KADERİN SESSİZ ÖĞRETİSİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bazı insanlar hayatına huzur gibi girer, bazılarıysa kendini sorgulatır. Bazen en büyük ders, kime değer vermemen gerektiğini öğrenmektir. “Kaderin Sessiz Öğretisi” Küçük seçimlerin, büyük kırılmaların ve geç fark edilen bir gerçeğin hikâyesi.

26 Nisan 2026 - 11:10
26 Nisan 2026 - 11:10 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 5  44
KADERİN SESSİZ ÖĞRETİSİ

                “Kaderin Sessiz Öğretisi”

“Yüzün değil, kaderin güzel olsun…” Bunu ilk kim söyledi bilmiyorum ama bizim mahallede en çok safiye teyze söylerdi. Sabahları kapısının önüne küçük bir tabure koyar, elinde ince belli çay bardağıyla gelip geçen herkese bakardı. Öyle yargılayan değil, daha çok, hayatın içinden geçmiş birinin sessizce “anlıyorum seni” diyen bakışıydı. Ben o zamanlar pek anlamazdım bu sözün ağırlığını. Çünkü gençken insanın gözü hep yüzlerde olur; kim güzel, kim değil, kim daha dikkat çekiyor… Kader dediğin şey ise sanki uzak bir dağ gibi, var ama dokunulmaz. Ta ki fırat'la tanışana kadar. Fırat mahalleye yeni taşınmıştı. Öyle ilk bakışta dikkat çeken biri değildi. Ne çok yakışıklıydı ne de kendini göstermek gibi bir derdi vardı. Ama garip bir huzur vardı onda. Sanki yanında durunca dünya biraz yavaşlıyor, sesler biraz kısılıyordu. Bir gün bakkalın önünde karşılaştık. Elinde eski bir poşet, içinde ekmek ve birkaç ufak tefek şey. Rüzgâr poşeti sallarken ekmeğin kokusu yayıldı. O an, saçma bir şekilde, hayatın en gerçek anlarından biriymiş gibi hissettim. Merhaba ben gül “yeni taşındın galiba,” dedim. Gülümseyerek ben Fırat “evet,” dedi, “alışmaya çalışıyorum.” Zamanla sohbetlerimiz arttı. Birlikte yürüdük, çay içtik, sustuk. En çok da sustuk aslında. Bazı insanlar vardır, yanında konuşmadan da anlaşılır ya Fırat'da öyle biriydi. Ama ben… ben o zamanlar hâlâ yüzlere bakıyordum. Bir süre sonra hayatıma başka biri girdi. Herkesin dönüp baktığı türden. Konuşması, gülüşü, kendine güveni… Sanki her şey fazla parlıyordu onda. Yanında yürürken kendimi daha görünür hissediyordum. İnsanların bakışları hoşuma gidiyordu, itiraf edeyim. Bir akşam bir kafede oturuyorduk. Ben bir şey anlatırken telefonuna baktı, sonra gülümseyerek başını kaldırdı ama gözleri hâlâ ekrandaydı. “Dinliyorum,” dedi, ama aslında dinlemiyordu. “Bugün benim için önemli bir gündü…” dedim, biraz duraksayarak. “Hmm… güzel,” dedi kısaca. Ardından garsona dönüp siparişini değiştirdi, sanki ben hiç konuşmamışım gibi. O an içimde küçük bir şey kırıldı ama ben görmezden geldim. Çünkü onunla yan yana durmak, bana kendimi değerliymiş gibi hissettiriyordu. Fırat yavaş yavaş uzaklaştı bu süreçde. Bir gün selamlaştık, ertesi gün sadece başımızı salladık, sonra o da bitti. Ve ben, fark etmeden, yanlış bir kapının önünde beklemeye başladım. Çünkü bazı insanlar vardır, ne verirsen ver, yetmez. Zamanını verirsin, az gelir. Değer verirsin, anlamaz. Sabır gösterirsin, alışkanlık sanır. İşte ben o “denizi versem yetmez” dediğimiz insanlardan birine kalbimi bırakmıştım. Başta anlamıyorsun. Hep bir umut oluyor içinde. “Belki değişir”, “belki fark eder”, “belki bu sefer…” diye diye insan kendi değerini küçük küçük eksiltiyor. Bir gün ona, “yarın önemli bir şeyim var, gelir misin?” diye sordum. Biraz düşündükten sonra “bakarız,” dedi. “Benim için önemli,” dedim, ilk defa bu kadar net. “Of çok abartıyorsun bazı şeyleri,” dedi hafif bir gülümsemeyle. O an, ciddiye alınmamanın ne demek olduğunu hissettim. Ama yine de sustum. Çünkü kaybetmekten, kendimi kaybetmekten daha çok korkuyordum. Bir gün, çok basit bir an oldu aslında. Yağmur yağıyordu. Ben bekliyordum. Saatlerdir. O ise gelmemişti. Ne bir mesaj, ne bir açıklama. Sırılsıklam olmuştum ama içimdeki o bekleyiş daha ağırdı. Suyun kıymetini bilmeyene, denizi versen de susuz kalıyor insan. Eve dönerken Safiye teyze kapının önündeydi yine. Saçlarım ıslak, gözlerim dolu dolu. Bana baktı, hiçbir şey sormadı. Sadece“yüzün değil, kaderin güzel olsun evladım…” dedi. O an ilk defa gerçekten güzellik dediğimiz şeyin, bakışlarda değil. Birinin seni nasıl hissettirdiğinde, yokluğunda içinin ne kadar daraldığında, varlığında ne kadar huzur bulduğunda olduğunu anladım. Günler geçti. Kendime gelmem zaman aldı. Ama insan, kırıldıkça öğreniyor. Ve en çok da kime değer vermemesi gerektiğini öğreniyor. Bir akşam yine aynı sokakta yürürken Fırat'ı gördüm. Elinde yine bir poşet, yine sade, yine kendi halinde. Göz göze geldik. “Merhaba,” dedim. “Merhaba,” dedi, aynı sakinlikle. Bir süre yürüdük birlikte. Sessizce. Ama bu sefer o sessizlik başka türlüydü. İçinde pişmanlık da vardı, farkındalık da. “Kayboldum biraz,” dedim sonunda. Bana baktı. Yargı yoktu gözlerinde. “Herkes kaybolur,” dedi. “Önemli olan nerede duracağını anlamak.” İşte o an, kader dediğimiz şeyin aslında büyük olaylardan değil, küçük seçimlerden oluştuğunu fark ettim. Kime güldüğün, kimin yanında sustuğun, kimin yokluğunda eksildiğin… O gün eve dönerken içimde garip bir huzur vardı. Sanki uzun zamandır yanlış yolda yürüyormuşum da nihayet doğru sokağa sapmışım gibi. Şimdi biri bana o sözü sorsa, ezbere değil, yaşayarak söylerim. Yüz geçer. Gençlik geçer. Bakışlar değişir. Ama kader… Kader, kime değer verdiğinde yazılır. Ve inan, o an anladım... Yanlış kişiye verdiğim her değer, aslında önce kendimden eksilttiğimmiş.                                       

                                                  DİLEK SARIKAYA

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow