KÖK-ANA’NIN NEFESİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

O Kök-Ana’nın gövdesinde açan yeni bir dal, ormanın hafızasına kazınan taze bir mitti.

13 Eylül 2026 - 11:32
13 Eylül 2026 - 11:32 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 0  27
KÖK-ANA’NIN NEFESİ

         KÖK-ANA’NIN NEFESİ 

Gözlerini ilk açtığında gökyüzü, sırsız ve çatlamış bir çömlek gibi üzerlerine kapanmış, kasım ayının ağır, reçineli ve sarhoş edici buharını tepelerine döküyordu. Reyhan, köklerin arasında sıkışıp kalmış oklava gibi düzleşmiş belini esnetmeye çalıştı ama toprak, bu sabah onu her zamankinden daha sıkı, daha inatçı ve isyankâr bir tutkuyla sarmıştı. Kaburgalarının altındaki o tanıdık ağırlık, bir taşa sarılı su yılanı gibi ağır ağır kımıldıyor, teninin altındaki her kası kendi ritmine uyarlıyordu.

Zaman, Kök-Ana’da saatlerin tik taklarıyla değil, gövdeye yürüyen suyun hızıyla, yaprakların toprağa düşüşüyle ölçülürdü. Ve bugün suyun sesi hızlanmıştı; toprak, içindeki kadim çağrıyı dışarı kusmak için sabırsızlanıyordu.

“Vakit geliyor,” dedi ihtiyar Zühre. Sesi, kırk yıllık meşe kabuğunun sürtünmesinden farksızdı; kuru ama hayat doluydu. Eliyle Reyhan’ın sırtını sıvazladı. Parmak uçlarından sızan kadim toprak kokusu, Reyhan’ın kendi terine ve korkusuna karıştı.

“Orman seni tutmak istiyor, kızım. Bak, kökler ayak bileklerini sarmaya başladı bile. Doğurmadan önce seni tamamen yutmasından korkuyorum.”

Reyhan başını kaldırıp bacaklarına baktı. Çıplak teni ile altındaki koyu kahverengi toprak arasındaki sınır tamamen silinmişti. Derisinin gözeneklerinden ince, yeşilimsi damarlar fışkırıyor, toprağın altındaki diğer binlerce damarla öpüşerek onu bu dünyaya sabitliyordu. İçindeki can, her tekmesinde sanki kemiklerini değil, ormanın en derinlerindeki sütunlu çamların gövdelerini zorluyordu.

Köyün dışındaki ulu sedirin altına doğru yürümeye başladılar. Adımları kurşun gibi ağırdı; her basışta ayakları yere saplanıyor, sanki toprak onları sonsuza dek içine çekmek için yalvarıyordu. Diğer kadınlar çoktan toplanmıştı. Kimi bir dişi kurdun donuk ve kararlı bakışlarıyla ufku izliyor, kimi sırtını yasladığı kayın ağacının kabuğuyla aynı ritimde soluyor, kimi ise dalların arasında bir baykuş gibi tünemiş, sessizliği dinliyordu. Burada hiç kimse tam olarak insan değildi; herkes, içindeki o kadim hayvanın ve toprağın kokusuyla mühürlenmişti.

Reyhan sedirin gövdesine yaslanıp gözlerini kapattığında, ormanın bin yıllık uğultusu doğrudan kulak zarlarından içeri aktı. Kurtların ulumaları, köklerin yer altındaki sessiz çatırtıları, nehirlerin yatak değiştiren hırıltısı ve toprağın derinliklerinde uyuyan kadim anaların nefesi tek bir seste birleşti.

“Bırak kendini,” diye fısıldadı Zühre, kulağına doğru eğilerek. “Korkma. Sen sadece bir kapısın. Kapı açılır, rüzgâr içeri girer, rüzgâr geçer, geriye sadece ormanın sesi kalır.”

O an sancı, bir yıldırım gibi kasıklarından yukarı tırmandı. Bu, bir kesiğin ya da etin ezilmesinin acısı değildi; bu, toprağın ikiye yarılması, kayaların ufalanması gibi büyük, amansız ve durdurulamaz bir coğrafyaya aitti. Reyhan’ın göğsünden, tıpkı ormanın derinlerinde yanan gizli yangınlarda olduğu gibi koyu bir buhar ve boğuk bir hırıltı yükseldi. İçindeki dişi kurt, tenini terk edip ormanın gölgelerine karışmak ister gibi kaburgalarını tırmalarken bedeni başka bir yasaya boyun eğdi.

Pelvisi, yer altındaki mağaraların tavanı gibi büyük bir gıcırtıyla genişledi. Toprak, Reyhan’ın altında derin bir nefes gibi kabardı ve iki yana yarıldı. O esnada derisi gerildi, inceldi ve transparan bir hâl aldı; damarlarındaki kızıl kan yerini akışkan, kehribar rengi bir reçineye bırakmıştı.

“Geliyor,” dedi çevredeki kadınlar bir ağızdan. Sesleri, insan sesinden ziyade fırtınada sallanan dalların çıkardığı o hışırtılı ve tüyler ürpertici melodiye benziyordu.

Reyhan son kez bütün gücünü, toprağın ona fısıldadığı o vahşi iradeyle birleştirdi. Toprağın en derin katmanından sökülen devasa bir mandora kökü gibi, ıslak, parlak ve toprağa bulanmış ağır bir varlık kucağına düştü. Göbek bağı yoktu; onun yerine bebek ile anne arasında, canlı ve parlayan kehribar rengi kalın bir kök uzanıyordu. Zühre elindeki keskin çakmak taşını uzattı. Reyhan, taşı kendi elleriyle kavradı ve o canlı bağı tek bir kararlı hamlede kesti.

Kök kesildiği an, topraktan içeri derin, rahatlamış bir iç çekiş yayıldı.

Reyhan yorgunluktan titreyen elleriyle kucağına baktı. Doğan çocuk sadece bir et parçası değildi; teni hafif yosun yeşili tonlarındaydı ve nefes aldıkça küçük göğsü, ormanın en taze, en inatçı sürgünleri gibi inip kalkıyordu. Başının üzerinde ise henüz ele avuca sığmayan, minicik geyik boynuzlarının ilk tomurcukları belirmişti.

Yorgunluktan gözleri kapanırken Reyhan, bebeğini toprağın üzerine, ormanın kalbine doğru bıraktı. Orman, o çocuğu kucaklamak için kollarını, uzayan sarmaşıklarını, uyanan köklerini ve hışırtılı yapraklarını coşkuyla açtı.

Bu dünyada hiç kimse çocuğuna sahip olamazdı, çünkü her yeni doğan, ormanın toprağına verilmiş bir yemin, ormanın kendisine yazdığı yeni bir mit idi. Reyhan gözlerini karanlığa teslim ederken, içindeki kurdun ormanın karanlığına karışıp özgürce uluduğunu duydu. Toprak, bir evladını daha büyük bir açlıkla kabul etmişti.

Toprak, üzerine dökülen o taze kehribar kokusunu içine çektiğinde, ormanın derinliklerindeki uğultu bir an için kesildi; sanki devasa bir ekosistem, yeni doğan bu küçük nefesi selamlamak için soluğunu tutmuştu.

Reyhan’ın sırtını yasladığı sedir ağacı, gövdesinden aşağıya doğru yavaş bir titreşim gönderdi. Bu titreşim, Reyhan’ın yorgunluktan uyuşmuş tenine ulaştığında damarlarındaki reçineli akıntı yeniden hızlandı. Göz kapakları kurşun gibi ağırdı ama zihni, ormanın en yüksek dallarında esen rüzgâr kadar keskin ve uyanıktı.

“Bırakma kendini tamamen,” diye fısıldadı Zühre. Yaşlı kadının parmakları, Reyhan’ın şakaklarındaki yeşil damarları yatıştırır gibi nazikçe geziniyordu. “Daha köklerinle vedalaşmadın. Orman çocuğu aldı ama seni henüz tamamen serbest bırakmadı.”

Reyhan gözlerini araladığında, etraftaki kadınların yere çömelmiş, ellerini toprağa bastırmış olduklarını gördü. Hiçbiri kıpırdamıyordu. Onların da bedenleri bu uzun ritüelin sonunda ormanın dokusuna karışmış gibi görünüyordu. Kiminin saçları kuru yapraklara dönüşmüş, kiminin omuzları gri birer kaya parçası gibi kamburlaşmıştı.

Yavaşça doğrulmaya çalıştı. Belindeki o devasa esneme hissi, kemiklerinin yeniden insan formuna bürünürken çıkardığı kuru çatırtılarla karşılık buldu. Pelvisi eski genişliğini yitiriyor, toprağın içinden yukarı tırmanan o vahşi güç yavaşça çekiliyor, yerini sıradan bir yorgunluğa bırakıyordu. Ama içindeki o boşluk, rahminin ve ruhunun ormanla paylaştığı o devasa boşluk, hiçbir zaman kapanmayacak bir kapı gibi açık kalmıştı.

Bebek, ulu sedirin köklerinin arasında, toprağın ta kendisinden yapılmış bir beşik gibi duruyordu. Küçük geyik boynuzlarının tomurcukları, sabah ayazında parlayan çiy taneleri gibi nemliydi. Ormanın sarmaşıkları, bebeği incitmekten korkar gibi hafifçe etrafına dolanmış, ona yeşil bir battaniye örmüştü.

“Adı ne olacak?” dedi aralarından genç, henüz ilk doğumunu yapmış bir kadın. Gözlerinde dişi bir kurdun inatçı pırıltısı vardı.

Reyhan ellerine bulaşan kurumuş toprağa ve reçineye baktı. Kök-Ana’da isimler konulmazdı; isimler, çocuğun doğduğu an ormanın çıkardığı sese veya doğanın o gün ona fısıldadığı kehanete göre kendiliğinden beliriverirdi.

O sırada, sedir ağacının tepesinden kopan kuru bir dalın yere düşüş sesi duyuldu ve hemen ardından uzaklardan, ormanın kalbinden gelen derin bir rüzgâr uğultusu ortalığı kapladı. Bu ses, toprağın ve suyun birbirine kavuştuğu yerdeki o tok ses idi.

“Yar,” dedi Reyhan, sesi toprağın altından gelen bir yankı gibi boğuk ama net çıkarak. “Adı Yar.”

Zühre onaylarcasına başını salladı. Diğer kadınlar da bu ismi içlerinde tekrarladılar. İsim, ormanın yaprakları arasında yankılanarak uzaklaştı. Yar, artık ne sadece Reyhan’ın evladıydı ne de sıradan bir insan; o, Kök-Ana’nın gövdesinde açan yeni bir dal, ormanın hafızasına kazınan taze bir mit idi.

Güneş, kasım bulutlarının arasından sızan solgun ve bakır rengi ışıklarıyla ormanın üzerine serildiğinde, kadınlar sessizce ayağa kalktılar. Bebek ormanın koruyucu kökleri arasında güvenle uyuyordu. Reyhan, son kez arkasına dönüp baktı. İçindeki dişi kurdun gölgelerde sessizce adımladığını hissederek diğer kadınlarla birlikte köyün yolunu tuttu. Bedenleri ormana bir parçasını bırakmıştı ama ruhları, bu ebedi döngünün içinde yeniden, daha güçlü ve daha vahşi bir kökle toprağa bağlanmıştı.

Köyün dar ve kıvrımlı patikalarından yürürken Reyhan’ın adımları, ormanın derinliklerinden hâlâ bacaklarına sarılan o görünmez köklerin ağırlığını taşıyordu. Her adımda toprak, tenindeki reçineyi yavaşça emiyor, onu yeniden insanların kurallarına, evlerin duvarlarına ve ateşin etrafındaki o geçici güvenliğe geri çağırıyordu. Ancak Reyhan biliyordu ki o ormanın kökleri arasında bıraktığı parçasından sonra artık hiçbir duvar onu tamamen çevreleyemezdi.

Köye vardıklarında, alçak taş evlerin bacalarından tütmeye başlayan dumanlar, kasım akşamının soğuk havasına karışıyordu. Yaşlı Zühre, diğer kadınlardan sessizce ayrılıp kendi ocağına doğru süzüldü. Reyhan ise evine girdiğinde, odanın loş ve toprak kokan sessizliğiyle baş başa kaldı.

Ateş sönmek üzereydi. Külün altında hâlâ kor gibi parlayan o küçük kırmızı göz, tıpkı ormandaki vahşi bir hayvanın bakışı gibi odayı izliyordu. Reyhan, üzerine sinen toprağı ve kurumuş kehribar reçinesini yıkamak için su dolu tahta çanağa uzandı. Suyu tenine değdirdiği an, derisinin altındaki yeşil damarların hafifçe sızladığını hissetti. Orman, bedeninden elini tamamen çekmemişti; sadece sesini alçaltmış, uykuya çekilmişti.

Gece, Kök-Ana’nın üzerine ağır bir post gibi indiğinde köy tamamen sessizliğe büründü. İnsanlar uykudaydı ama bu dünyada uyku, sıradan bir dinlenme değil, ruhun toprağın altındaki köklerle yeniden buluştuğu bir rüya ayiniydi.

Reyhan yatağına uzandı ama gözlerini kapatamadı. Pencereden içeri sızan dolunayın gümüşi ışığı, odanın toprak duvarlarında uzun, yabani gölgeler çiziyordu. Kulaklarını tırmalayan o uzak rüzgâr uğultusu, şimdi daha yakından, sanki evin hemen dışındaki çalılıkların arasından geliyordu.

Ve o an, karanlığın içinden tanıdık bir ses yükseldi. Derin, boğuk ama bir o kadar da taze bir nefes.

Reyhan yerinden fırladı, üzerindeki örtüyü iterek kapıya koştu. Ahşap sürgüyü açtığında, soğuk gece havası yüzüne keskin bir bıçak gibi çarptı. Eşiğin hemen önünde, ormanın kenarından süzülüp gelen küçük bir gölge duruyordu.

Yar, oranın koruyucu sarmaşıklarından ve yapraklarından sıyrılmış, gecenin rengine bürünmüş bir şekilde orada duruyordu. Minik geyik boynuzları, dolunayın ışığında parlıyor, gözleri ise bir kurdunki gibi karanlıkta yansıma veriyordu. O, sıradan bir insan yavrusu gibi ağlamıyordu; aksine, ormanın diliyle, toprağın o derin ve sarsılmaz ritmiyle soluyordu.

Reyhan diz çöktü. Çocuğunu kucağına aldığında, içindeki dişi kurdun göğsünde yeniden uyandığını, ormanın bin yıllık hafızasının bu küçük bedenle birlikte yeniden evine döndüğünü hissetti.

Bu dünyada analık bir son değil, ormanla yapılan ebedi bir anlaşmaydı. Reyhan, Yar’ı göğsüne bastırıp başını gökyüzüne kaldırdığında, yıldızların bile bu topraktan beslenen devasa birer kök ağıyla birbirine bağlı olduğunu gördü. Gece, ana ve çocukla birlikte yeniden nefes almaya başladı.

Ve son nefes, toprağın derinliklerinde yankılanıp sessizliğe karıştı.

Ulu sedirin gölgesi, Kök-Ana’nın üstüne ağır bir yorgan gibi örtülürken nehirler yataklarında huzurla dinlenmeye, orman ise bir sonraki uyanışa kadar rüya görmeye başladı. Reyhan ve Yar, karanlığın ve toprağın ev sahipliğinde, bu kadim döngünün en saf ve en vahşi parçası olarak gecenin sınırsızlığına karıştılar. Artık ne bir başlangıç ne de bir son vardı; sadece köklerin ve nefesin ebedi akışı kalmıştı.

               DİLEK SARIKAYA 

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow