RUHLARIN ÇAĞRISI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Deprem sonrası kurulan telsiz istasyonunun mezarlıkla iç içe geçmiş karanlık sırları, geçmişin gölgeleriyle yüzleşen dört kişinin ruhlarını sonsuz bir sessizliğe sürüklüyor.

7 Kasım 2025 - 16:56
7 Kasım 2025 - 16:56 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 2  63
RUHLARIN ÇAĞRISI

Pazarcık, gece yarısı büyük bir depremle sarsıldı. Onlarca bina yıkıldı, yüzlerce insan enkaz altında kaldı. Elektrik ve iletişim altyapısı çöktü. Üçüncü günün sabahında, bölgeye geçici bir telsiz istasyonu kuruldu. Arama kurtarma ekiplerinin koordinasyonu için yüksek sinyal alınabilecek bir nokta seçildi: mezarlığın hemen yanındaki tepe.

Ali, Zeynep, Hasan ve Mehmet bu görev için gönderilen özel telsiz ekibiydi. Bir yıldır birlikte çalışıyorlardı; afet bölgelerinde omuz omuza mücadele etmiş, birbirlerine güvenmeyi öğrenmişlerdi.

Hasan, telsiz kulesinin kurulumunu tamamlarken mırıldandı:

— Mezarlığın dibine istasyon kurmak da nedir? Gece burada nöbet tutmak istemem doğrusu.

Zeynep gülümsedi.

— Korkuyorsan söyle, Hasan. Belki seni kulübeye yerleştiririz.

Ali sessizdi; gözleri mezar taşlarına takılmıştı. Mehmet ise anteni sabitlerken mezar taşlarını inceliyordu.

— Bazıları çatlamış... Yosun tutmuş. Sanki burası zamanla unutulmuş, dedi.

Mezarlığın bekçisi Salih’ti. Kimsesi yoktu; kulübesinde tek başına yaşıyordu. Sessiz, içine kapanık bir adamdı. Ama bu yalnızlık, geçmişin yüküyle doluydu. Anne ve babasını çocukken kaybetmiş, dedesi İbrahim Efendi’yle birlikte bu mezarlıkta büyümüştü. Dedesinin işi, mezar taşlarını temizlemek, dualar okumak ve toprağın sesini dinlemekti.

Bir gece, İbrahim Efendi torununu mezarlığın en yüksek noktasına götürdü. Orada, yosun tutmuş taşlarla çevrili eski bir türbe vardı. Taşların arasında çatlaklar, çökmüş bir giriş ve solmuş bir yazıt bulunuyordu.

— Burası Halil Efendi’nin türbesi, dedi. Ama bu türbe, dua edilen değil, susulan bir yerdir.

Salih şaşkınlıkla sordu:

— Kimdi Halil Efendi?

İbrahim Efendi, gözlerini türbeye dikti.

— Osmanlı zamanında “ruh çözücüsü” derlermiş ona. Ölenlerin ruhlarını huzura kavuşturmak için dua edermiş. Ama bir gün, bir annenin yalvarışına dayanamayıp boğularak ölen çocuğun ruhunu geri getirmek için yasak bir dua okumuş. Ertesi gün cesedini burada bulmuşlar. Türbe yapıldıktan sonra geceleri uğultular yükselmeye başlamış. Halil Efendi’nin ruhu huzur bulamamış. O günden beri bu türbe lanetlidir.

O geceden sonra Salih, türbeye bir daha yaklaşmadı. Ama her gece kulübesinden taşlara bakar, dedesinin sözlerini hatırlardı.

Depremin ardından telsiz ekibi aralıksız çalışıyordu. Gelen sinyalleri analiz ediyor, enkaz altındaki insanlara ulaşmak için koordinatlar gönderiyorlardı. Fakat gece çöktüğünde, sinyallerde garip parazitler belirmeye başladı. Önce cızırtılar… ardından boğuk sesler.

Ali kulaklığını çıkardı. Yüzü solgundu.

— Bir kadın sesi duydum, dedi. Yardım istiyordu. Ama sonra sesi değişti... Fısıldar gibi oldu.

Zeynep irkildi.

— Nasıl bir sesti?

— Tanıdık... ama boğuk. Sanki... annem gibi.

Zeynep başını eğdi.

— Ben de kardeşimin sesini duydum. Su sesiyle birlikte... boğuluyordu.

Hasan sinirle telsizi kontrol etti.

— Bu teknik bir arızadır. Mezarlığın yakınında elektromanyetik bozulmalar olabilir. Paranoyak olmayalım.

Mehmet pencereye yaklaştı. Mezarlığın ortasında sis yükseliyordu. Önce ince bir tabaka, sonra yoğun bir perde gibi.

— Bu sis normal değil, dedi. Sanki bir yerden çıkıyor... türbenin oradan.

Tam o sırada Salih kulübesinden çıktı, telsiz ekibine doğru yürüdü. Elinde eski bir defter vardı; yüzü geceye ait bir gölge gibiydi.

— Bu mezarlık sadece bedenleri değil, ruhları da tutar. Depremde ölenler buraya çekiliyor, dedi.

Hasan karşı çıktı:

— Biz burada görevdeyiz. Kimse bizi çağırmadı.

Salih gözlerini sisin içine dikti.

— Ruhlar sizi tanıyor. Her birinizin kaybı buraya bağlı. Bu sis, onların nefesidir.

O anda telsizden uğultular yükseldi. Ardından bir kadın sesi:

— Buradayız... sıkıştık... lütfen, bizi bulun!

Ve hemen ardından daha derin bir ses:

— Onlar artık bizim. Siz de bizim olacaksınız.

Ali kulaklığını yere fırlattı.

— Bu... bu annemin sesi!

Zeynep dışarı fırladı.

— Kardeşim orada! Türbenin önünde!

Mehmet, sisin içinde babasının siluetini gördü.

— Beni çağırıyor...

Hasan ise mezarlığın taşları arasında kendi adını taşıyan bir mezar gördü.

— Bu... bu benim mezarım mı?

Ekip, mezarlığın içine doğru yürümeye başladı. Sis onları sardı. Her adımda geçmişlerinden bir parça karşılarına çıkıyordu. Ruhlar, hatıralara sızıyor, zihinlerini ele geçiriyordu.

Salih kulübesinin önünde durdu. Defterini açtı ve son satırı yazdı:

“Ruhlar bizi çağırdı. Biz de onların arasında yerimizi aldık.”

Sabah olduğunda telsiz istasyonu sessizdi. Kulübe boştu. Mezarlık, sisin içinden arınmış gibi görünüyordu. Fakat oradan geçen herkes, mezar taşlarından yükselen ince bir titreşim hissetti.

O günden sonra Pazarcık, sadece bir depremin değil; ruhların da hapsolduğu yer olarak anılacaktı.

Çünkü burada hiçbir ruh, gerçekten huzura kavuşamazdı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun Bazı hikâyelerde suç, görünen yerde başlamaz. Ben de hikâyelerimi çoğu zaman bir cinayetten, kaybolan bir izden ya da cevabı olmayan bir sorudan yola çıkarak kuruyorum. Polisiye ve gerilim yazıyorum; karakterlerin sakladıklarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve gerçeğin ortaya çıkmadan önce geçtiği yolları anlatmayı seviyorum. Bazen bir ayrıntı bütün hikâyeyi değiştirir. Bazen en sessiz karakter, en çok şeyi bilir. Arada gündelik hayata ve gündeme dair yazılar da yazıyorum. Ama burada çoğunlukla suçun gölgesinde dolaşan hikâyeler var. Kapıyı araladım. İçeride ne olduğunu öğrenmek için ilk sayfayı çevirmeniz yeterli.