KAPAN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Kapan Bölüm-3

15 Mayıs 2026 - 18:35
15 Mayıs 2026 - 18:35 ⏱ 27 dk Okuma Süresi
 3  45
KAPAN
Lanetli Mezarlık

KAPAN
Erken Bedel

 

            Gün doğmadan önce Alpagu Timi, Azez bölgesine girmişti. Tim, yerleşim bölgelerinin ara sokaklarına geldiğinde, harabe haline gelmiş bir binanın içerisine gizlendi. Kemal Binbaşı, siyah kamuflajının cebinden bir A4 kâğıdı çıkarttı ve biraz inceledi.

            KEMAL; “Güneydoğu yönünde ‘Habl’ul Hüküm Mescidi’ adında bir mescit var. Birkaç blok ötede. Bizi pilotlara götürecek adamımız 15 dakikaya kadar orada olacak.”         

            Takip edilmemek, dinlemeye takılmamak gibi nedenlerden dolayı uzun menzilli iletişim cihazları, navigasyon gibi teknolojik aletler kullanmıyorlardı. Sadece iletişimleri sağlıklı yürüsün diye kısa dalga telsizler ile temas kuruyorlardı. Bu nedenle planlamalarındaki zamanlamaya sadık kalmak zorundaydılar.

            KEMAL; “Tilki, Radar; siz iki ayrı yol kullanarak önden gidin. Bir aksilik olursa işaretinizin ne olduğunu biliyorsunuz.”

            Tilki ve Radar, timin hem keşif hem de istihbarat subaylarıydı. Onlar önden bir gölge gibi alanı tahlil edecek ve yolun güvenliğini test edeceklerdi. Tehlike anında ses çıkarmamak için kulaklıklarına bağlı kısa mesafe telsizlerini 3 kez mandallayacak ve telsiz ekranında kodu gören tim komutanı buna göre komutunu değiştirecekti.

            KEMAL; “Gölge sen Tilki’yi, Çakal sen de Radar’ı takip et.”     

            Gölge ve Çakal ise gizlenmenin ustaları, keskin nişancılardı. İstihbarat subaylarının peşinden gönderilmelerinin nedeni ise ani saldırılarda uzaktan müdahale ederek keşifteki subayları koruyabilecek olmalarıydı. Ardından tim komutanı; ekibi, Serkan Yüzbaşı ve kendisi ayrı olacak şekilde ikiye bölüyordu. İki ayrı ekip, iki keşif subayının izinden aynı noktaya ulaşıyordu. Böylece hem operasyonun başarı şansını yükseltiyor hem de güvenli alanlarını genişletiyorlardı.

            Harabe haline gelmiş Azez şehrine, gün ışığı yeni yeni düşmeye başlamıştı. Akşamları yıkık dökük evlerinde, yataklarına girebilenler şanslıydı fakat onların da sabahı görüp göremeyecekleri belli değildi. Tim ön görülen sürede Habl’ul Hüküm Mescidi isimli yere geldi.  Bu noktada Binbaşı, timin tamamının gizlenmesini emretti. Sadece kendi belirleyeceği tek kişinin buluşmaya katılmasını istedi.

            Murat, ağır silahlı takım arkadaşı Tank ile birlikte, buluşma yerinde uygun bir yere gizlenmişti. Ekibin tamamı alanın etrafını sarmış, buluşma yerini görebilecek şekilde gizlenmişti. Az sonra telsizden Binbaşı’nın sesi duyuldu “Kıraç gelen adamla görüşmeye sen gideceksin. Konumunu ona göre belirle.” Kıraç kod adı ise Murat’a aitti. Bu sırada Kemal Binbaşı devam etti “Gelecek kişinin adı Saqr. O ortaya çıkmadan sen çıkma. Benim talimatımı bekle.” Kıraç, yanındaki arkadaşından uzaklaştı ve buluşma noktasını görebilecek başka bir yere sindi. Saqr isimli adamın gelmesini bekledikleri mescidin avlusunu gözetlemeye başladı. Biraz bekleyişin ardından avluya gölge gibi bir adam süzüldü. Üzerinde bir hücum yeleği ve başında şapkası olan sakallı bu adam, sağ eliyle başından şapkasını çıkarttı. Şapkasını avcunun içinde dürdü ve elini bacağının yanına indirip üç kez kesik kesik ıslık çaldı. Binbaşı telsizden seslendi “Kıraç, adamımız bu. Acele et.”  Kıraç, tıpkı adamın geldiği gibi sessizce avluya süzüldü. Bekleyen adamın arkasında belirdi. Bu sırada onu geç fark eden adam, biraz tedirginlikle Kıraç’a doğru yüzünü döndü.

            KIRAÇ; “Çoklar diye korkmadık.”

Saqr, tesadüfen gelişen bu cümlenin karşılığını vermekte gecikmedi.

            SAQR; “Azız diye çekinmedik.”

Kıraç adamın cevabından sonra, başını öne eğerek bir kafa selamı verdi.

SAQR; “Bilge Tonyukuk Yazıtı…”  
KIRAÇ; “Vatan emanetlerini almaya geldik.”      
SAQR; “Kuzeybatı yönüne 20 dakikalık bir yürüyüş mesafesindeler. Karşınıza yerleşimlerin neredeyse tamamen yıkıldığı bir sokakta, 7 katlı bir bina çıkacak. Binanın 3. katında birbirine bakan iki çanak anten var. Yapının içerisinden, zemin katına ineceksiniz. Demir kapılı odanın içerisinde sizi bekliyorlar.”

Bu sırada Saqr, Kıraç’ın eline bir anahtar uzattı.

            SAQR; “Yanlarında biraz tıbbi malzeme var. Durumu iyi olan arkadaş ilkyardım biliyor zaten. Gideceğiniz yol şu anda temiz. Yerel devriyeler, 2 saatte bir geçer buralardan. Son devriye 40 dakika kadar önceydi. Allah yardımcınız olsun.”           
           
KIRAÇ; “Peşlerine düşenler vardı?”        
           
SAQR; “Helikopterin düştüğü bölgeden birkaç kilometre uzaklaştırma imkânı buldum. Bereket, arayanların hepsi enkaz bölgesi çevresinde arıyorlar. Bu civarda gezenlerin hepsi standart devriye.”

Kıraç, Saqr’dan bilgileri aldıktan sonra geldiği gibi alandan kayboldu. Çok sürmeden komutan ekibi yine aynı şekilde ikiye bölerek tarif edilen yere doğru yola çıkarttı.

Gözünüzü hangi şehrin sabahına açmış olursanız olun; seher, havanın en temiz, şehrin en sessiz olduğu vakitti. Yıllarca izlediği filmler, diziler ve insanın göğsünü kabartan o kahramanlık destanları… Savaş bu kadar basit miydi? Evinden bir kez olsun dışarı adım atmamış insanlar bile bunları izleyerek savaşı bildiğini düşünür. Üzerine namlular çevrildiğinde, mermilerden kaçabileceğini. En çaresiz anında kendisine manevi bir güç gelip kötü olanı alt edebileceğine inanır. Halbuki gerçek savaş bu değildir. Terk edilmiş ama terk edilememiş bir şehirde; bir zamanlar varlığın merkezi şimdi ise hiçliğin ortasında ne yaptığını bilirsin belki ama ne olduğunu bilemezsin. Uzun yürüyüşlerden sonra canını yakmaya başlayan postalların, daha dün burada yaşamını sürdüren hangi canlının hayallerinin tozuna bastığını, görmezden gelerek yoluna devam edersin.  Kutsal bir gayesi olmayan, âli menfaat gütmeyen hangi aklı başında insan; başka bir insanı öldürebilir ki? Nedensizce bir canlıya doğrultulan namlu, tetiği çektiğiniz zaman karşınızdakinin hayatını alırken, büyük bir parçada sizden götürmez miydi? Belki hiç tanımadığın bir çift gören gözü, elinde kan ile koca bir ömre ortak etmeye gerek var mıydı? Hayır ölümle burun buruna olmak ya da öldürmek öyle beyaz perdede görüldüğü gibi değildi.

Binbaşı Kemal’in verdiği emir ile çıktıkları yolda, hep bunu düşündü. Şehri bu hale getiren adamların motivasyonu ne olabilirdi? Çocuk, kadın, genç ya da yaşlı demeden herkesi gözünü kırpmadan öldürebilen bir zihniyeti ortadan kaldırmak, kahramanlık mıydı yoksa aptallık mı? Bunun cevabını bilmese de dostla düşmanın birbirine karıştığı bu topraklarda, canını emanet edebileceğin birkaç asil adamla yan yana olmak büyük bir şanstı. Bu topraklar, bir insanı sebepsizce hayattan koparabilecek kişilerle doluydu.

Hedef konuma ulaştıklarında, telsizden komutanın sesi duyuldu.

KEMAL; “Keskin nişancılar, sokağı kontrol altında tutsunlar. Ağır silah ekibi binanın girişini gizlenerek koruyun. Keşif ekibi, önden binaya siz gireceksiniz, peşinizden sağlık ekibi. Ardından ben ve Kıraç. Yüzbaşı sizde dışarıda ekiple kontrol sağlayın.”

Binbaşı daha talimatlarını sıralarken timin üyeleri yerlerini almıştı bile. Binanın girişinde Kemal ve Murat yan yana geldiler. Kemal askerine baktı ve gülümsedi.

KEMAL; “O nasıl bir testti lan öyle? Tonyukuk Yazıtı nereden geldi aklına?”           

Murat komutanın bu sözüne güldü.

MURAT; “Komutanım savaşı düğün, ölümü vuslat bilmeyen adamdan Türk savaşçısı mı olur?”   
KEMAL; “Önden yürü önden. Çok gaza getirdik seni. İyice film setine çevirdin”

 

Binanın içerisine girer girmez, zemin katta gizlenen pilotlara ulaştılar. Sağlık ekipleri yaralı pilota müdahale etti. Ardından yürüyüp yürüyemeyeceğini test ettiler. Yaralı pilota gerekli tedaviyi kısa sürede uyguladıktan sonra, hep beraber çıkış kapısına yöneldiler. Binbaşı telsizden talimatını verdi. “Dışarıdakiler, binadan çıkıyoruz.” Bu talimatın üzerine, telsiz dışarıdan üç kez mandallandı. Binanın içerisindeki herkes sessizce yere çöktü. Binbaşı telsizin ekranına baktı. Telsizi mandallayan keskin nişancı Gölge idi. Çok uzun sürmeden sokakta silah sesleri yükseldi.

 

            KEMAL; “Ne oluyor oğlum dışarıda?”    

 

Gölge, yanıt verdi.

 

            GÖLGE; “Komutanım sokakta hareket var çatışmanın bizim ile ilgisi yok gizli haldeyiz.”      
           
KEMAL; “Oğlum ne oluyor?”       
           
GÖLGE; “Silahlı bir grup sivilleri kovalıyor.”     

 

Binbaşı elini silahına attı dişlerini sıktı. Telsizin mandalını tekrar sıktı.

 

            KEMAL; “Kadın, çocuk var mı aralarında?”

            GÖLGE; “Komutanım siviller sadece kadın ve çocuklardan oluşuyor.”

            KEMAL; “Saldıran grup kaç kişi oğlum?  
           
GÖLGE; “İndiremeyeceğimiz kadar kalabalık değil komutanım.”

 

Gölge, telsizdeki komutanın niyetini anlamış ve tarafını belli etmişti. Herkes bilirdi; bir Türk, masuma ve savunmasıza edilen eziyete göz yummazdı. Hele ortada günahsız çocuklar varsa, dünyanın çivisini sökmekten bile geri durmazdı.

 

KEMAL; “Radar, Tilki siz pilotları koruyun. (Telsizi mandalladı) Gölge, Çakal indirin ulan haysiyetsizleri. Madem kimliğimiz yok hakkını verelim. Yüzlerinizi kapatın, çatışma durumuna geçin.”

 

            Binbaşı Kemal’in emriyle tim, sivillere saldıran gruba müdahale etti. Karşılarındakiler, iç savaşın kanlı boşluğunda silahlanmış maceraperest adamlardı. Kendi soylarından kadın ve çocukları katletmeye kalkışmaları, yalnızca acımasız değil, aynı zamanda ahmak olduklarını da açıkça gösteriyordu. Tim ilk ateş açtığında neredeyse hepsi kaçışmaya başlamıştı. İçinde bulundukları binanın, kapısından bir anda çıkan Murat kenarda bir yere siper aldı. Mermilerden kaçışan saldırganların üzerine ateş açtı. Bu sırada ağır silahlı ekipte Murat ile birlikte ateş açmıştı. Yüzbaşı ise siviller çatışmadan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Murat bir an için duruldu ve siper aldığı yerden saldırganların arasındaki bir adamın silahını kullanma şekline baktı. Adam grubun diğer üyeleri gibi ateş etmiyordu. Silahı tutma ve kullanma şekli bariz şekilde profesyoneldi. Murat kenarda adamı izledi ve telsizden;

 

MURAT; “Gölge, Çakal. Turuncu araba enkazının arkasında sinmiş bir adam var. Başında siyah sarık üzerinde bej hücum yeleği olan. Ben ateş edip herifi yerinden çıkaracağım. Biriniz beni korusun diğeri de adamı etkisiz hale getirecek ölümcül olmayan bir atış yapsın.”  

 

Kemal Binbaşı, araya girdi.

 

            KEMAL; “Ne yapacaksın oğlum adamı?”

            MURAT; “Normal değil komutanım bu herif. Diğerleri çapulcu bu ne yaptığını biliyor.”

            SERKAN; “Kıraç adamın bende farkındayım. Püskürt gitsin başımıza iş çıkartma. Adam başka bir ülkenin     adamı belli.” 

            KEMAL; “Adamdan uzak dur Kıraç.”

 

Daha Kemal’in sözü bile bitmeden, Murat siperden çıktı ve söz ettiği adamı siperinden çıkartmak için ateş açtı. Adam siperden çıkmadan hemen önce daha ileride çatışmadan kaçan ekibine işaret verdi. Uzak noktadaki adamlar da Murat’a ateş etmeye başladı. Fakat Murat ısrarı ile karşısındaki adamı siperinden çıkartmayı başarmıştı. Çakal, Murat’ın iki ateş arasında kalacağını ön gördüğünde, hedefteki adamı iki net atışla yere çiviledi. Adam yere düştü, diğerleri ise kaldıkları yerden kaçmaya devam etti. Murat yerdeki adamın başına yürürken, timin diğer üyeleri sivilleri ve alanı güvenlik altına almaya çalışıyordu. Binbaşı Kemal Murat’ın ardından koşar adım yürürken, Murat adamın yanına ulaşmış ve silahını kafasına doğrultmuştu bile.

 

***

 

Yerdeki adam; suratına silah doğrultulmuş, korku ve panik içerisinde Arapça bir şeyler söylemeye başladı. Murat adamın yüzüne baktı. Öfkesi iyice artmıştı. Sokağın ucundan gelen ağlamaklı kadın sesleri ve korkmuş çocuk çığlıkları bu öfkeyi kamçılıyordu.

 

MURAT; “Kes ulan tatavayı. Ajan olarak arasına karıştığın adamların lehçesini bile bilmiyorsun daha!”

 

Kemal, adımlarını hızlandırdı. Murat’ın hareketinin farkındaydı. Askerinin bu halini yıllar önce başka bir yerde dağda görmüştü. Murat tüfeğini indirip belinden tabancasını çıkartmışsa, muhakkak bir şey öfkesini olması gerekenden daha fazla arttırmış işi şahsi hale getirmişti. Kemal askerine yetişti…

 

            KEMAL; “Dur oğlum dur.”

 

Murat, dişlerini sıktı…

 

            MURAT; “Abi geldiğin yönde köşeye bak. Bu adi it bilerek sivilin kucağındaki çocuğa nişan aldı. Öldürdü   el kadar sabiyi. Bu it buralı bile değil yaşamaya hakkı yok.”  

            KEMAL; “Oğlum haklısın ama bak zaten biz elimizden geleni yaptık.”

            MURAT; “Yok abi bu burada it gibi can verecek.”

 

            Yerdeki adam birden inlemeyi kesti. Burnun ucunda dayalı silahtan başını kenara doğru çekip, ayakta duran iki adama dik dik baktı. Birdenbire Türkçe konuşmaya başladı.

 

            ADAM; “Siz ikiniz Türk müsünüz?”           

 

Kemal, olmaz bir yüz ifadesi ile adama baktı. 

 

            KEMAL; “Sen Türkçe konuşmayı ne biliyorsun?”

            ADAM; “Siz bana zarar veremezsiniz! Beni serbest bırakmak zorundasınız.”           

 

Murat’ın öfkesi kendini bilmez bu adama karşı tamamen raydan çıktı. Silahını indirdi ve adamın yüzüne bir tekme attı. Silahını indirdi ve adamın üzerine eğilip yakasını yakaladı.

 

            MURAT; “Sen az önce bir çocuğu öldürdün lan.!”           

            ADAM; “Senin çocuğun mu? Sana ne?”   

 

Artık Murat’ın öfkesini Kemal’de tutamıyordu.

 

            MURAT; “Çocuk ulan çocuk.! Çocuğun seni beni mi var?”

            ADAM; “Biz seçilmiş kavimiz buradaki insanların yaşama hakkı yok. Hepiniz bizim kölemiz olarak yaratıldınız.”

 

Murat, bu sözün üzerine tamamen zıvanadan çıktı. Adamın önce başını yere vurmaya başladı, ardından silahı başına doğrultup ateş etmek üzereyken, Binbaşı Kemal elini tuttu. Yerde yatan adam zaten bilincini kaybetmişti.

 

KEMAL; “Oğlum bu adamı öldürürsen daha fazlasını yaparlar buradaki insanlara. Dur artık!”

 

Murat, Kemal’in sözü ile duruldu. Silahı yavaşça dizinin hizasına indirdi.

 

MURAT; “Abi en azından üstünü başını yoklayalım. Kim bu?”

 

Binbaşı, kendine çaresizce gelmeye çalışan adamına baktı. Sorduğu sorunun cevabını pekâlâ kendisi de biliyordu nasılsa. Sakince cevap verdi.

           

KEMAL; “Belli değil mi oğlum?”

 

Kemal Binbaşı, neredeyse sinir krizi geçiren adamının öfkesini dizginlemek için yerdeki adamın üstünü aramasında askerine yardım etti. Adamın üzerine iki farklı telsiz ve üzerinde şifre yazan bir kâğıt çıkmıştı. Şifre ne şifresiydi, amacı neydi araştıracak vakit yoktu. Murat o andan itibaren, vatan toprağındaki üs bölgesine dönene kadar hiç konuşmadı. Kemal Binbaşı, vicdanen hareket eden askerini suçlu görmüyordu ama kızmıştı. Çünkü karşısındakinin başka bir ülkenin ajanı olduğunu bile bile yaptığı bu hareketi, Alpagu Timi’ni açığa çıkarabilirdi.  Sevdiği askerini riske atmamak için bu olayı kimseye söylemedi ve timdeki diğer üyeleri de sessiz kalınması konusunda uyardı.

 

***

Azez bölgesindeki kurtarma operasyonu, başarılı bir şekilde sona ermişti. Fakat Murat’ın içinde kırılan parça gözlerine yansımıştı bile. Ölümü ilk kez görmüyordu. Belki de onun için çok fazla normalleşmişti. Fakat bir çocuğun, bu kadar kayıtsız, bu kadar amaçsız öldürülmesini hazmedemiyordu. Aklında bir yerde hiç tanımadığı, hayatında yaşarken bir kez bile görmediği, o öldürülen çocukla kendi bağını kurmuştu. Donuk gözlerle evine döndüğünde, geceleri Alper’in yatağının başına gidiyor ve gözlerini ondan ayırmadan düşünüyordu. Fark etmişti, birilerinin gözü gibi baktığı ve canı saydığı, bir başkası için kıymetsiz bir hedef olabiliyordu. Bu düşünce onu mahvetmişti. Kendisi de yıllardır askerdi ama karşısında zararsız duran hiçbir mahlukata namlusunu çevirmemişti. Bu ahlak, vicdan, insanlık ya da adını ne koyarsan koy hiçbirini sığmazdı.

 

Bir yandan, adaletsiz dünya düzenine karşı koyamıyor olmanın ağırlığı, diğer yandan aksi durumda ailesini koruyamamak endişesi onu gün gün tüketti. Sahi, o gün öldürülen çocuk kimin yavrusuydu? Onun babasına ne olmuştu? Babası belli ki ölmüştü. Ya hayatta olsaydı? Yavrusunun böyle merhametsizce öldürülmesine izin verir miydi? Sorunun cevabı sorudan daha ağırdı. Gücü yetmezse ne yapabilecekti? Babası hayatta olup öldürülen çocuk yok muydu bu coğrafyada? Başka topraklarda cenazeleri parçalanmış, alelade bir naylon poşetin içinde babalarının ellerine tutuşturulan çocukları, haberlerde defalarca görmüştü. Bir annenin ve babanın sevdiği büyüttüğü bebeği kıytırık bir naylon poşetin içinde… Bir pazar eşyası gibi. Sarılacak, vedalaşacak bir beden bile yok. Hayallerde kalacak bir son fotoğraf, cenazesini yıkayıp son bir buse ile veda edecek hiçbir şey yok. Naylon bir poşetin içinde kanlı et parçaları. Demek ki babanın hayatta olmasının da bir kaidesi yok.

 

Uykularını kaybetmişti. Hemen her gün, uykusuz geceler yorgun sabahlara dönerken, bir sabah eşi Arzu’nun sözleri tokat gibi yüzüne çarptı. “Son görevinden sonra döndün ama ruhunu görev yaptığın yerde bıraktın. Onun yerine korku ve kasvetle döndün evine.” Murat, Arzu’nun söylediği bu söz üzerine sessizliğini hiç bozmadı. Konuşmak istiyordu ama susuyordu.

 

"Allah’ım! Bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlama bilgeliği ver." Günler, değiştiremeyeceği şeyleri kabul etmemekle geçip gidiyordu. Hayat kendisine zehir olduğu kadar ailesi içinde anlamsız bir yumağa dönmüştü. Çünkü insan doğru bir şey için bile olsa, kibri elden bırakamıyordu. Murat için de bu böyleydi. Belki üzüldüğü bir çocuğun hayatıydı ama aslolan şey bu düzeni değiştirme arzusu içindeyken buna gücünün yetmemesi idi.

 

Bir sabah telefon çaldı. Yorgun gözleri, günün doğumuyla kapanmak üzere iken telefonu açtı. Karşısındaki ses Binbaşı Kemal’di. “Ordu evine gel. Konuşmamız gerekenler var.” Alelacele toparlandı, kıyafetlerini giydi ve hızlıca ordu evinin yolunu tuttu. Oraya vardığında, kahvaltı salonunun masasında buldu komutanını. Kemal, Murat’ı gördüğünde selam vermeye bile tenezzül etmeden, karşısındaki sandalyeye bir el işareti ile buyur etti. Murat ise altı morarmış gözlerle komutanın karşısına oturdu. Artık resmi olarak asker değildi, hiç istifini bozmadı. Kemal karşısında anlamsız şekilde tükenen genç adama baktı.

 

KEMAL; “Kontrolden çıkman hiç hoşuma gitmedi Murat. Kaç gündür yanına gelmiyorum çünkü kızgınım. Biz orada o sivilleri kurtarmak için elimizden geleni yaptık, hiç vazifemiz olmadığı halde. İntikam almak bizim işimiz değil. Saldırdığın adamın kim olduğu aşağı yukarı malumun.”

 

Murat hiç konuşmadan komutanın sözlerini dinliyordu. Binbaşı Kemal, birazdan hiç adeti olmadığı halde yanında taşıdığı evrak çantasının içinden siyah bir dosya çıkarttı. Murat’ın önüne koydu.

 

KEMAL; “Buradayım. Çünkü yaptığını sonucunu gör istiyorum. Bu dosyayı incele bakalım ne göreceksin?”

 

Murat sessizce dosyayı açtı ve baktı. O gün dövdükten sonra baygın bıraktığı adam gerçekten de başka ülkenin ajanıydı. Bunu doğru bilmişti. Kurtarılan siviller, Türklere emanet edilmişti. Fakat ajanın yönettiği grup, adamı dava neferi ilan etmiş ve o günden sonra durmaksızın intikam adına birçok sivil kadın ve çocuğu öldürmüştü. Murat ilk sayfayı okuduktan sonra başını dosyadan kaldırıp Kemal’in yüzüne baktı. Kemal soğuk bir tavırla “Arkadaki sayfaya geç. Yaptıklarının semeresi bir tek orası ile sınırlı değil.” dedi. Murat titreyen eller ile arka sayfaya geçti.

 

Arka sayfada, bizzat kendisine ait ama yüzünün maske ile kapalı olduğu bir fotoğrafını gördü. Fotoğrafının arkasında kalan alandan bu fotoğrafın nerede çekilmiş olduğunu düşündü. Bu fotoğraf Saqr ile konuşurken, onun tarafından çekilmiş olmalıydı. Hemen arka sayfaya geçti. Saqr’ın vahşice şehit edilmiş fotoğrafını gördü. Elini ağzına götürdü. Bağırmak istedi ama bağıramadı. Gözleri kıpkırmızı olmuş şekilde komutanına baktı. Kemal konuşmaya girdi.

 

KEMAL; “Yaraladığımız adamın ortakları o bölgedeki tüm hücrelerini harekete geçirmiş intikam için. Nasıl olduysa da Saqr’ı tespit etmişler. İşkence görmüş, konuşturmaya çalışmışlar. Kendi yetkililerine bilgi vermek için kullandığı yaka kamerasını tespit etmişler. Muhtemelen şifrelemeyi çözemedikleri için ellerinde bilgi yoktur. Fakat ortada senin görüntün var. Bizim bilgi işlemdekiler senin ve ailenin güvenliği için birçok veriyi bozdu. Sızma görünmüyor şimdilik. Fakat sen ve ailen uzak koruma altındasınız. Alpagu Timi’ni neredeyse deşifre edeceklerdi. Bereket Saqr, işkence altındayken bir sinyal göndermeyi başarmış. Allah rahmet eylesin, kendisi şehit olurken bile hepimizi kurtardı.”        

 

Murat şaşkınlık içerisinde kalakalmıştı.

 

             MURAT; “Şimdi ne olacak komutanım?”  

            KEMAL; “Birkaç izin istedim ve istihbarat bazı bilgileri bizimle paylaşmayı kabul etti. Peşimizde olanları temizlemek için gayya kuyusuna geri döneceğiz. Yanımda seni de götüreceğim, timin bir parçasısın. Ama!   Murat kendine hâkim olmazsan, sana söz veriyorum külahları çok ağır değişiriz.”

 

Murat komutanının bu keskin tavrı karşısında boynunu büktü. Tam özür dilemek üzere iken telefonu çaldı. Telefona cevap vermek için eline aldı. Arayan eşi Arzu idi. Telefona cevap verdi. Karşısında tanımadığı bir adamın sesi vardı. “Beyefendi, burada ağır bir trafik kazası oldu.”

 

Akıl sahibi birisinin söylediği gibiydi. “İnsan kendi imtihan sahasını belirleyemez. Eğer ki, yaratıcı kendi imtihanımızı belirlememize izin verseydi, hepimiz elimize yüzümüze bulaştırır işleri daha sıkıntılı hale getirirdik.” Murat’ın vicdanı ya da kibri karşılık bulmuş, kendi imtihanını kendi belirlemişti.

        

       

       

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow