ateş yakması gerekiyordu. Hava daha çok kararırsa ve kampını bulamazsa diye bir mum yakıp çadırının yanına koydu. Sonra yakacak odun bulmak için kampından ayrıldı.</p>
<p>Ağaçların dallarının arasından görebildiği kadarıyla gök yüzü gri ile mavi bir tona bürünmüştü. Aslında hava çok karanlık değildi ama ormandaki ağaçlar, gün ışığının zemine ulaşmasını engellediğinden, burası daha erken kararmaya başlamıştı. Gökyüzü buradan bakınca onu kendine aşık ediyordu. Ormanın kokusunu ve toprağın ayaklarının altında çıkardığı sesi saymıyordu bile. Her zaman hayalini kurduğu şeyi hatırladı. Gözlerini her kapattığında kendisini bir ormanın ortasında, çırılçıplak bir halde toprağın üzerine bıraktığını, üzerine tepindiğini, hatta yavaş yavaş toprakla bütünleşerek içine gömüldüğünü hayal ediyordu. Bunu şimdi gerçekleştirmenin tam sırasıydı. Kendi kendine sırıtarak üzerindeki ceketini çıkarmak için bir hamle yaptı. O sırda bir ses duydu, anında durakladı. Sese dikkat kesildi. Bir süre sessizlik olduktan sonra aynı sesi tekrar duydu. Bu bir piyano sesiydi. Kaşlarını attı. Ormanın ortasında piyanonun ne işi vardı ki? Kim buraya bir piyano taşımakla uğraşırdı? Sesin çok uzaktan geldiği belliydi. Yankılı ve boğuk geliyordu ama bir yandan da insanı büyülüyordu. Ormana değişik bir atmosfer katıyordu. Geçek bir ziyafet. İçini huzur kaplıyordu. Bu ziyafeti kimin verdiğini merak etti. Sesin geldiği yöne doğru yürümek istedi ama nereden geldiğini anlayamadı. Kendi etrafında bir tur attıktan sonra herhangi bir yöne doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe ses yaklaşıyor, netleşiyordu. Bu bir tesadüf müydü yoksa başka bir şey mi bilmiyordu, ama ses sanki onu doğru yola kendisi çekmişti. Aksi halde bu koca ormanda bu sesin hangi yönden geldiğini nereden anlayacaktı ki? Bir süre daha yürüdükten sonra durmak zorunda kaldı. Karşısına çamurlu, bir yol çıkmıştı. Sanki orman tam bu noktada ikiye ayrılmıştı. Yarısı yemyeşil yapraklı ağaçlarla, çalılarla ve çiçeklerle kaplı, diğer tarafı ise kıştan kalma ölü bir ormandı. Çünkü buradan sonraki zemin tamamen çamurla kaplıydı, tek bir çiçek ya da yeşillik görünmüyordu.</p>
<p>Üstelik tüm ağaçlar çıplaktı. Dallarında tek bir yaprak bile kalmamıştı. Şaşkınlıkla arkasını dönüp geldiği yöne baktı. O taraf hala yemyeşildi. Sonra tekrar önüne döndü ama burası da hala ölü bir ormandı. Bu nasıl olabiliyordu? Bu bir çeşit doğa olayı mıydı yoksa Tanrı’nın bir hikmeti mi? Ses tam olarak ormanın ölü olan tarafından geliyordu. Ama bir insan neden burada yemyeşil bir arazi varken ormanın ölü olan tarafında durmak isterdi ki? Üstelik piyanosuyla. Burada böyle bir güzellik varken çamurlu zemin ve kuru ağaçlar insana nasıl ilham verebilirdi ki? Bu kadar müzik ziyafetinin yeteli olduğuna karar verdi, elbette oraya gitmeyecekti. Kim bilir, belki de bir yerlerde bataklık vardı. Sonuçta buraya geldiğini bilen kimse yoktu, burada bir başına ölmek istemiyordu. Piyanoyu çalan kişi her kim ise onun sesini bile duymazdı, belki de yabancı olduğundan yardım etmezdi. Ölmek için henüz hazır değildi, bu yüzden kampına gitmek için geri döndü. Odun toplamaya çıktığını çoktan unutmuştu. Arkasını döndüğü sırada ilginç bir şey oldu. Bir adım attığında, sanki görünmez bir şeye çarpmış gibi olduğu yerde kala kaldı. Bir hamle daha yaptı ancak o görünmez şeye tekrar çarptı. Neler olduğuna anlam vermeye çalışırken bedeninde tuhaf bir şey hissetti. Hiçbir hamle yapmadığı halde arkasına döndü ve ayakları, o ölü ormana doğru birkaç adım attı. Sanki birileri onun bedenini kontrol ediyor, ayaklarını hareket ettiriyordu. Tüm bunlar tamamen kendi iradesi dışında oluyordu. O hiçbir şey yapmıyordu, hatta direniyordu. Ama ayakları o bölgeye girmiş, ilerlemeye devam ediyordu. Şu an sanki bedenine başka biri girmişti ve bedenini kontrol ediyordu. Şaşkınlıkla neler olduğunu anlamaya çalışırken, diğer yandan da etrafına bakınıyordu. Ormanın diğer tarafında hava yeni yeni kararmaya başlamıştı, hatta ağaçların arasından gördüğü kadarıyla gökyüzü hala aydınlıktı ama bu tarafta, hava neredeyse zifiri karanlıktı. Onu şakına çeviren diğer şey ise bu karanlığa rağmen etrafı net bir şekilde görebilmesiydi. Artık korkmaya başladı. Garip şeyler oluyordu ve bunlar onun hiç hoşuna gitmiyordu. Ama hoşuna giden bir hala vardı. Çalmaya devam eden piyano. Bir süre daha bilinçsizce ilerledikten sonra nihayet onu gördü. Tam karşısında bir piyano vardı. Piyanonun başında ise bir kadın. Kendisini kaptırmışçasına sadece önüne, piyanoya odaklanmıştı. Hiç durmaksızın aralıksız çalıyordu. Ama tuhaf olan başka şeyler de vardı. Piyano sanki bir ağaç gibi toprak ile büyülenmişti. Sanki olduğu yerde duran bir ağacı piyanoya çevirmişler gibiydi, üzerindeki tuşlardan başka hiçbir müdahale yoktu. Sanki ormanda yetişen bir piyanoydu. Bu onu bir yandan büyülemiş, bir yandan da korkutmuştu. Bu ne garip bir şeydi. Gözü piyanoyu çalan kadına kaydı. Kadının üzerinde siyah, uzun bir elbise vardı. Ayrıca yere kadar uzanan siyah saçları vardı. İlginç olan ise kadının elbisesinin de tıpkı piyanı gibi toprak ile bütünleşmiş olmasıydı.</p>
<p>“Affedersiniz, burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu çekinerek, ama kadın ona cevap vermedi. Bunun yerine çaldığı müziği biraz daha hızlandırdı. Kadının onu duymamış olduğunu düşünerek tekrar seslendi.</p>
<p>“Size söyledim, beni duymuyor musunuz? Bu arada piyanonuz güzelmiş, nereden aldığınızı merak ettim doğrusu.”</p>
<p>Kadının parmaklarıyla beraber, çaldığı müzik daha da hızlandı. Biraz önce bile onu duymadıysa şimdi hiç duyamazdı. Ona yaklaşıp dikkatini kendisine çekebilmek için omzuna dokunmak istedi ama eli boşluğa düştü. Şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı, ona tekrar dokunmak için aynı hamleyi yaptı ama eli tekrar boşluğa düştü. Bu da neydi böyle? Bir halüsinasyon mu görüyordu? Uyuya kalmıştı da kabus mu görüyordu. Yoksa o bir hayalet miydi? Gözlerinin sıkıca kapatıp birkaç kere kırptı, tekrar açtı ve birkaç derin nefes aldı. Sonra kadına tekrar dokunmak istedi ama asla dokunamıyordu. O yalnızca görünüyordu, fiziksel olarak burada değildi.</p>
<p>“Neler oluyor? Siz nesiniz böyle?” diye sordu korkuyla. Müziğin sesinden kendi sesini bile zor duyuyordu. Sonra bir şeyler oldu, etraf hafif bir şekilde aydınlandı. Başını kaldırıp etrafa baktığında, biraz önce karanlıktan dolayı göremediği bazı korkunç şeyler gördü. Etraf muhtemelen karanlığa gömülü bu vahşeti onun görebilmesi için aydınlanmıştı. Tüm ağaçlarda ölü ve çıplak insan bedenleri vardı. Dehşet içinde gözlerini kocaman açtı, kendi etrafında bir tur attı. Sonra bir tur daha attı. Her yerdeydiler, her yerde ölü insan bedenleri vardı. Tamamı erkek bedenleriydi. Hepsi tamamen çürümüştü. Bedenler siyah ile gir arasında bir renge sahipti ve üzerlerinde kurtlar ile böcekler dolaşıyor, onları yiyip bitiriyordu. Bu da neydi böyle? Şu an ne yaşıyordu? Eğer bu bir kabussa bunun bir an önce bitmesini diliyordu. Gözlerini her kırptığında cesetler daha da çoğalıyordu. Sanki daha önce orada değillermiş, birden var oluyorlarmış gibi beliriyorlardı. Korku içinde, piyano çalan kadına döndü. O sırada kadın ile göz göze geldi. Bir şaşkınlıkla daha yaşadı. Ortam aniden kararmıştı ve kadının yüzü bir ay gibi parlıyordu. Bembeyaz bir teni, parlak mavi gözleri, pembe incecik dudakları vardı. Bu güzellik karşısında donup kaldı, bir şeyler söylemek istedi ama kilitlenmişti. Hareket edemiyor, nefes alamıyor, hiçbir şey konuşamıyordu. Kadın ona bakarak gülümsüyor, diğer yandan da uzun, ince parmaklara sahip narin elleriyle piyanonun tuşlarına basamaya devam ediyordu. Kadının güzelliği onu o kadar büyülemişti ki biraz önceki yaşadığı tuhaf olayları ve gördüğü cesetleri tamamen unutmuştu. Kadının elbisesi, saçları hala aynıydı ama kadının görünen tek yerleri olan yüzü ve elleri, bu dünyaya ait olamayacak kadar kusursuz ve büyüleyiciydi. Heyecandan, olduğu yerde bayılıp kalmaktan korkuyordu.</p>
<p>“Siz... Siz...” diye geveledi ama devamını getiremedi. Kadının karşısında nutku tutulmuştu.</p>
<p>“Bana aşık olacak mısın?” diye sordu kadın, yüzüyle aynı güzellikte olan ses tonuyla.</p>
<p>“Ben... Ben... Şey...”</p>
<p>“Bana aşık olacak mısın?”</p>
<p>“Evet... Evet, size aşık olacağım... Size aşık olacağım, hatta oldum bile.”</p>
<p>“Bana gerçekten aşık oldun mu?”</p>
<p>Kadına doğru bir adım attı. Ona tekrar dokunmayı denemedi çünkü bunu yine başaramayacağını biliyordu. Bunun yerine onun yanında yere, dizlerinin üzerine çöktü.</p>
<p>“Size deli gibi aşık oldum. Tüm hayatımı, eşimi, çocuklarımı, işimi geride bırakıp burada sizinle beraber ölmek istiyorum. Lütfen beni kabul edin!”</p>
<p>Kadın, onun içinin alev alev yanmasına neden olacak sıcacık bir gülümsemeyle başını piyanosuna çevirdi. Hala onu çalamaya devam ediyordu. Burada heyecandan ölecek gibi hissediyordu. Ortam her ne kadar korkunç olsa da kandın güzelliği ve çaldığı müziğin romantikliği onun ölene kadar burada, onunla beraber bu berbat yerde kalmasına neden olabilirdi. Kadın aniden ritim değiştirdi. Artık farklı bir parça çalıyordu. Aynı anda konuşmaya devam etti.</p>
<p>“Ben bir periyim.”</p>
<p>“Evet, siz bir perisiniz. Gerçek olamayacak kadar güzel bir peri.”</p>
<p>“Ben ölüler ormanı perisiyim.”</p>
<p>Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş sönüyordu, kadının ne demek istediğini anlayamamıştı ama anlamak da istemiyordu, İstediği tek şey burada, onun yanında kalmaktı. Ama çalmaya başladığı parça biraz tuhaftı. Daha sert, daha agresif, daha karanlık bir parçaydı. Kadın çalmaya devam ettikçe onun da içi sıkılıyor, daralmaya başlıyordu. Ağır ağır ayağa kalktı. Hala kadının yanındaydı.</p>
<p>“Az önce çaldığınız parça daha güzeldi. Onu çalmaya devam edin, hem şarkımızın bir sembolü olur.”</p>
<p>“Bu parça ölüler ormanının bir sembolü. Ne zaman yeni bir aşk bulsam bu parçayı çalarım çünkü onlara sahip olmamış sağlıyor.” dedi kadın, parçayı çalmaya devam ederek.</p>
<p>“Nasıl yani? Anlamadım.”</p>
<p>“Ne zaman biri bana aşık olsa o kişiye sahip olabilmek için bu parçayı çalarım. Sonra da ona sahip olurum.”</p>
<p>Kadının ne demek istediğini anlamaya çalışırken bir tuhaflık hissetti. Ayakları yavaş yavaş zemine gömülüyordu. Yere baktığında çamurlu zeminin tuhaf bir şekilde hareket ettiğini, onu yavaş yavaş yemeye başladığını fark etti.</p>
<p>“Ne neler oluyor?” diye sordu, korku içinde.</p>
<p>“Bana aşık olduğun için sana tamamen sahip oluyorum. Artık ölüler ormanının bir parçasısın.” diye cevapladı kadın. Şimdi ağaçlarda asılı olan o erkek bedenlerinin aslında bu periye aşık olan ve perinin onlara sahip olmak için öldürdüğü insanlar olduğunu anlamıştı. Aslında bu tam olarak ölüm sayılmazdı. Sadece onları kendisine ait olan orman ile birleştirerek bir bütün haline getiriyor ve onlara sonsuza kadar sahip oluyordu. Zaten ona aşık olduğunu ve burada onunla beraber ölmek istediğini söyleyen kendisiydi. Şimdi isteği gerçekleşiyordu. Biraz sonra onu yiyen toprak başını da aldı ve ormanın, daha doğrusu perinin sahip olduğu aşıkların bir parçası oldu.</p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YAKIŞIKLI SERİ KATİL</title>
<link>https://fikirizleri.com/yakisikli-seri-katil</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yakisikli-seri-katil</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68fdcc7b366b4.webp" length="14054" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 26 Oct 2025 10:24:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Uşağı sabah kahvesini getirdiğinde üzerinde hala sabahlığı vardı. Odasındaki şifonyerin karşısında oturmuş yüzüne bakım yapıyordu. Nemlendiricisini sürdükten sonra, zaten kusursuz olan cildini daha da kusursuz hale getirmek için pudrasını sürdü. Sonra eline biraz jole alıp parmaklarını kızıl saçlarının arasına geçirdi ve bir süre saçlarını sıvazladı. Başının üst kısmındaki saçları biraz daha uzundu, bu yüzden jole ile şekillendirerek daha düzenli görünmesini sağlıyordu. Son olarak siyah göz kalemiyle gözlerine sürme çekerek ve parfümünü sıkarak sabah bakımını tamamladı. Kahvesini yudumlamaya başladığında, uşağı da onun rahatça seçebilmesi dolabından birkaç kıyafetini çıkarmış, onun önünde sergiliyordu. Uzun süre düşünmenin ardından nihayet kararını verdi. Siyah bir pantolon, siyah gömlek, siyah ve kırmızı renklerden oluşan bir pelerin... Bugün bunları giyecekti. Aslında dolabında pek fazla renk seçeneği yoktu, en sevdiği renkler siyah ve kırmızıydı. Dolabındaki kıyafetleri, yatak odasının, hatta tüm evinin dekoru yalnızca bu renklerden oluşuyordu. Siyah ve kırmızı. Kendisini kasvetli ortamlarda ve bu renklerin içinde daha huzurlu hissediyordu. Öyle ki yaşadığı bölgede dış cephesi bile tamamen siyah olan tek şato onun şatosuydu. Onun bu karanlık ve kasvetli tarzı tüm kasabalıların ve soyluların ondan çekinmesine, uzak durmasına neden olurdu. Tabi bu yalnızca yaşlılar, çocuklar ve erkekler için geçerliydi. Bölgedeki tüm genç kadınlar ona hayrandı. Ona aşıktı. Öyle ki onun bu civarın ilk ve tek seri katili olduğunu bilmelerine rağmen ona aşıklardı. Tüm genç kadınlar onun peşinde koşuyor, etrafında dolanıyor, evinde hizmetçi, hatta kölesi olabilmek için sıraya giriyorlardı. Ama o evine yalnızca erkek hizmetçiler alıyordu. Aşçısından temizlikçisine, terzisinden hemşiresine kadar tüm çalışanları erkekti. Evinde kadın bir hizmetçi istemiyordu. Çünkü kadınlardan nefret ediyordu. Annesinin kimlerle yattığı ve babasının kim olduğu belli olmadığından dolayı babasız büyümüştü. Annesi, o henüz on altı yaşındayken onu bu şatodaki hizmetçilerle bir başına bırakarak bir adamla kaçmış ve bir daha geri dönmemişti. Annesinin bu yaptığından dolayı kadınlardan nefret etmeye başlamıştı. O zamanlar şatodaki hizmetçilerin yarısı kadındı. Tüm kadın hizmetçileri kovmuştu ancak kadınlar yıllarca burada kalıp buraya emek verdiklerinden dolayı gitmeyi reddetmişlerdi. Onları ancak ortada olmayan hanımının kovabileceğini, bir çocuğun lafıyla işlerini bırakmayacaklarını söylemişlerdi. O da bir plan yapmış ve bir gecede tüm kadın hizmetçileri öldürmüştü. Cesetlerini ise şatonun arka bahçesine gömmüştü. Daha sonra şatonun dış cephesini ve iç dekorunu tamamen kendi zevkine göre değiştirmişti. Ancak bir gün bahçıvan, yine onun isteği üzerine arka bahçeye kırmızı güller ekerken cesetlerden birini, sonra diğerlerini bulmuş ve polise haber vermişti. Polis bahçede kazı yaptığında ise ortaya tam altı tane kadın cesedi çıkmıştı. Bunun üzerine mahkemeye çıkmış ancak yalanları ve küçük yaşından dolayı serbest bırakılmıştı. O kadınları öldürdükten sonra ise artık bir cinayet işlerken gayet rahat davranmıştı. Birini öldürmek onun için yeme içme gibi basit ve gerekli bir şeydi. Hiçbir korku hissetmiyor, vicdana azabı çekmiyordu. Mahkeme onu serbest bıraktıktan sonra evdeki diğer tüm hizmetçileri değiştirmiş, yerine yenilerini almıştı. O günden beri de aynı insanlar çalışıyordu. Onlar da buraya gelirken arka bahçede bulunan cesetlerden haberdarlardı. Ancak kimse bu evin büyüsüne dayanamıyordu. Her ne kadar ondan korksalar da bu evi seviyorlardı. Evde sanki insanları buraya çeken bir büyü, görünmez bir güç vardı. Darcy’de sadece buradayken rahat edebiliyordu. Dışarıya adımını attığı an bütün genç kadınlar kuyruk gibi peşine takılıyor, onunla konuşmaya, ona dokunmaya çalışıyor, onu asla rahat bırakmıyorlardı. Her zaman onları görmezden geliyordu. Ama bazıları işi çok ileri boyutlara taşıyarak onun peşinden şatoya kadar geliyor, hatta bazıları geceleri gizlice şatonun bahçesine, bazıları da şatonun içine kadar giriyordu. Bu evin sınırlarına, yani onun özel mülküne girenlerin sonu ise evin eski kadın hizmetçilerinki gibi oluyordu. Bu şatonun bahçe kapısından içeri giren hiçbir kadın buradan bir daha çıkmaıyordu. O kadınlara ne olduğunu buradaki hizmetçilerde, bölgede yaşayn diğer insanlar da biliyordu. Ama kadınlar bunları öğrendikten sonra akıllanıp buradan uzak durmak yerine buraya gelmeye ve diğerleriyle aynı sonu paylaşmaya devam ediyorlardı. Bu onların tercihiydi. Darcy’de o kadınlara istediklerini veriyordu. Bugün dışarı çıkmak zorundaydı. Üzerini değiştirdikten sonra siyah çizmelerini de giydiğinde artık hazırdı. Uşağı onu yolcu ederken, şoförü de arabasını hazırladı. Arabaya binip kasaba meydanına gitti. Kendisine yeni elbiseler dikilmesi için kumaş alacaktı.</p>
<p>Giyeceği kumaşları her zaman kendisi seçiyordu. Onlara dokunarak dokularını hissetmek istiyordu. Hangisinin dokusunu daha çok beğenirse ve hangisinin üzerinde daha iyi duracağına karar verirse onları satın alıyordu. Araç bir kumaşçının önünde durdu. Başını çevirip camdan etrafa bakındı. Genç kadınlar çoktan aracın etrafına toplanmaya başlamışlardı. Derin bir iç çekerek araçtan indi ve kumaş dükkanına doğru ilerledi. Kadınlar hayran bir şekilde onun arkasından bakıyor, bazıları kendi aralarında sırıtarak ve bir şeyler konuşarak onun peşinden geliyor, onun dikkatini ve ilgisini çekebilmek için neredeyse birbirleriyle yarışıyorlardı. Ama kadınların hiçbiri onun umurunda değildi. Başını çevirip onlara göz ucuyla bile bakmıyor, hiçbirini umursamıyordu. Yakışıklılığı ve karizması dışında muhtemelen bu umursamaz tavırları da kadınları fazlasıyla etkiliyor, büyülüyordu. Dükkâna girdiğinde dükkân sahibi onu tanıdığından hemen üst kata, onun tercih ettiği koyu renklerin bulunduğu bölüme götürdü. Birkaç kadın da dükkâna girmiş, bir tanesi de hemen arkasından onunla beraber üst kata çıkmıştı. Genç kadın en fazla on dokuz yaşında olmalıydı. İki yandan öldüğü uzun sarı saçları vardı. Yüzü bir bebeğinki gibi taze ve berraktı. Bir gram bile makyaj yapmadığı anlaşılıyordu. Baştan aşağı saf ve doğal bir kadındı. Duru bir güzelliği vardı. Her erkeğin elde etmek isteyeceği türden bir güzellik. Ama Darcy’nin değil. O hiçbir kadını elde etmek istemiyordu. Darcy birkaç kumaşa dokunup seçmeye çalışırken, genç kadın onun hemen arkasından yaklaştı.</p>
<p>“Affedersiniz efendim. Siz şu siyah köşkte yaşayan beyefendi misiniz?” diye sordu genç kadın. Sesi de görüntüsü gibi son derece büyüleyiciydi. Kız kibarlıktan neredeyse kırılacaktı. Ya geçekten karakteri böyleydi ya da kendisini Darcy ye beğendirmek için numara yapıyordu. Darcy başını çevirip kadına kaçamak bir bakış attı sonra, tekrar kumaşlara dönerek karşılık verdi.</p>
<p>“Evet, katil olan.”</p>
<p>“Ah, efendim... O kurbanlarınızdan biri olmak için her şeyimi verirdim.”</p>
<p>Darcy kaşlarını kaldırdı. Bu sözleri pek duymuyordu, ama öleceklerini bile bile onun mülküne giren kadınların yaptıkları da bu sözlerle eş değerdi. Darcy eline bir top kumaş alıp açtı ve kumaşı incelerken karşılık verdi.</p>
<p>“Bu o kadar da zor değil. Bu gece şatoma gelmeniz yeter.” dedi, ciddi bir tavırla.</p>
<p>Genç kadın bunları romantik sözler sanmış olacak ki, bir elini kalbine götürüp derin bir nefes aldı ve baygın gözlerle ona bakmayı sürdürdü. Neredeyse heyecandan bayılacaktı. Bu kızalar ne kadar da aptal mahlukatlar... diye geçirdi içinden. Kız ona bu gece şatosuna geleceğine dair söz verdi ve Darcy dükkânda işini bitirip oradan ayrılana kadar, kuyruk gibi peşinde dolandı. Darcy dışları çıktığında aracını ortalıkta göremedi. Dükkânın bulunduğu yeri dolduran kadınlar aracın etrafını sardığından dolayı, şoförü araçtan inip onu kendisi götürmek zorunda kaldı. Satın aldığı kumaşlar aracın bagajına yüklenirken kadınlar aracın camlarına yapışmış, onu görebilmek için birbirlerini eziyorlardı. Biraz önce gece şatosuna davet ettiği kadın ise biraz ileride, yanındaki kadınlara heyecanlı bir şekilde bir şeyler anlatıyor, kadınlar ise suratlarını büzmüş, kıskanç gözlerle ona bakıyorlardı. Nihayet şatosuna döndüğünde, sabah kahvaltısı için masaya oturdu. Bu uzun masada, siyah şamdanlar eşliğinde yalnız başına yemek yemekten çok hoşlanıyordu. Şöminenin başında korku hikayeleri okumak dışında en sevdiği ikinci aktivite buydu. Kahvaltısını ettikten sonra kütüphanesinde biraz vakit geçirdi. Bu gece için hazırlık yapmasına gerek yoktu çünkü cinayet işlemek için her zaman hazırlıklıydı. Bunun için kendisine özel bir oda hazırlamıştı. Orada ihtiyacı olan her şey fazlasıyla vardı. Ama orada cinayet işlemekten çok odanın atmosferini seviyordu. O atmosfere bir de kurbanlarının acı dolu çığlıkları karışınca, o odaya daha çok hayran kalıyordu. Oraya çığlık odası diyordu. Şatodaki tüm hizmetçiler o odayı da orada ne yapıldığını biliyorlardı. Hatta Darcy’nin her cinayetinden sonra hem odayı hem de odadaki tüm aletleri öznele temizliyorlar, bir sonraki cinayet için hazırlıyorlardı. Bu artık onun hobisi olmuştu. Cinayet işlemeden, birilerini öldürmeden yaşayamazdı. Nihayet hava kararmıştı. Devasa merdivenlerin başındaki saat gecenin on birini gösteriyordu. Kadın bir süre sonra burada olacaktı. Hizmetçilerinden birine, kadın buraya geldiğinde kendisine haber vermesini söyleyerek şöminenin başına geçti. Kendisine bir kadeh kırmızı şarap doldurdu ve ateşin başında, keyifle şarabını yudumlamaya başladı.</p>
<p>Biraz sonra hizmetçisi ona genç kadının bahçeye girdiğini haber verdi. Darcy’de müzisyenini çağırdı ve orgun başına geçmesini emretti. Bu iş müzik olmadan istediği hazzı vermiyordu.</p>
<p>Darcy çığlık odasına gidip kapıyı açık bıraktı ve uşağının buraya getireceği yeni kurbanını beklemeye başladı. O sırada ortamı biraz romantikleştirmek için duvarlarda asılı olan gaz lambalarını ve her bir köşeye yerleştirdiği, beline kadar uzanan siyah mumları yaktı. Duvarlar siyaha boyalıydı, üzerinde de yer yer kırmızı gül resimleri vardı. Zemin yine siyah parkelerle kaplıydı. Aslında parkelerin kırmızı renkte olmasını istemişti ama o zaman kurbanların kanları belli olmazdı. Kan göremeyecekse neden birilerini öldürecekti ki? Odanın bir duvarını kaplayan uzun tezgâhın üzerinde işkence ya da cinayet için gerekli her türlü malzeme vardı. Testere, balta, bıçak, çeşitli kalınlıkta ipler, zincirler, kerpetenler ve buna benzer birçok ölümcül, kesici ve dilici alet. Odanın tam ortasında ise çam ağacından yapılmış uzun bir masa ve her iki ucunda kurbanların ellerini ve ayaklarını bağlayabilmek için yerleştirilmiş ipler vardı. Ayrıca birkaç büyük vazoda canlı kırmızı güller, odaya kokusunu yayması için altın bir kap içinde gül suyu vardı. Bu odayı tamamen kendi başına tasarlamıştı. Kurbanlarının kendi zevkine göre döşediği bir odada ağırlıyordu. Onlara kendilerini özel hissetmelerini sağlamak için de odayı bu kadar bakımlı ve olabildiğince lüks donatmıştı. Bir süre odanın içinde volta attıktan sonra kapıda bir silüet belirdi. Sarı saçlı, bebek suratlı genç kadın kapının önünde durmuş gülümseyerek ona bakıyordu. Odanın içinde yanan mumların ve gaz lambalarının alevinin suratına yansıması, onu daha da karşı konulmaz yapıyordu. Çünkü dışarıda karşılaştıklarında saf görünen bu kadın şimdi bu karanlık ve kasvetli mekânda daha sert, daha cazibeli ve daha havalı görünüyordu. Bu karanlık onun tüm saflığını ve masumiyetini yok etmişti. Şimdiye kadar hiçbir kadına olmayan şey ona olmuştu. Şimdiye kadar hiçbir kadın onun gözüne bu kadar güzel, bu kadar çekici görünmemişti. Ona doğru birkaç adım attı. Ama kadın olduğu yerde duruyordu. Hala ona bakıyor, gülümsüyordu. </p>
<p>“Beni öldürün efendim. Sizin kurbanınız olmak istiyorum.” dedi kadın, cilveli bir tavırla.</p>
<p>Darcy gözlerini kıstı ve ağır adımlarla genç kadına doğru birkaç adım attı.</p>
<p>“Hayır, seni öldürmeyeceğim.” dedi aynı anda. Ama genç kadın sanki onu duymuyormuş gibi konuşmayı sürdürdü.</p>
<p>“Beni öldürün efendim, en azıdan deneyin. Beni kurban etmeyi deneyin, neler olacağını o zaman göreceksiniz.”</p>
<p>Darcy kaşlarını çattı. Genç kadın, son sözlerini tehditkâr bir tavırla söylemişti. </p>
<p>“Ne demek istiyorsun? Eğer istersem seni şimdi öldürebilirim.” </p>
<p>Genç kadın karşılık vermeden içeri girdi. O sırada garip bir şey oldu. Kadın, odasının içine girerken attığı her adımda değişiyordu. Sanki boyu gittikçe uzuyor, cildi kararıyor ve buruşuyor, saçları yavaş yavaş dökülüyordu. Darcy şaşkınlıkla kadını seyrederken, kadın içeriye girip onun tam karşısına geldiğinde artık bir canavara dönüşmüştü. Darcy gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla ona bakıyordu.</p>
<p>“Ne? Neler oluyor?” diye, korkuyla sordu Darcy.</p>
<p>Canavar, kalınlaşmış ve boğuklaşmış çirkin sesiyle karşılık verdi.</p>
<p>“Ben senin bu zamana kadar öldürdüğün genç kadınların ruhlarının koruyucusuyum.”</p>
<p>“Ne saçmalıyorsun sen?” diye haykırdı Darcy.</p>
<p>“Ben ruhların koruyucusuyum. Şimdi seni almaya geldim. Cezanı diğer alemde öldürdüğün kadınların ruhları verecek.” </p>
<p>“Hayır... Hayır, bunu yapamazsın! Hayır.” diye bağırıyordu Darcy. </p>
<p>Yaratık uzun, ince ve siyah sıvıların aktığı kollarını Darcy’nin bedenine sardı. Sonra siyah bir duman yükseldi ve Darcy, ruhların koruyucusuyla beraber ortadan yok oldu. Orada kalan ve ona ait şeyler ise yalnızca giysileri ve çizmeleriydi.      </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DÜDÜKLÜ ÇOCUK</title>
<link>https://fikirizleri.com/duduklu-cocuk</link>
<guid>https://fikirizleri.com/duduklu-cocuk</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202510/image_870x580_68e4be58062f4.webp" length="8610" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 07 Oct 2025 10:21:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Abisi bir korku hikâyesini daha anlatmayı bitirdiğinde artık yatma vakti gelmişti. Bu korku hikâyelerini dinlediğinde geceleri uyuyamıyor, odasındaki gaz lambasını kapatmak istemiyordu ama annesi gece yangın çıkma ihtimalinden dolayı gaz lambasını asla açık bırakmasına izin vermiyordu. Artık dokuz yaşında kocaman bir çocuk olduğunu, bu korkuların yersiz olduğunu söyleyip onu cesaretlendirmeye çalışıyordu, ama bazı geceler abisinin ona korkunç hikâyeler anlattığını bilmiyordu. Bunu annesine asla söyleyemezdi. Yoksa her ne kadar korksa da bayıldığı o harika korku hikâyelerini bir daha asla dinleyemezdi. Abisi ondan sadece iki yaş büyük olmasına rağmen o annesi ve babasının haberi dahilinde korkunç hikâyeler okuyordu. Abisine hiçbir şey söylememelerine rağmen ona asla izin vermiyorlardı. İki yaş çok da büyük bir yaş farkı değildi ama bu sadece onun için böyleydi. Annesiyle babası bir yaşın, hatta bir ayın bile çok önemli söylüyordu. Mesela on sekiz yaşına girmiş biriyle on sekiz yaşına girmesine sadece bir ay kalan iki insanın, kanunen aynı haklara sahip olamayacağını söylüyorlardı ama bunlar onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. O kanunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Onun için kanun denen şey güçlü olanların, zayıf olanların üzerinde uyguladıkları bazı baskı sistemiydi, hepsi bu. Şöminenin başından kalkıp üst katta bulunan odasına gitmek için merdivenlere doğru ilerledi. Annesi onun odasına çıktığını görünce ballı sütünün hazırlamak için mutfağa gitti. Odasına girip soyundu ve pijamalarını giyinip yatağına, yorganın altına girdi. Şimdilik rahattı çünkü gaz lambası yanıyordu. Ama kendisini ballı sütünü içtikten sonrası için hazırlamaya çalışıyordu. Bu gece nasıl bir kâbus görecekti merak ediyordu. Abisi ona Stephen King’in IT hikâyesini anlatmıştı. Muhtemelen bu gece rüyasında, o küçük çocuğun kolunu koparan korkunç palyaçoyu görecekti. Biraz sonra odasının açık olan kapısının dışında uzun ve gittikçe yaklaşan bir gölge belirdi. Tam kafasını yorganın altına gömecekti ki gelen kişinin annesi olduğunu fark etti. Annesi gülümseyerek içeri girdi ve yatağının yanına oturup, ona kendi elleriyle ballı sütünün içirdi. Sütünü içtikten sonra yine annesinin getirdiği çiçekli mendille ağzını sildi. Annesi kirli mendili ve bardağı, yatağın baş ucundaki komodinin üzerine bırakıp yastığını iyice yatırdı ve yorganını düzeltti. O da yatağına iyice uzanıp uyumaya hazırlanırken, annesi gaz lambasını söndürmek için pencerenin yanında duran kitaplığa yaklaştı. O sırada annesini durdurdu.</p>
<p>“Anneciğim, gaz lambası bari bu gece açık kalsın, olmaz mı?” diye sordu, korkudan titreyen sesle. Annesi onun bu kez değişen ses tonu anlamış olacak ki, ona dönüp kaşlarını çattı ve merakla sordu.</p>
<p>“Bunu defalarca konuştuk tatlım. Hem sesin neden böyle oldu, hasta mısın yoksa?”</p>
<p>“Hayır anneciğim, sadece karanlıkta uyumak istemiyorum.”</p>
<p>“Ama gözlerini kapattığında yine karanlıkta kalıyorsun. Ayrıca uyuduktan sonra ortamın karanlık ya da aydınlık olmasının hiçbir önemi kalmıyor, öyle değil mi hayatım?”</p>
<p>Annesi onun bir itirazını daha dinlemeden gaz lambasını kapattı ve tekrar yanına yaklaşıp, alnına küçük bir öpücük kondurdu.</p>
<p>“İyi geceler bebeğim, tatlı rüyalar.” diye ekledi annesi.</p>
<p>Aman ne tatlı rüyalar... diye geçirdi içinden. Annesi odadan çıkıp kapıyı kapattığında, oda artık yalnızca bahçedeki aydınlatma direklerinden yayılan loş ışıkla aydınlanıyordu. Ama bu ışık onun için yeteli değildi, yalnızca pencerenin önünü aydınlatıyordu ve önünü görebilmesini sağlıyordu hepsi bu. Eğer odasına bir hırsız ya da bir yaratık girerse onu asla göremeyeceğinden kokuyordu. Onları asla göremezdi çünkü abisinin ona anlattığı hikâyelerdeki canavarlar, hayaletler ve hırsızlar, genelde simsiyah oluyorlardı. Siyah bir yaratığı karanlık bir odada nasıl görebilirdi ki? Bu da onları daha korkunç yapıyordu, ama onları göremeyeceği için. Çünkü o göremediği şeylerden daha çok korkuyordu. Gerçi görse de çok korkardı, onlardan ne şekilde olurlarsa olsunlar her zaman korkacaktı ve korkuyordu.</p>
<p>“Ne olur canavarlar beni rahat bıraksın Tanrım... Ne olur canavarlar odama gelmesin, lütfen Tanrım... Sana yalvarıyorum. Canavarlardan çok korkarım!” diyerek fısıldıyordu. O sırada bir ses duydu. Ne olduğunu anlayamadığı tuhaf bir ses. Sesi net duymak için hemen sustu ve kulak kabarttı. Ses kesilmişti. Yorganını başına kadar çekip tamamen içine girdi. Aynı sesi tekrar duydu. Bu kez kafasını yorganın altından çıkarıp sesi dikkatle dinledi.</p>
<p>“Geldiler canavarlar geldi işte.” diye kendi kendine söylendi ve tekrar yorganın altına girip, gözlerini sıkıca kapattı. Korkudan tüm bedeni titriyor, hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Öyle ki kalp atışlarını bile duyabiliyordu. Korkudan deli gibi, çılgınca atıyordu. Ses kesildi ve tekrar duyuldu. Kesik kesik çıkan bir sesti. Yorganı tekrar açıp yattığı yerden doğruldu, meraklı ve korku dolu gözlerle etrafına bakındı.</p>
<p>“Kim var orada? Odama nasıl girdin?” diye seslendi, ama cevap olarak aynı kesik sesi duydu.</p>
<p>Hâlâ hızlı hızlı nefes alıp veriyor, korkuyla etrafına bakınıyordu ama hâlâ bir şey göremiyordu. Evde herkes yatmıştı, evdeki derin sessizliği bozan bu sesin evin içinden, hatta odasından değil, dışarıdan geldiğini anladı. Korkak bir şekilde ağır ağır yatağından çıktı ve sessiz adımlarla pencereye doğru ilerledi. Onun odasının hemen altındaki oda annesiyle babasının odasıydı, onun ayak seslerini duyup buraya gelmemeleri ve yatağından çıktığı için ona kızmamaları için sessiz olmaya çalışıyordu. Pencerenin yanına geldiğinde, yine sessiz ve yavaş bir şekilde panjuru kaldırdı ve dışarıya bakındı. Dışarıda hafif bir şekilde yağmur yağıyordu. Bunu aydınlatma direklerinin ışıklarına bakarak anlamıştı. Muhtemelen bu yağmur şiddetlenecek, sonra gök gürleyecek, şimşek çakacak bu gece daha da korkunç olacaktı. Bu da demek oluyordu ki, bu gece ona uyku yoktu. Şimşeklerden zaten kokuyordu. Geceleri bir şimşek çaktığından odasının içi anlık olarak aydınlanıyor ve odasındaki tüm eşyalar, odasını esir alan hayaletleri andırıyordu. Bu görüntü onu her zaman korkutmuştu. Hâlâ da korkuyordu. Ama bu doğa olayına yapabileceği bir şey yoktu. Pencereyi yavaş bir şekilde açıp başını dışarı uzattı. Dışarıdaki buz gibi havayı anında hissetti ve o anda üşümeye başladı. Kış ayına girmelerine çok az kalmıştı ve bu havalar, kış ayına bir hazırlıktı. Odasının içine dolan soğuk hava odasını bir buz dolabına çeviriyordu. Titreyerek dışarıya bakındı. Aynı sesi tekrar duyduğunda, başını anında sesin geldiği yere, sağ tarafa doğru çevirdi. Tam karşısındaki malikanenin önünde bulunan sokak aydınlatmasının dibinde biri duruyordu. Fazla uzak sayılmazdı, bu yüzden buradan bakınca onun bir çocuk olduğunu hemen anladı. Kaşlarını çattı. Bu ne neydi şimdi? Saat gecenin onuydu ve sokakta tek başına dolaşan küçük bir çocuk vardı. Hangi aile küçük çocuğunu gecenin bu saatinde, hem de bu soğuk havada dışarı gönderirdi ki? Acaba ailesi mi yoktu? Belki de bir evi bile yoktu. Belki de sokakta yaşayan bir çocuktu. Çocuğun ne yaptığını anlamak için bir süre pencerenin başında durup, soğuktan titreyerek onu seyretti. En azından bir hayalet ya da bir canavar olmadığı için rahatlamıştı. Bu sadece kendisi gibi bir erkek çocuğuydu. Çocuk aydınlatma direğinin dibinde durmuş, bir elini montunun cebine sormuş, diğer elini de ağzına tutuyordu. Biraz sonra aynı sesi tekrar duydu. Bu sesi duyunca çocuğun ağzında bir düdük olduğunu ve onu çaldığını anladı. Ama bunu neden yapıyordu? Şu an dışarıda oyun oynayacak kimse yoktu. Hem büyün malikanelerin ışıkları kapalıydı. Herkes uyuyordu. Birilerinin çıkıp onu azalmasından korkmuyor muydu? Ya da te başına düdük çalarak nasıl eğleniyordu? Çocuk başını tek bir noktaya sabitlemiş, hiç hareket etmeden öylece duruyor, kısa aralıklarla düdüğü çalıp duruyordu. Belki de birilerine bir işaret vermeye çalışıyordu, belki de kaybolmuştu ve birilerinin onu bulması için düdükle yerini belli etmeye çalışıyordu. Evet, kesin kaybolmuştu. Bir aydınlatma direğinin altında öylece durup düdük çalmasının başka bir mantıklı açıklaması olamazdı. Eğlenmeye çıkmış olsaydı yürür veya koşardı. Sokakta yaşıyor olsaydı bir köşeye çekilip uyurdu, ama o sanki birileri onu bu karanlıkta rahatça görebilsin diye bir ışığın altında duruyordu. O çocuğa üzülmüştü. Kim bilir ailesi neredeydi? Kim bilir çocuk ne kadar korkmuştu. Biraz sonra yağmur şiddetini arttırmaya başladı. Sağanak yağacağını anladı. Bu kez çocuk için daha da üzüldü. Hem bu soğuk havada hem de yağmurun altında, sokakta bir başına ne yapacaktı. Belki de ölebilirdi. Bu düşünce aklına geldiğinde anında irkildi. Bu düşünce onu korkutmuştu, o bir şey yapmazsa çocuk ölebilirdi. Aklına bir fikir geldi. Onu gizlice eve alabilir, yarın sabaha kadar bodrumda saklayabilir, sabah olunca da tekrar dışarı gönderebilirdi. Hatta ailesini bulmasına yardım edebilirdi. Evet, böyle yapacaktı. Aceleyle, el yordamıyla kitaplığının yanındaki gaz lambasını yaktı ve pijamalarını değiştirmeden, üzerine montunu giydi. Ayağına da botlarını giyinip, sessiz bir şekilde odasının kapısını açtı. Başını uzatıp etrafa bakındı. Etrafta kimsenin olmadığını görünce, olabildiğince sessiz olmaya çalışarak merdivenleri indi ve dış kapıya ulaştı. Yine sessiz bir şekilde kapıyı açıp etrafa bakındı.</p>
<p>Uşaklar etrafta görünmüyordu, ortalıkta kimse yoktu. Bu onun için daha iyiydi. Onu biri görürse ya evden çıkmasına asla izin vermeyecek ya da en kötüsü annesiyle babasına haber vereceklerdi. Kapıyı yarı aralık bırakarak koşarak bahçeye çıktı. Bahçenin kapısına ulaştığında demirlerin arasından dışarıya, çocuğun olduğu yere baktı. Hâlâ orada durmuş düdüğünü çalmaya devam ediyordu. Yağmurdan korunmak için montunun şapkasını sırılsıklam olan kafasına geçirdi. Saçlarının ve montunun sabaha kadar kurumasını umut ediyordu. Aksi halde annesine nasıl hesap verecekti? Bahçenin kapısını açamayacağını biliyordu. Kapı geceleri kilitleniyordu ve anahtarlar babasının şoföründe oluyordu. Bu yüzden demirleri tırmanarak kapının üzerinden atlaması gerekiyordu, öyle yaptı. Hiç zorlanmadan kapıya tırmanıp arka tarafa geçti ve aşağı atladı. Bu sert bir düşüştü. Tam dizlerinin üzerine düşmüştü ve bacaklarında dayanılmaz bir acı hissetmişti. Yine de bağırmamak ve ses çıkarmamak için ekstra bir çaba gösterdi. Acısını bastırmaya çalışarak ayağa kalktı ve çocuğun yanına doğru yürümeye başladı. Artık sağanak yağıyordu. Öyle ki baştan aşağı sırılsıklam olmuştu. Bu ıslaklık sabah kadar kurumayacaktı. Üzerin değiştirdiğinde de giysilerini annesinden saklayamazdı, her halükârda yakalanacaktı. Çocuk, sağanağın zemini döverken çıkardığı sesten onun ayak seslerini duymamış olacak ki dönüp ona bakmamış, hatta yerinden bile kımıldamamıştı. Aydınlatma direğine yaklaştığında artık çocuğun yanındaydı ama çocuğun ona arkası dönük olduğundan, onu hâlâ görmüyordu.</p>
<p>“Merhaba.” diye seslendi ama çocuk onu duymadı, düdüğünü çalmaya devam ediyordu. Bu kez çocuğun omzuna dokundu ama çocuk yine tepki vermedi. Sağır olabilirdi ama birinin dokunduğunu hissetmeyecek de değildi. Çocuk onu yine görmezden gelince bu kez öfkelendi ve çocuğun önüne geçip, tam karşısında durdu. O sırada korkuyla gözlerini kocaman açtı. Ağzı da şaşkınlıkla açık kalmıştı. Karşısındaki çocuğun suratı, sanki deri yüzülmüş gibi kıpkırmızı bir et yumağını andırıyordu. Ayrıca yağmurdan dolayı yüzünden akan kanlar yere süzülüyor, etraf kan gölüne dönüyordu. Gözleri birer beyaz bilye gibi parlak ve donuktu tam karşıya, boşluğa bakıyor, hiç hareket etmiyordu. Hâlâ düdüğünü çalmaya devam ediyordu. Bu korkunç görüntü onun aklını başından almıştı. Bu çocuğa ne olmuştu böyle. Korkuyla geriye doğru birkaç adım attı. Artık onunla konuşup konuşmaması gerektiği konusunda kararsızdı, acaba başına bir şey mi gelmişti? Öyle olsa burada durup bu aptal düdükle oyalanmak yerine birilerinden yardım isterdi ama kimseden yarım istemiyor, hatta onun yardımına gelen kişiyi bile görmezden geliyordu. Belki de ortada bam başka bir sorun vardı. Annesinin, her insana yardım edilmemesi gerektiğini söylediği aklına geldi. Bu çocuğa yardım etmemeliydi, edemezdi de. En iyisi tekrar odasına gitmek ve yatağına yatıp uyumaktı. Çocuğun yanından uzaklaşmak için evine doğur ilerleyeceği sırada aniden durdu. Karşısında, tıpkı direğin dibindeki çocuk gibi bir çocuk daha belirdi. Aynı kanlı surat, aynı donuk ve beyaz gözler, aynı düdük. Korkudan gözlerini kocaman açtı. Yönünü değiştirmek için bir hamle daha yaptığında, aynı çocuklardan bir tane daha gördü. Arkasını döndüğünde bir tane daha, sonra çok daha fazlasını gördü. Sanki bu çocuk klonlanmış gibi ondan onlarcası vardı. Belki de yüzlercesi. Ne tarafa dönse aynı çocuktan bir sürü görüyordu, bütün çocuklar ağızlarındaki düdükleri kesik kesik çalarak, ağır adımlarla onun üzerine doğru geliyordu. Sonunda bu saatte herkesten gizli bir şekilde evden dışarı çıkmanın ve hiç tanımadığı birine yarım etmeye kalkışmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlamıştı. Burada daha fazla durmasının doğru olmadığına, evine dönmesi gerektiğine karar verdi. Artık evine gitmeliydi. Ama nasıl gidecekti? Düdüklü çocuklar onun etrafını sarmış, her yeri kapatmışlardı. Aralarından geçecek küçük bir boşluk bile yoktu. Dudaklarını yaladı, yutkundu ve hızlı hızlı nefes alıp vererek etrafının saran düdüklü çocuklara baktı. Belki onu rahat bırakmaları konusunda onları ikna edebilirdi.</p>
<p>“Ben sadece arkadaşınıza yardım etmek istemiştim. Lütfen müsaade edin evime gideyim.”</p>
<p>Çocuklar onu umursamadı bile. Hatta sanki o orada değilmiş gibi davranıyorlar, sokağı tamamen kapatıyorlardı. Ne yapması gerektiğine karar vermeye çalışıyordu ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Çocuklar ona çarpmaya, onu itip sağa sola savurmaya başladılar. Bir oraya bir buraya savrulup duruyordu. Bir tanesi onun üzerine o kadar sert bir şekilde gelmişti ki yere, yağmur sularıyla karışan kan birikintisinin ortasına düştü. O anda çığlığı bastı. Yerden kalmaya çalışıyor, çırpınıp debeleniyordu.</p>
<p>Ama yerden kalmak için yaptığı her hamlede bir diğerinin darbesiyle tekrar yere düşüyordu. Tüm giysileri, suratı, her yeri kana bulanmıştı. Öyle ki kanın tuzlu tadını bile hissediyordu. Artık korkudan çığlık atıyordu. Bir yardım çığlığı.</p>
<p>“İmdat! Yardım edin... İmdat!”</p>
<p>Avazı çıktığı kadar bağırıyor, birilerinin ona yardım etmesi için yalvarıyordu. Nihayet kendi yardım çığlıklarına başka bir ses karıştı.</p>
<p>“Efendim... Efendim neler oluyor?”</p>
<p>Gözlerini sıkıca kapatmış yerde çırpınırken, duyduğu sesin bahçıvanlarına ait olduğunu anladı. Sonunda biri yardımına gelmişti. Bahçıvan yanına gelip onu sakinleştirmeye ve neler olduğunu anlamaya çalışırken, o da gözlerini açıp işaret parmağıyla düdüklü çocukları göstermek istedi. Ama etrafta ne kendisinden başka bir çocuk vardı ne de zeminde kanlar. Hepsi yok olmuştu. Bahçıvan şaşkın gözlerle ona bakarken, oda korku dolu gözlerle bahçıvana bakıyordu.</p>
<p>“Efendim... Bu saatte dışarıda ne işiniz var, neler oluyor? Hanımefendi ve beyefendi bunu duyarsa çok kızarlar.”</p>
<p>“Ama burada bir çocuk vardı. Hayır, bir değil, bir sürü...”</p>
<p>O anlamamış gözlerle etrafa bakınırken, bahçıvan onu kucaklayarak eve götürdü. Evdekilerin uyanmaması için sessiz olmaya gayret ediyorlardı. Genç adam onun üzeni değiştirip kuru pijamalar giydirdi. Sonra ıslak pijamalarını ve montunu kirli çamaşır sepetine koymak için yanına aldı.</p>
<p>“İyi uykular efendim... Bir daha böyle bir şey yapmayın, size bir şey olabilirdi.”</p>
<p>“Ama orada çocuklar vardı. Bana inanmıyor musun? Hepsinin derileri yok olmuştu ve yüzlerinden kanlar akıyordu.”</p>
<p>“Kâbus görmüşsünüz efendim, böyle şeyler olabilir.”</p>
<p>Genç adam gaz lambasını kapatıp odadan çıktı ve kapıyı kapattı. O da bu olayın sadece abisinin anlattığı korkunç hikâyelerden dolayı gördüğü bir kâbus olduğuna ve ortada bir sorun olmadığına dair kendisini ikna etmeye çalışarak yatağına gömülüp, yorganın altına girdi. O sırada bir ses duydu. Bir düdük sesi... Hemen yataktan fırlayıp pencereye koştu, camdan dışarıya baktı. Karşıdaki aydınlatma direğinin dibinde bir çocuk durmuş düdük çalıyordu. O gözlerini kocaman açarak şaşkınlıkla çocuğa bakarken, düdüklü çocuk da başını çevirip beyaz gözleriyle ona baktı ve derisi yüzülmüş, kanlar akan suratına korkunç bir gülümseme yerleştirdi.</p>
<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BALKONDAKİ SARMAŞIK</title>
<link>https://fikirizleri.com/balkondaki-sarmasik</link>
<guid>https://fikirizleri.com/balkondaki-sarmasik</guid>
<description><![CDATA[ GOTHIC Kısa Hikâyeler ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202509/image_870x580_68d27abf947c9.webp" length="23012" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 23 Sep 2025 13:49:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Masasında oturmuş, dışarıda yağan sağanak yağmuru seyrediyordu. Önündeki daktilosunda yarım olarak bıraktığı hikâyesi tamamlanmayı beklerken, o çoktan hayallere dalmıştı. Bir kolunu masaya, başını da eline dayamış o şekilde donup kalmıştı. Çalışma masasının karşısındaki pencerenin onun ayaklarına serdiği manzara harikaydı. Binanın tam karşısında uçsuz bucaksız bir orman vardı. Eviyle ormanın arasında ise toprak bir yol vardı. Bölgede kendi evinden başka hiçbir ev olmadığından ne o yoldan geçen herhangi biri vardı ne de etrafta dolanan başka bir insan. Sadece kendisiydi. Zar zor aldığı izinlerle ormana yakın, ama yerleşim yerlerine ve diğer tüm evlere uzak mesafeye yaptırdığı bu evde kendisini sanki başka bir şehirde, hatta başka bir ülkede gibi hissediyordu. Yalnızlık. Tamamen yalnızdı. Ara sıra ihtiyaçlarını karşılamak için gittiği şehir merkezindeki dükkânlarda çalışan insanlar dışında muhatap olduğu tek bir insan bile yoktu. Tamamen yalnızdı, ama bu evrenin ona ceza olarak verdiği zorunlu bir yalnızlık değildi. Bu tercih edilmişi bir yalnızlıktı. Eğer zorunlu bir yalnızlık olsaydı burada delirir, kafayı yerdi, ama o belki de dünyada sayılı insanın sahip olduğu büyük bir huzura sahipti. Bu araziyi sanki tamamen kendisine aitmiş gibi hissediyordu. Sanki burası komple ona verilmişti, buranın tek sahibi kendisiydi. Ayrıca bu derin huzurun sebebinin altında başka alışkanlıkları da vardı. Evinde televizyon, radyo, bilgisayar gibi aletler yoktu. Hatta bir cep telefonu bile yoktu. Evinde yalnızca bir sabit telefon vardı ancak onu da çok zor durumda kalırsa kullanmak için almıştı. Belki ambulansı aramak için olabilirdi. Polise ihtiyacı yoktu. Bu yüzden kendisi bir arama yapmadığı sürece telefonun fişini bile takmıyordu. Buraya taşınalı tam altı ay olmuştu ve bu zamana kadar o telefona hiç ihtiyacı olamamıştı. Bu yüzden de fişini hiçbir zaman takmamıştı. Öyle ki bir gün arama yapmaya ihtiyacı olursa, fişini taktığında telefonun çalışıp çalışmayacağını bile bilmiyordu. Evinde tüm bu dijital aletlerin yerine kocaman bir kütüphanesi vardı. İki katlı bu müstakil evde dört tane oda vardı ve evin en büyük odasını yalnızca kitaplarla doldurarak, kocaman bir kütüphaneye çevirmişti. Onun için kitaplarının rahat olması, onun rahatlığından daha önemliydi. Çocuk odası olarak yapılan küçük bir odayı kendisine yatak odası olarak ayarlamıştı. O odada da küçük bir kitaplığı vardı. En sevdiği yazarların en sevdiği kitaplarıyla aynı odada uyumayı seviyordu. Klasik, polisiye, ansiklopedi, araştırma gibi kitapları ise kütüphanesindeydi. Aslında bir ara yatağını da kütüphanesine koyarak binlerce kitapla beraber uyumayı düşünmüş ancak odanın tam ortasına koyduğu yatak, kütüphanesinin görüntüsü bozmuştu. Bu yüzden yatağını oradan tekrar kaldırmak zorunda kalmıştı. Evin ikinci büyük odasını ise kendisine çalışma odası olarak ayarlamıştı. Bu oda büyüktü büyük olmasına ama içinde fazla eşya yoktu. Yalnızca pencerenin önüne koyduğu bir çalışma masası ve sandalye, bir saksı çiçeği, zeminde bazı yerlere yerleştirdiği birkaç mum ve masasının üzerine koyduğu daktilo, kağıtlar, kalemler ve defterler vardı. Bu odayı parası olmadığından ya da o tür bir sebepten dolayı boş bırakmamıştı. Sadece daha rahat çalışabilmek için alanını olabildiğince geniş tutmak, dikkatini dağıtacak her şeyden uzak durmak için boş bırakmıştı. Bu sayede daha iyi hikâyeler yazabiliyordu. Dışarıdaki sağanağı seyrederken bu görüntüyü kafasında biraz daha değiştirerek düşünmeye başladı. Kendi hayalinde şu an dışarıda olan havaya bir fırtına havası kattı. Bunu düşününce, karşıdaki ormanda bulunan ağaçlar ağır ağır sallanmaya başladı. Belki fırtına daha şiddetli olabilir diye düşündü. Bu kez de ağaçlar iyice eğilmeye başladı. Başını kaldırdı ve kaşlarını çatarak, şaşkınlıkla karşısındaki ormana dikkat kesildi. Düşündüğü, hayal ettiği şeyler gerçek oluyordu. Ama bunun gerçekten olup olmadığını anlamak için birkaç deneme daha yapmaya karar verdi. Yağmurun daha sert, daha şiddetli yağdığını ve pencereye çarptığını hayal etti. Biraz sonra yağmur şiddetini arttırdı ve sert bir şekilde ağaçları döverken, aynı anda pencereye çarpmaya ve ürkütücü sesler çıkarmaya başladı. Belki birkaç şimşek çakarsa hiç fena olmaz, diye geçirdi içinden. En sevdiği görüntü fırtınalı bir orman manzarasıydı. Ve yine istediği oldu. Biraz sonra art arda şimşekler çakmaya, gök gürlemeye başladı. Hayranlıkla dışarıdaki görüntüyü seyrediyor, diğer yandan da bilinçsizce gülümsüyordu. Hayali gerçek oluyordu, ne düşünürse gerçekleşiyordu. Bu bir sihir miydi, bir yetenek mi, yoksa bir tesadüf mü? Bunu anlamanın başka bir yolu daha vardı. Hava zaten kötüydü, tüm bunlar zaten yaşanacak olan şeyler olabilirdi. Bir tesadüf olabilirdi.</p>
<p>Bunun tam olarak ne olduğunu anlamak için dışarıdaki havayla hiçbir alakası olmayan bir şeyi denemeye karar verdi. Önündeki daktilosuna ve üzerinde yarım bıraktığı hikâyesinin yazılı olduğu kağıda baktı. Daktilonun kağıda, kendi kendine bir şeyler yazdığını hayal etti. Bir süre bekledi, sonra imkânsız bir şey gerçekleşti. Daktilonun tuşları kendiliğinden hareket etmeye, kağıttaki yarım kalan yazıyı tamamlamaya başladı. Gerçekten oluyordu. Bu ya bir yetenek ya da bir sihirdi ama asla tesadüf değildi. Düşünce gücüyle istediği her şeyi yapabileceğini anladı. Bu şey nasıl olmuştu? Ne zamandan beri vardı? O bunu neden bilmiyordu? Bunu nasıl anlayamamıştı? Demek böyle bir gücü vardı. Bu gücünü istediği her şey için kullanabilirdi. Aklına, üst kattaki balkonda duran sarmaşıklar geldi. Onları geçen ay satın almıştı ve nereyse aldığı gibi duruyordu, hiç büyümemişlerdi. Hayallerinden biri o sarmaşığın büyümesi, kocaman olması ve evinin dışını, yalnızca pencereleri görünecek şekilde tamamen kaplamasıydı. Bunu istiyordu. Bu evin dışarıdan bakılınca tamamen doğayla iç içe, onunla kamufle olmasını istiyordu. Zaten doğanın içinde yaşıyordu ama artık onun bir parçası olmak istiyordu. Hemen masasından kalktı ve odadan çıkıp üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Merdivenleri hızla tırmanıp üst kata çıktığında, koşarak balkonda gitti. Kapıyı açtı, sarmaşığı hâlâ olduğu yerde, aldığı gibi duruyordu. Balkonun üstünü kapatan beton, yukarıdaki çatıdan dolayı daha uzundu, bu yüzden hem balkon hem de sarmaşık bu fırtınalı havadan neredeyse hiç etkilenmiyordu. Sarmaşığı güvendeydi. Ona bakarak şu an durduğu yere, kapıya kadar uzadığı hayal etti. Sarmaşık aynı şekilde kaldı. Gözlerini kapattı ve aynı hayali bu kez gözleri kapalı bir şekilde tekrar etti. Gözlerini heyecanla tekrar açtığında, sarmaşık ayaklarının dibine gelecek kadar yaklaşık bir metre uzamıştı. Bunu görünce gözlerini kocaman açtı. Heyecanla yerinde hoplayıp zıpladı, kendi kendine gülüyor, kahkahalar atıyordu. Bunu başarabilirdi. Bu evi doğanın bir parçası haline getirebilirdi. Gözlerini kapatıp sarmaşığın bu kez balkondan aşağıya, zemine kadar uzadığını hayal etti. Gözlerini açtığında sarmaşığın başka bir ucunun, balkonun demirlerinin arasından aşağı sarktığını gördü. Heyecanla demirlere yaklaşıp aşağı baktığında, sarmaşığın zemine değdiğini gördü. Bir kez daha yerinde hoplayıp zıplayarak, heyecanla bağırmaya başladı.</p>
<p>“Yaşasın! Başardım sarmaşık, başardım...”</p>
<p>Neredeyse otuz yaşında koca bir adam olmasına rağmen, hâlâ küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Gözlerini tekrar kapattı. Sarmaşığın tüm uçlarının uzayarak, evin dışının tamamını kapladığını hayal etti. Gözlerini açtığında, sarmaşık tüm uçlarından hızla uzamaya başlamıştı. Gözlerinin önünde uzuyordu. </p>
<p>Her ucundan uzayarak balkonun zeminini, duvarlarını, demirlerini sarıp sarmalıyordu. Tekrar demirlere yaklaşıp önce aşağı, sonra yukarı baktı. Sarmaşık evin dış cephesini sarmaya başlıyordu. Neyse ki kış ayında değillerdi, bu yüzden sarmaşığı ölmeyecekti. Ya da daha geç ölecekti ama şimdi değil. Sarmaşık hızla büyüyüp evin dış cephesi boyunca ilerlerken, o da kollarını bağlayıp demirlere yaslandı ve bu büyülü anın tadını çıkardı. Sonra ayağına bir şeyin değdiğini hissetti. Yine gülümseyerek yere baktığında bunun sarmaşığın bir parçası değil, simsiyah, kocaman ve kalın bacakları olan bir örümcek olduğunu fark etti. Hemen olduğu yerde sıçradı ve çığlık atarak evin içine girdi. Bu evde sürekli böcekler oluyordu çünkü neredeyse ormanın içinde yaşıyordu, bu yüzden evini sürekli ilaçlamak zorunda kalıyordu. Ama böyle bir böceği daha önce hiç görmemişti. İçeri girip balkonun kapsını kapattığında, ayağına yine bir şeyin değdiğini hissetti. Yere baktığında gözlerine inanamadı. Balkonda gördüğü örümcek evin içindeydi. Belki de o içeri girerken hemen arkasından da balkondaki örümcek girmişti ve o bunu fark etmemişti. Yine korkuyla bağırarak geriye doğru birkaç adım attı. Hızla arkasını döndüğünde bir örümcek daha gördü. Kapının hemen dibindeydi ve ona doğru ilerliyordu. Bu kez korkudan titremeye başladı. Hem korkuyor hem iğreniyordu. Çünkü bu böcekleri hayatında ilk kez görüyordu. Hem simsiyahlardı hem kocamanlardı hem de bacakları çok kalındı. Tarantulalara benziyorlardı ama tarantula değillerdi. Bunlar tuhaf böceklerdi. Odadan çıkıp kapıyı kapattı ve arkasını döndü. O sırada oracıkta öleceğini hissetti. Hatta bunu biliyordu, buna emindi. Çünkü aynı böceklerden evin içinde onarca, hatta yüzlerce vardı. Belki de evin başka yerlerinde de vardı. Belki de bu böceklerden evinde binlercesi vardı. Bu da neydi şimdi, bunlar nereden çıkmıştı? Alt kata inmek için koşar adımlarla merdivenlere ilerlediği sırada durdu. Merdivenlerden yukarıya kocaman fareler çıkıyordu. Onlarca, belki böcekler gibi yüzlerce fare. Hepsi düşmana hücum eden askerler gibi saflarını sık tutmuş, hızla onun üzerine doğru ilerliyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, dehşete düşmüş, kanı donmuştu. Bu neydi şimdi? Bir kâbus mu? Bir halüsinasyon mu? Bu her ne ise bunun bir an önce bitmesini istiyordu. Gözlerini sıkıca kapatarak evindeki tüm farelerin ve böceklerin yok olduğunu, evinin eskisi gibi sessiz ve sakin olduğunu hayal etti. Gözlerini tekrar açtığında dehşetle çığlık attı. Fareler hâlâ üzerine geliyor, ayaklarının dibinden geçip gidiyor, bazıları da onun etrafında tur atıyordu. Arkasını döndüğünde ise örümcek sürülerinin daha da çoğaldığını fark etti. Sonunda kararını verdi. Burada kalırsa ölecekti. Bu yüzden bulunduğu katta fişini bir kez bile takmadığı, hatta çalışıp çalışmadığını bile bilmediği telefona ulaşmak için harekete geçti. Yerdeki böceklere bakmamaya çalışarak, onların üzerinden geçerek koşar adımlarla salona doğru ilerledi. Ayaklarında ne ayakkabı ne de terlik vardı. Bu yüzden böceklerin ayaklarının altındaki bedenlerinin ezilişlerini hissedebiliyordu. Ama tuhaf olansa, üstüne basıp ezdiği böcekler o ayağını üzerinden çekince yeninden canlanıyor, etrafta dolanmaya devam ediyordu. Bu onu daha da korkuttu ve dehşete düşürdü. Ölmeyen, yeniden canlanan bu yaratıklar onun evini esir almıştı. Sonra da onu öldüreceklerdi. Bu ev tamamen onlara ait olacaktı. Bu eve el koyacaklardı. Peki ama neden? Belki de onların yaşam alanına girdiği, hanelerine tecavüz ettiği için. Sonuçta burası bir ormandı, burada insandan başka her türlü canlının yaşama hakkı vardı ama onun yoktu. Çünkü o bir insandı. Koşar adımlarla salona girdi ama salon da tıpkı koridor ve diğer tüm odalar gibi böceklerle ve farelerle doluydu. Hızlı hareket etmeye çalışarak telefona ulaştı, kablosunu takmak için eline aldığında donup kaldı. Kablonun telefon prizine takılan aparatı yok olmuştu, elindeki kablo hiçbir işe yaramayan boş bir kablodan başka bir şey değildi. Şu an yardıma ihtiyacı vardı, telefon etmesi gerekiyordu ama bu yaratıklar, sanki birer katil gibi onun dış dünya ile iletişim kurabileceği tek cihazı kullanılamaz hale getirmişlerdi. O şaşkınlık ve korkuyla elindeki kabloya bakarken büyük bir gürültü koptu, hızla başını kaldırdığında, salonun penceresinin kırılıp parçalandığını fark etti. Bu da neydi şimdi? Merakla neler olduğunu anlamaya çalışırken pencereden içeriye bir şey girdi. Uzun, simsiyah, kalın bir şey. Pencereden içeri girdikten sonra bile hızla ilerliyor, her yanından çıkan parçalar dört bir yandan uzayıp salonun zeminini ve duvarlarını sarmaya başlıyordu. Daha doğrusu esir alıyordu, bu şey balkondaki sarmaşıktı. Yemyeşil yaprakları yok olmuş, kararmış, ince ve zarif dalları kalınlaşmış, korkunç bir hal almıştı. Sarmaşık evin içine hızla yayılırken, o an dallarda evini esir alan böcekleri gördü. Demek sebep buydu. Böcekler bu sarmaşıktan gelmiş ve eve buradan yayılmıştı. Farelerin nereden geldiğini bilmiyordu ama onlar da bu sarmaşıktan gelmiş olmalıydı. Belki de evin altında hiç bilmediği bir ev daha vardı, farelerin evi. Belki de ondan intikam almak için uzun zaman beklemişler, böceklerle beraber plan yapmışlar ve şimdi planlarını uyguluyorlardı. Evet, kesinlikle böyle olmuştu. Sarmaşık salonda hızla ilerlemeye devam ederken, buradan hemen kaçması gerektiğine karar verdi. Hızla salondan çıktığında, ayağı bir şeye takıldı ve yere, böceklerin ve farelerin üzerine kapaklandı. Onu düşürenin ne olduğunu anlamak için doğrulduğunda, evin başka bir penceresini kırıp içeri giren sarmaşığın dallarından biri olduğunu fark etti. Hızla ayağa kalktı ve yine böcekleri ezerek, bazen de koca farelerin üzerine basarak ve bundan dolayı dengesini kaybederek merdivenlerden aşağı indi. Karşısına yine sarmaşık dalı çıktı, az kalsın kafasını çarpacaktı. Dallar çok kalındı ve çok hızlı uzuyorlardı. Sağına döndüğünde, çalışma odasına giden koridorun tamamen dallarla kapandığını fark etti. Diğer tarafa, kütüphaneye doğru koşmaya çalıştı. Bu kez de karşısına aniden bir dal daha fırladı. Evin her yerini böcekler, fareler ve sarmaşık dalları esir almıştı. Burası onun eviydi, ona aitti, kimse bu evi onun elinden alamazdı. Tabi doğa hariç, doğaya kim karşı koyabilirdi ki? Çıkış kapısına doğru koşmaya çalıştı. Karşısına aniden çıkan bir dala çarpmamak için aniden durdu, bu kez de üzerine bastığı bir fareden dolayı ayağı kaydı ve yere kapaklandı. Bu düşüşten dolayı, böcekler için harika bir ziyafete dönüşecekti. Böcekler önce onun üzerine çıkmaya başladılar. O da çığlık atıp, çırpınıp debelenerek üzerindeki böcekleri atmaya çalıştı, ama o debelendikçe daha fazla böcek üzerine çıktı. Fareler de onlara ortak oluyordu. Onun kollarını ve bacaklarını kemiriyor, suratına çıkıyor, üzerindeki tişörtünü parçalayarak içine girmeye çalışıyorlardı. Biraz sonra böcekler de farelerin kemirdikleri yerlerden onu yemeye başladığında, artık acıyı gerçekten hissediyordu. Bu hayvanlar onu canlı canlı yiyordu. Ama neden? Onlara ne yapmıştı? Onlara ne zarar vermişti? Aklına balkondaki sarmaşık geldi. Hepsi lanet sarmaşığın suçuydu, bu iğrenç yaratıkları evine o getirmişti. O yerde çırpınıp debelenirken artık vücudundaki etleri hızla tükeniyor, etraf kan gölüne dönüyor, acıdan mı kan kaybından mı bilinmez, gözleri kararıyordu. Fareler onun suratının yarısını yediklerinde artık üşümeye ve titremeye başlamıştı. Hareketleri ağırlaşmış, kalp atışı yavaşlamıştı. Artık bu yaratıklardan kurtulamayacağını anlayınca kendisini ölüme teslim etmeye karar verdi. Çırpınıp debelenmeyi bıraktı ve içinden kendi kendine söylendi. Lanet olası balkondaki sarmaşık. O, böceklere ve farelere akşam ziyafeti olurken, evin dış cephesi de içi gibi siyah ve kalın dallı sarmaşıkla kaplanmış ve ev aslında tamamen ölü ağaçlarla kaplı olan fırtınalı ormanın bir parçası olmuştu.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KANAYAN AĞAÇ</title>
<link>https://fikirizleri.com/kanayan-agac</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kanayan-agac</guid>
<description><![CDATA[ GOTHIC Kısa Hikâye ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202508/image_870x580_68a060208f8f4.webp" length="11458" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 15 Aug 2025 18:13:05 +0300</pubDate>
<dc:creator>Semina Coşkun</dc:creator>
<media:keywords>Öykü, kisahikaye, gothic, korku, gerilim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kez daha nerede olduğunu ve nereye gittiğini bilmeden yürüyordu. Her zamanki gibi nereye gittiğini bilmeden. Tek ışık kaynağı, karanlık gökyüzündeki dolunaydı. Ama dolunay da ona yardımcı olmuyordu. Parlak beyaz ışık, sık ağaçların arasından geçemiyor, zemine ulaşamıyordu. Poyraz üzerindeki yırtık ve kir içindeki pijamalarıyla ve çıplak ayaklarıyla ormanın derinliklerinde bir hedefi olmaksızın yürüyordu. Yerdeki otlar ve kuru dallar ayağına batıyor, derin olmayan yaralar açılmasına neden oluyor, hatta kanatıyordu. Ama o bunların hiçbirini hissetmiyordu. Gözlerini kocaman açmış, dümdüz karşıya, boşluğa bakarak sadece yürüyordu. Birkaç kere ağaçlara çarpmış ama bu da yürümesine engel olamamıştı. Ellerini öne doğru uzatarak boşluk bulmaya çalışıyor, sonra yürümeye devam ediyordu. Son derece ağır ve dikkatsiz adımlarla... Ağır yürütmesinin sebebi aşırı kilolu olması değildi. Bir rüyada olduğunu ve çevreyi keşfetmek için gezdiğini sanmasıydı. Şu an kendisini rüyada sanıyordu. Gördüğü şeyler ise yemyeşil bir arazi, parlak güneş ve ileride pırıl pırıl parlayan berrak bir dereydi. Şu an etrafı keşfederek güneş ışığını ve zemindeki yeşil çimenleri teninde hissettiğini sanıyordu. biraz su içmek ve içine girmek için dereye doğru ilerlediğini sanıyordu. Ayakları yara bere içinde kalmıştı. Birkaç kere ağaçlara çarptığından dolayı burnundan ve kollarının çeşitli yerlerinden kanlar akıyordu. Hatta yüzünde de çeşitli çizikler oluşmuştu. Ama o hâlâ uyanmamıştı. Kim böyle güzel bir rüyadan uyanmak isterdi ki? Hatta birkaç dakikadır ona eşlik eden ve sinsice arkasından yürüyen çakalın bile farkında değildi. Burası vahşi hayvanlarla dolu bir ormandı. Etrafta çok fazla tehlikeli hayvan vardı. Öyle ki ara sıra ağaçların arasından geçerken kocaman ve yoğun bir şekilde örülmüş örümcek ağlarına takılıyor, bütün ağlar üzerine bulaşıyordu ama bunu da fark etmiyordu. Üzerine birkaç kere örümcek çıkmış ancak sonra geri inmişlerdi. Belki de onu bu derin uykusundan uyandıracak tek şey ya bir hayvan tarafından ısıtılması ya da yenmesi olurdu. Peşindeki çakal ona biraz daha yaklaştı. Poyraz’ın onu fark etmediğini, bu yüzden de kolay lokma olduğunu anlamış olmalıydı. O da poyraz gibi ağır ve sessiz hareket ediyordu. Çakal şimdi Poyraz’ın tam dibindeydi. Poyraz’a ilk saldırıyı gerçekleştirmek için vahşi ağzını ayırdığı sırada, olduğu yerde kala kaldı. Bir süre o şekilde bekledikten sonra yere devrildi ve çırpınmaya başladı. Bir yılan tarafından sarılıp sarmalanıyordu. Ava giderken avlanmıştı. Yılan, çakalın önce ayaklarını sarıp yere düşürmüş, sonra da boğazına dadanmıştı. Çakal acı içinde tuhaf sesler çıkarırken, Poyraz olan bitenden habersiz bir şekilde yürümeye devam ediyordu. Çakalın acı içindeki sesini duymasa da başka bir ses duydu. Birisi ona sesleniyordu.  “Buradayım Poyraz, kurtar beni!”</p>
<p>Poyraz aniden durdu. Gözleri hâlâ bir ölününki gibi donuk ve belirsizdi. Olduğu yerde başını kaldırıp boş gözlerle etrafa bakındı. Ama güneşli parlak gökyüzü dışında görebildiği tek şey havada süzülen kumrulardı. Poyraz gülümsedi. Sonra başını öne eğip birkaç adım attı, o sırada aynı sesi tekrar duydu.</p>
<p>“Poyraz... Beni kurtar Poyraz!”</p>
<p>Poyraz yine durdu ve bu kez havaya bakarak, kendi etrafında bir tur attı.</p>
<p>“Buradayım Poyraz, yanıma gel... Gel ve beni kurtar...”</p>
<p>Poyraz irkildi. Hızla arkasını döndü ama yine yemyeşil bir araziden başka bir şey göremedi. Sadece sesi duyuyordu. Ama kendisinden başka kimsenin olmadığı bir yerde bu boğuk ve yankılı ses nereden geliyordu.</p>
<p>“Poyraz... Poyraz...”</p>
<p>Poyraz ellerini yumruk yaparak başının iki tarafına koydu ve hızla kendi etrafında dönmeye başladı.</p>
<p>“Kimsin? Seni göremiyorum.” diye haykırdı korku içinde.</p>
<p>“Bakarsan görürsün Poyraz, bana bak...”</p>
<p>Poyraz ellerini başından çekip etrafa dikkatle baktı ama hiçbir şey göremedi. Gözleri hâlâ donuk ve belirsizdi.</p>
<p>“Bakıyorum ama seni göremiyorum. Seni göremiyorum! Neredesin?”</p>
<p>Boğuk ve yankılı ses karşılık verdi.</p>
<p>“Buradayım poyraz. Bana bak, yanıma gel ve beni kurtar!”</p>
<p>Poyraz küçük bir irkilme yaşadı. Sonra gözlerini birkaç kere kırptı. Dehşet içinde etrafına bakındıktan sonra, hızlı hareketlerle ellerini pijamalarında gezdirdi. Üzerini silkeleyerek temizlemeye çalıştı. Her yeri kan içindeydi, vücudunu çeşitli yerlerinde acılar hissediyordu. Buraya gelirken yaşadığı onca şeye rağmen onu uyandıran şey tam dibinde durduğu ağacın dalından ensesine düşen bir parça yaprak olmuştu. Üzerini silkelerken aynı anda etrafına bakınıyordu, korku içindeki gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Burası da neresiydi? Buraya nasıl gelmişti, neden gelmişti hiçbir şey hatırlamıyordu. Hatırladığı son şey yatağına girip yorganını boğazına kadar çektiği ve tam karşısındaki duvarda asılı olan kanayan ağaç tablosunu seyrederken uyuya kaldığıydı. Bunları hatırlayınca başına gelen şeyi yavaş yavaş idrak etmeye başlıyordu. Onu buraya getiren şey uyur gezerlik hastalığıydı. Evet, yine olmuştu. Yine yatağına yatmış ve hiç bilmediği bir yerde uyanmıştı. Bu daha önce de sık sık başına gelmişti. Bu yüzden kardeşiyle beraber şehri terk edip bu köye yerleşmişlerdi. Kardeşi bu hastalığının şehirdeyken hem onun hem de başkaları için tehlikeli olduğunu söyleyip köye yerleşmeye karar vermişti. Burada daha güvende olacağını düşünmüştü. Ama bu güvende olma meselesi sadece diğer insanlar için geçerli gibi görünüyordu. Poyraz için ortada hâlâ bir tehlike vardı. Şehirde kaldıkları zaman en son ki uyur gezerlik sırasında bir evsizi döverek hastanelik etmiş, kardeşi de artık onunla baş edemeyeceğini anlayınca onu bir akıl hastanesine yatırmıştı. Ama poyraz üç senenin sonunda kurulu ikna etmiş ve o lanet yerden taburcu olmuştu. Ne yazık ki hastalığı hâlâ devam ediyordu. Erkek kardeşi de onun için en güvenli yerin anne babalarının öldükleri köy evi olduğuna karar vermişti. Evet anne babası buradaki evde ölmüştü. Evde komşular tarafından ikisinin de parçalanmış bedenleri bulunmuştu. Tek bildikleri buydu. Onlara bu konu hakkında tek söylenenler buydu. Köylü bu konuyla ilgili asla konuşmuyordu. Belki de yalnızca Poyraz’a anlatılan buydu, belki de kardeşi çok daha fazlasını biliyor ama bildiklerini poyrazdan saklıyordu. Bu olay gizemini korudukça Poyraz bu olayla ilgili kendi kendine teoriler, fikirler üretmeye başlamıştı. Belki de köye bir şeytan musallat olmuş, kendisine bir ev aramış ve onların anne babalarının evini seçmişti. Onları parçalayarak öldürmüş sonra da evlerine yerleşmişti. Köylüler de o şeytanın kendilerine de musallat olmaması için bu olay hakkında tek kelime etmiyordu. Belki de kaldıkları verin altında bir canavar vardı. Uzun zamandır uykuda olan bir canavar. Evin gerçek sahibi. Uyandığında, kendi evine yerleşmiş iki ihtiyarı görünce öfkeden deliye dönmüş ve onları öldürmüştü. Belki de başka saçma sebepler. Ona gerçekler anlatılmayınca, Poyraz’da kendince bu tür teoriler üretiyordu. Gerçeği hiçbir zaman öğrenmeyecekti. Kardeşi onun güvenliği için evdeki tüm kapıları ve pencereleri, hatta Poyraz’ın odasının kapısını bile kilitliyordu. Ama Poyraz o kilitlerin hepsini aşmayı başarmış ve yine evden dışarı çıkmıştı. Belki de kardeşi hiçbir şey duymamış, uykusuna devam ediyordu. Belki de uyanmış ve Poyraz’ın yokluğunu fark etmişti ve şimdi her yerde onu arıyordu. Poyraz etrafına bakınarak nereye gitmesi gerektiğini düşünmeye çalıştı. Bir ormanın ortasındaydı. Döndüğü her yön birbirine benziyordu. Hangi yöne gideceğine karar vermeye çalışırken biraz önce uykusundayken duyduğu boğuk sesi tekrar duydu. Bu kez olduğu yerde çakılıp kaldı. Korkudan bacakları titremeye, midesi yanmaya başladı. Biraz önce uyandığında gördüğü ve duyduğu şeylerin kâbusunun bir parçası olduğunu anladığında derin bir nefes almıştı. Ama şimdi uyanıktı. Uyanık olmasına rağmen aynı sesi duyuyordu. Bu kâbus değildi, gerçekti. İşte şimdi korkmanın tam sırasıydı.</p>
<p>“Poyraz, beni kurtar!”</p>
<p>Ses kadına mı yoksa erkeğe mi ait olduğu anlaşılmayacak derecede karmaşıktı. Çok uzaklardan geliyormuş gibiydi. Poyraz ellerini yumruk yaparak çenesine götürdü ve ürkek bir çocuk gibi etrafına bakındı. Ama karanlıkta birer hayalete benzeyen ağaçlardan ve ağaçları delmeye çalışan ayın sisli ışığından başka bir şey göremedi. Artık bir karar vermeli, yanlış yöne de gitse bu ormandan çıkmalıydı. Ama kardeşinin söylediğine göre bu orman uçsuz bucaksız, kocaman bir araziydi. Buradan nasıl çıkacağını bilmiyordu, hayatta kalacağını bile... Sesi tekrar duyduğunda, birilerinin gerçekten yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündü. Bir yandan arkasına bakmadan buradan gitmek, diğer yandan da yardım isteyen o kişi bulup onu kurtarmak istiyordu.</p>
<p>“Arkana bak Poyraz, beni göreceksin. Beni çıplak bedenimden tanıyacaksın.”</p>
<p>Poyraz kaşlarını çatarak ağır ağır arkasını döndü. Biraz bakındıktan sonra karanlığa rağmen onu fark etti. İşte oradaydı. Yemyeşil ağaçlarla kaplı bu kocaman ormanda, bir derenin kenarında tek başına kalmış çıplak bir ağaç. Tek bir yaprak bile bulunmayan dallar bir örümceğin bacaklarını andırıyordu, onu fark etmemek imkânsızdı. Poyraz oraya doğru ilerledi. Bu oydu. Bu, tablosunu yaptığı kanayan ağaçtı. Bunu anladığında tüyleri ürperdi. Ağaca uzun uzun baktıktan sonra etrafında bir tur attı. Dehşete düşmüştü. Gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla ağaca bakıyordu. Bu ağaç, diğerlerinin aksine açık bir alanda olduğundan ay ışığından faydalanıyor, net bir şekilde görülüyordu. Ağacın dallarının ucundan ve gövdesinden süzülen kanlar ay ışığında parıldıyordu. Poyraz ellerini ağacın gövdesinde gezdirirken ağaç ona bir kez daha seslendi.</p>
<p>“Beni kurtar Poyraz!”</p>
<p>Poyraz aniden ellerini ağacın üzerinden çekti. Ellerinde bir ıslaklık hissediyordu. Ellerine baktığında, ağacın gövdesinden süzülen kana bulandığını fark etti. Bu onu daha da korkuttu. Ellerini, hızlı hareketlerle üzerindeki pijamasına sürterek temizlemeye çalıştı. Pijaması da kana bulanırken ağacın tam dibinde, zeminde bulunan bir yer Poyraz’ın dikkatini çekti. Diğer bölgelere göre daha yüksek, kabarık bir toprak yığını vardı. Bu anı daha önce de yaşadığını anımsadı. Başını kaldırıp, donuk gözlerle ağaca bakarak aynı anda mırıldandı.</p>
<p>“Seni kurtaracağım ağaç. Seni kurtaracağım!”</p>
<p>Poyraz yere, dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini kullanarak, var gücüyle kabarık alanı kazmaya başladı. Ne kadar sürdüğünü anlayamadığı uzun bir sürenin sonunda çukura ulaşmıştı. İşte oradaydı. Etleri kurtlar ve böcekler tarafından öğütülmüş, yalnızca deri ve kemikten oluşan, toprak ile bütünleşmiş bir beden. Bu beden, kanayan ağacın kurtulmak istediği kâbustu. Poyraz’ın kâbusu ise her ikisi...</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>