Dumanın Kaldığı Yer

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
15 Nisan 2025 - 08:32
15 Nisan 2025 - 08:32 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 2  739
Dumanın Kaldığı Yer

Dumanın Kaldığı Yer

Balkon camı açıktı. Gece, içeriye usulca sızıyordu. Mayıs ayının ılık rüzgârı, perdeyi dalgalandırıyor;
dışarıda, sokak lambalarının altında biriken sessizlik, evin içine kadar uzanıyordu. Ramazan, balkonun
köşesindeki sandalyeye oturmuş, gözleriyle karanlığın kıyısında asılı duran bir boşluğa bakıyordu.
Elinde bir sigara yoktu bu kez. Dumanın yerini iç çekişleri almıştı.

Sigarayı bırakalı birkaç gün olmuştu. Ama onun bıraktığı şey sadece nikotin değildi. Her nefeste içini
kemiren geçmişin tortusunu da bırakmaya çalışıyordu. O gece, karanlıkta kendi kendine mırıldandığı
cümleler vardı: “Bir daha olmayacak. Olmamalı.”

O gece, 15 Mayıs’tı. Takvim yaprağında sadece bir gün. Ama Ramazan için bir milat. Sigarayı bıraktığı
gün, evlilik yıl dönümüydü aynı zamanda. Bir tesadüf değildi bu. Bilinçaltı, zamanla bir oyun oynamış,
yılların yorgunluğunu bir kırılma noktasına denk getirmişti.

Ev sessizdi. Ama bu sessizlik huzurdan değil, gerginlikten besleniyordu. Çünkü o gün, üst kattan bir
çığlık yankılanmıştı. Ablasının sesi. Ardından gelen bir erkek sesi. Tok, öfkeli, tehditkâr. Eniştesinin her
zamanki gibi evi titreten bağırışı. Ramazan, donup kalmıştı. Ayağa kalkmış, birkaç adım atmış, ama ne
yukarı çıkmış ne de bir şey demişti. Yalnızca pencereye yönelmişti. Perdeleri aralayıp sokaktaki
karanlığa bakmıştı. Belki bir cevap vardı dışarıda. Belki bir yol, bir ses. Ama bulamamıştı.

Ablası o gün evi terk etti. Sessizce. Sırtında bir çanta, gözlerinde yılların yükü. Ne ağladı, ne bağırdı.
Sadece kapıyı çekip gitti. Baba evine…

Ramazan ardından gitmedi. İçinden bir ses “git” dedi. Ama daha derin bir ses “kal” diye fısıldadı.
Çünkü bu defa susmak gerekiyordu. Müdahale etmek değil. Beklemek. Kırılanı tamir etmeye çalışmak
değil. Kırıldığını kabul etmek.

“Ne olacaksa olsun,” diye düşündü. Bu, bir vazgeçiş değildi. Aksine, tam bir yüzleşmeydi. Ablası
susmayı öğrenmişti. Şimdi sıra ondaydı.

Günler geçtikçe Ramazan kendini yazıya vermeye başladı. İlk satırlar tutuktu. Kelimeler ya eksik ya
fazlaydı. Ama yazmak, kendiyle konuşmanın bir yolu olmuştu artık. Her gece klavyenin başına geçti.
Ekrandaki beyaz sayfa, aynaya dönüşüyordu. Yazdıkça yüzleşiyor, yüzleştikçe değişiyordu.

Sonra Martin Eden’le tanıştı. Bir kitap, bir karakter, bir ayna… Martin’in mücadelesinde kendini
gördü. Okudukça ürktü. Çünkü Martin güçlüydü ama kırılgandı. Yalnızdı ama kalabalıkların
ortasındaydı. Ramazan da öyleydi. Bu kitap, onun içindeki çürümeyi ortaya çıkaran bir turnusol
kâğıdıydı.

26 Mayıs’ta bir analiz toplantısı oldu. İlk kez, yazdıklarıyla başka insanlarla buluştu. Sibel Hanım,
Fatma Hanım, Fatoş Hanım, Hüseyin Bey… Her biri başka bir aynaydı. Her biriyle konuşmak, içindeki
odaları tek tek açmak gibiydi. O gün kendini biraz daha tanıdı. Ama sonra…

Yazı sustu.

30 Mayıs gecesi, saat 00.26. Ramazan klavyenin başında oturuyordu. Ekran açık, imleç yanıp
sönüyordu. Parmakları tuşların üzerinde bekliyordu. Ama hiçbir şey yazamıyordu. Kelimeler kaçmıştı.
Sanki içindeki o kaynak, aniden kurumuştu.

Tam o anda, bir ses duydu. İçinden geldiğine emindi. Ama bu ses, kendine ait değildi. Uzaktan gelen,
tanıdık ama yabancı bir tını:

“Korkuyorsun. Çünkü bu kez gerçekten kendini yazacaksın. Kurgunun arkasına saklanamayacaksın. Ve
belki de ilk kez, yazdıkların seni değil, sen yazdıklarını değiştireceksin.”

O ses, “O”ydu. Kimdi bilmiyordu. Bir iç ses miydi, geçmişin yankısı mı? Belki de sadece yazının içinden
gelen bir varlıktı. Adı yoktu. Ama sesi kalbine kazınmıştı.

Ve Ramazan, tekrar yazmaya başladı.

Her satır, sustuğu bir anıydı. Her cümle, bastırılmış bir duygunun itirafı. Yazarken ağladı, sustu,
bekledi. Ama yazmaya devam etti. Çünkü biliyordu:

Yazı, sustuğunda büyür.

...

İş yerinde bir dükkân, dışarıda teslim edilecek kumaşlar, içeride çocukların kahkahası, uyumayan
hesaplar vardı. Ama en çok, içerde bir yazı kalıyordu: Bitmemiş, konuşmamış, adını bile koyamamış
bir yazı.

Her sabah evden çıkarken gözlerini aynaya dikiyordu. Aynadaki yansıma her gün biraz daha
değişiyordu. Yüz çizgileri derinleşiyor, bakışları sönüyordu. Ama o buğulu görüntünün ardında bir
adamın doğduğunu biliyordu.

İnsan bazen aynada gördüğü değil, yazdığı kişidir.

Ve yazmak, onun yeniden doğma biçimiydi.

31 Mayıs sabahı, saat 03.40. Ramazan, tekrar ekranın başına geçti. Yazı devam ediyordu. Duman
yoktu, çığlıklar susmuştu, sokak lambası artık yanmıyordu. Ama yazı, yanıyordu. İçinden.

“Bu kez tamamlayacağım,” dedi.

Çünkü bu yazı, sadece onun değil, ablasının, çocuklarının, sustuklarının, susamayanların, içinden
konuşan ama kimseye anlatamayanların da yazısıydı.

Ve her satır, dumanın kaldığı yere yeniden dokunuyordu.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ramazan Turhan Yazar | Oyuncu | İçerik Üreticisi “Gerçekten Ne İstediğini Biliyor Musun?” kitabının yazarı Instagram üzerinden kitap ve düşünce içerikleri üreticisi Okuma kültürü ve bireysel gelişim üzerine çalışmalar yapan biri Tiyatro Oyuncusu 1994 doğumluyum, evli ve 3 çocuk babasıyım. Denizli’de yaşıyorum. Radyo Televizyon Programcılığı okudum, bir dönem medya sektöründe çalıştım ama hayat beni başka yerlere de götürdü. Bazen elimde kamera vardı, bazen çekiç. Kimi zaman masa başında, kimi zaman beden gücüyle çalıştım. Ama içimde hep bir şeyler yazma isteği vardı. Yazmak bana iyi geliyor… İlk kitabımı yazdım, şimdi yeni cümlelerin peşindeyim. Burada hissettiklerimi, düşündüklerimi, içimden geçenleri paylaşmak istiyorum. Kimi zaman bir deneme, kimi zaman bir hikâye, bazen de sadece bir cümle… Okursan ne mutlu, okurken kendinden bir şey bulursan daha da güzel. Ben yazarken iyileşiyorum, belki sen de okurken rahat bir nefes alırsın. İLGİ ALANLARIM * Kitap ve edebiyat * Yazarlık ve düşünce üretimi * Kültür ve insan psikolojisi * Tiyatro ve sahne çalışmaları