DEDİM YA EYLÜL'DÜ*

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
12 Eylül 2026 - 14:15
 1  62
DEDİM YA EYLÜL'DÜ*

Türk edebiyatında eylül ayının başına gelenleri bir bilseniz, gerçek hayatta eylül yaşamak istemezsiniz.

Edebiyatçılar için bu ay, bütün bir yıl boyunca biriktirilen duyguların derlenip toplandığı görkemli bir 'hasat mevsimi' gibidir. Eylül; insanın pencereden dışarı bakıp derin bir iç çektiği, geçmişte kalmış bir aşkı hatırladığı, yağmurun cama vurduğu, sararmış yaprakların ağır ağır yere düştüğü ve mutlaka bir şeylerin bittiği aydır. Gerçek hayatta ise eylül; okul servislerinin yeniden yollara çıktığı, işe gitmek için alarmın çaldığı, klimanın kapatılıp “Acaba kombiyi ne zaman açacağız?” sorusunun sorulmaya başlandığı, markette karpuzun yerini mandalinanın aldığı ve sabah evden çıkarken “Tişört giysem üşür müyüm, mont giysem terler miyim?” diye insanın kendi hayatıyla ilgili en zor kararlardan birini verdiği aydır.

Edebiyatta eylül bir duygudur. Gerçek hayatta ise hava durumudur.

Aradaki farkı anlamak için Mehmet Rauf’un Eylül romanını düşünmek yeterli. Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı kabul edilen Eylül, mevsim adını taşımasına rağmen aslında bir mevsimi değil, bir ruh hâlini anlatır. Mehmet Rauf, romanın başında baharın sonbaharda yeniden gelmesinin nasıl mümkün olmadığından söz eder; tıpkı bahar gibi gençliğin ve geçen güzel günlerin de geri getirilemeyeceğini söyler. Kitapta insanlar öyle sever, öyle susar, öyle bakar ki insan ister istemez kendi hayatına dönüp bakar.

Bizim eylül ayında ise insan en fazla dolaptaki yazlıkları kaldırıp kaldırmamayı sorgular.

Edebiyatın Eylül’ü ağırdır. Üzerinde ince bir hüzün vardır. Her şeyin bir sonu olduğunu bilir: Aşkların da, gençliğin de, yazın da, hatta insanın da.

Bizim Eylül’ümüzün ise bir eli hâlâ yazdadır.

Öğlen güneş açar. Akşam serinler. Sabah mont giyersin. Öğlen montu koluna alıp dolaşırsın. Akşam yağmur başlar. Eve dönerken sandaletinin içine su dolar. Ertesi sabah yeniden güneş açar ve sen bütün bunların üzerine bir de “Bugün de acaba yağmur yağar mı?” sorusuyla güne başlarsın.

Eylül deyince aklımıza yalnızca Mehmet Rauf gelmez elbette. Türk edebiyatında şairlerin sonbahar gelir gelmez nasıl bir edebî havaya girdiklerini de hayranlıkla izleriz. Attila İlhan, “Akşamsa eylülse ıslanmışsam...” derken eylülü bir yağmurun, bir akşamın ve bir iç sıkıntısının içine yerleştirir. Cemal Süreya ise “Dedim ya... Eylüldü” diyerek sanki başlı başına bir açıklama yapar. Eylül, şiirlerde tek başına bir cümle kurmaya yeten aylardandır.

Eylülün edebiyattaki en büyük meziyeti, insana kendisini düşündürmesidir. Gerçek hayattaki en büyük meziyeti ise insanı hafifçe üşütmesidir. İkisinde de bir durup düşünme hâli vardır.

Mesele aşka ve ilişkilere gelince, edebiyatla gerçek hayat arasındaki fark daha da belirginleşir. Edebiyatta Eylül aşkları kolay yaşanmaz. Herkes susar, herkes acı çeker, herkes bir şeyleri içine atar. Mehmet Rauf’un Eylül romanındaki Suat ve Necip’i düşünün. Boğaziçi’nde bir yalı, musiki sohbetleri, uzun bakışmalar, söylenemeyen sözler... Masum başlayan bir yakınlık, zamanla insanın içini kemiren bir aşka dönüşür. Sonbaharın serinliği, sararan yapraklar, yaklaşan kış; sanki hepsi bu aşkın kötü biteceğini önceden biliyordur.

Ahmet Altan’ın “Ben eylülde bütün aşklardan ve kadınlardan korkarım” sözü de boşuna değildir. Eylül, edebiyatta neredeyse başlı başına bir aşk işaretidir. Eylülde âşık olduysan, belli ki biraz acı çekeceksin. Çünkü edebiyatta aşk, biraz da acı çekmeden tamamlanmış sayılmaz.

Gerçek hayatta ise durum pek öyle değil. Bizim “Kasımda aşk başkadır” diye bir sözümüz var. Kim çıkardı, ne zaman çıktı, gerçekten doğru mu, bilmiyoruz. Ama kulağa güzel geliyor. Üstelik havalar soğuyunca insanın aşka bakışı gerçekten biraz değişiyor. Günler kısalıyor, akşamlar erkenden geliyor, dışarıda geçirilen uzun saatlerin yerini evdeki küçük sıcaklıklar alıyor. İnsan biraz daha evine, biraz daha sıcak bir yere, biraz daha yanındaki kişiye dönüyor.

Belki de “Kasımda aşk başkadır” sözünün sırrı burada. Hava soğudukça insan birbirine biraz daha sokuluyor. Büyük laflar azalıyor, küçük ilgiler çoğalıyor. Markete giderken sevdiğinin sevdiği çikolatayı almak, yağmur yağacak diye şemsiyeyi çantaya koymak, sabah çıkarken “Kalın giyin, üşütmeyesin” demek... Bunların hiçbiri romanlarda büyük aşk sahnesi olarak yazılmaz. Ama gerçek hayatta aşk çoğu zaman tam olarak böyle yaşanır.

Edebiyat aşkı büyütür, gerçek hayat onu küçültüp cebimize koyar. Büyük bir hikâye olmaktan çıkarır, günlük hayatın içine saklar.

Birinin sizi çok sevdiğini söylemesi güzeldir. Ama hava soğuduğunda “Üşürsün, bunu giy” demesi de az şey değildir. Sana sıcak bir çay koyması, eve vardığında haber vermeni istemesi, yağmurda şemsiyeyi senin tarafına doğru tutması... Aşk bazen insanın hayatına şiir gibi girmez. Bazen sadece üşütmez. 

Edebiyat bize “Sonbahar geldi, geçmişi düşün,” der. Hayat ise bunu söylemeden yapar: Bir akşam eve dönerken havanın kokusu değişir ve sen birden on beş yaşına dönersin. Bir yaprak kaldırıma düşer ve yıllar önce kaybettiğin birini hatırlarsın. Bir yağmur başlar ve hiç beklemediğin bir şarkı gelir aklına. Eylül, insanın içindeki eski odaların kapılarını aralar. Belki bu yüzden eylül biraz hüzünlüdür. 

Fakat yalnızca hüzünlü de değildir. Çünkü sonbaharın güzelliği, her şeyin bittiğini söylemesinde değil, biten şeylerin ardından başka şeylerin başlayacağını bilmesindedir.

Yaprak düşer. Ağaç ölmez.

Yaz biter. Hayat bitmez.

Bir dönem kapanır. Başka bir dönem açılır.

Birileri yeni bir şehre taşınır. Birileri yeni bir eve. Birileri yeni bir aşka. Birileri de sonunda kendisine.

Sonbahar, insanın kendisine benzeyen bir mevsimdir. Ne tamamen sıcak ne tamamen soğuk. Ne tamamen neşeli ne tamamen hüzünlü. Ne başlangıç ne son. İkisinin tam ortasında. Bu yüzden eylül biraz garip bir aydır. Hem gitmek isteriz hem kalmak. Hem yazı özleriz hem serin havaya seviniriz. Hem geçmişi düşünürüz hem önümüze bakarız. Bir yandan eski günleri özlerken bir yandan yeni defterler alır, yeni kararlar veririz. 

Belki edebiyatın Eylül’ü daha güzel yazılmıştır. Pencereleri Boğaziçi’ne bakar, yağmurları daha romantiktir, aşkları daha büyük, hüzünleri daha derindir. Ama gerçek hayatın Eylül’ünde de mandalina vardır.

Zaman geçiyor. Ve biz bir mevsim daha büyüyoruz.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı