SEVENLER GECE ÖLÜR

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Belki sevenler gerçekten gece ölür.

8 Eylül 2026 - 16:08
8 Eylül 2026 - 16:08 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  178
SEVENLER GECE ÖLÜR

Gündüzün insana tuhaf bir merhameti var. Yapılacak işler, cevaplanacak telefonlar, yetişilecek yerler, konuşulacak insanlar…

Hayat, insanın önüne öyle çok şey koyuyor ki; bazen acısını düşünmeye bile vakit kalmıyor.

Sabah evden çıkarken içindeki eksikliği de yanına alıyorsun ama onu cebinde taşıdığın bir anahtar gibi unutuyorsun. Orada olduğunu biliyorsun; yalnızca elini uzatıp dokunmuyorsun. Sonra gece oluyor. Sesler azalıyor, sokaklar boşalıyor, telefonun ekranı daha az yanıyor. Kimsenin senden bir şey istemediği, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığın o saatlerde insanın kendinden kaçacak yeri de kalmıyor. Gündüz susturduğun ne varsa gelip yatağının kenarına oturuyor.

Ben bu yüzden sevenlerin biraz da gece öldüğünü düşünüyorum. Elbette bildiğimiz anlamda bir ölümden söz etmiyorum. İnsan bazen nefes almaya devam ederken de içinde bir yerini kaybedebiliyor. Birinin artık hayatında olmadığını gündüz kabullenmiş gibi davranıyorsun; gece olunca onunla yaptığın son konuşmayı yeniden hatırlıyorsun.

Aklına bir cümle geliyor, sonra başka bir cümle. Bir bakış, bir koku, birlikte yürüdüğünüz bir sokak, belki yıllardır dinlemediğin bir şarkı…

Ve sen, çoktan geçtiğini sandığın bir yerden yeniden geçiyorsun.

Gece hafızanın en acımasız hâli galiba. Çünkü unuttum dediğin şeyleri bile nerede sakladığını biliyor. Gün içinde adını anmadığın birini saat üçte karşına çıkarabiliyor, uzun zamandır düşünmediğin bir vedayı sanki birkaç saat önce yaşanmış gibi taze tutabiliyor.

İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmiş gelip insanı bulur. Seven insanın en büyük yanılgısı da belki burada başlıyor. Birinin hayatından çıkmasını, kalbinden de çıkması sanıyor. Oysa bazı insanlar kapıyı kapatıp giderken içeride kendilerinden küçük şeyler bırakıyorlar.

Bir alışkanlık, bir cümle, bir şarkı, bir şehir, bir kahve fincanı…

Sonra bir gün hiç beklemediğin anda o küçücük şeylerden biri karşına çıkıyor ve bütün oda onunla doluyor. Ne kadar zaman geçtiğinin hiçbir önemi kalmıyor.

Bazen kendi kendime şunu soruyorum: "İnsan gerçekten birini mi özlüyor, yoksa onun yanındayken olduğu kişiyi mi?" 

Çünkü bazı insanlarla birlikte yalnızca onları kaybetmiyoruz; kendimizin bir hâlini de geride bırakıyoruz. Daha çok gülen, daha kolay inanan, geleceğe dair daha güzel şeyler düşünen bir hâlimizi…

Belki bu yüzden ayrılıklardan yıllar sonra bile insanın içinde bir yer sızlıyor. Özlediği kişi çoktan değişmiş olabilir ama hafızasındaki kendisi hâlâ orada duruyordur. Gece olunca insan biraz da onu arıyor ve fark etmeden kendine şu soruyu soruyor: “Ben ne zaman böyle oldum?”

Bazen bir sevgiden geriye kalan en ağır şey, yarım kalan hikâye değildir. Yaşanabilecekken yaşanmayanlardır.

Birlikte gidilmeyen yerler, söylenmeyen sözler, gerçekleşmeyen ihtimaller…

Çünkü bitmiş bir şeyin yasını tutmak mümkündür; ama hiç gerçekleşmemiş bir ihtimalin mezarı yoktur.

İnsan onu nereye bırakacağını bilemez. Belki sevenlerin geceleri yorulmasının sebebi budur. Gündüz gerçeklerle yaşıyoruz, gece ihtimallerle... 

“Başka türlü olabilir miydi?”

“Biraz daha kalsaydım?”,

“O cümleyi söylemeseydim?”

“Beni gerçekten sevmiş miydi?”

İnsan zihni geçmişe karşı tuhaf bir hâkimdir; dava çoktan kapanmıştır ama her gece yeni bir delil bulur.

Oysa zaman geçiyor. İlk günkü kadar acımıyor hiçbir şey. Bir süre sonra bir ismi duyunca için eskisi gibi ürpermiyor. Fotoğraflara bakabiliyor, birlikte geçtiğiniz sokaktan yeniden geçebiliyor, hatta bir gün onunla ilgili bir anıyı anlatırken güldüğünü fark ediyorsun. İnsan tam o anda iyileştiğini sanıyor.

Belki de iyileşmek zaten budur; unutmak değil, hatırladığında eskisi kadar canının yanmaması. Ama bazı geceler bütün ilerlemeni tek bir düşünce bozabiliyor. Yatağa uzanmış tavana bakarken birden: “Acaba o da beni hatırlıyor mu?” diye geçiriyorsun içinden.

İşte sevmenin gurura en ağır geldiği yer burası. Birinin seni çoktan unutmuş olabileceğini düşünürken, senin hâlâ onu bir cümlenin içinde taşıyor olman.

İnsan bunu kimseye anlatmak istemiyor. Çünkü gündüz başka birisin. Gülüyorsun, çalışıyorsun, insanlarla konuşuyorsun. Hatta belki hayatına başka insanlar giriyor. Dünya dışarıdan bakıldığında olması gerektiği gibi devam ediyor. Ama kalbin takvim kullanmıyor. Bazı vedaların üzerinden yıllar geçiyor, içindeki bir odada hâlâ dün gibi duruyorlar.

Ben sevgiyi hiçbir zaman yalnızca güzel şeylerden ibaret göremedim. Sevmek biraz da kaybetme ihtimalini göze almak galiba. Çünkü birine gerçekten yaklaştığın anda ona seni incitebilecek bir yer de gösteriyorsun. Kimseye açmadığın kapıları açıyor, kimseye anlatmadığın şeyleri anlatıyorsun. Sonra o insan giderse yalnızca kendisini götürmüyor; senin ona emanet ettiğin parçalarınla birlikte gidiyor. İşte insan geceleri biraz da o parçalarını arıyor.

Belki bu yüzden sevenler gece ölür... Kimsenin görmediği küçük ölümlerdir bunlar.

Bir mesaj yazıp göndermemek, eski bir fotoğrafın üzerinde birkaç saniye fazla kalmak, yıllar önce söylenmiş bir cümleyi yeniden hatırlamak, bir şarkıyı yarıda kapatmak, bir ismi telefon rehberinde görüp hiçbir şey yapmadan ekrana bakmak… Sonra sabah oluyor. Perdeden içeri biraz ışık giriyor, alarm çalıyor, hayat yine senden bir şeyler istiyor. Kalkıyor, yüzünü yıkıyor, üstünü giyiniyorsun. Ve kimse bilmiyor. Gece hangi anıyı gömdüğünü, hangi ihtimali yeniden yaşadığını, hangi insanla içinden sessizce vedalaştığını kimse bilmiyor.

İnsan sabahları kendini yeniden topluyor. Belki sevenlerin en büyük gücü de burada saklı. Her gece biraz eksiliyorlar ama her sabah yine hayata karışıyorlar. Ben artık bazı gecelerin geçmesini beklemiyorum.

Çünkü biliyorum ki; insan ne kadar kaçarsa kaçsın, kalbinin içinde yarım bıraktığı yere bir gün dönüyor. Belki yapılması gereken unutmaya çalışmak değil; hatırladığında kendinden bir şey kaybetmemeyi öğrenmek.

Sevdiğimiz herkes bizimle kalmayacak, biz de herkesin hayatında kalmayacağız.

Bazı hikâyelerin mutlu sonu olmayacak.

Bazı insanlar yalnızca bir dönemin içinde var olacak ve sonra hayatın başka taraflarına savrulacaklar.

Ama yine de insan sevdiği için pişman olmamalı diye düşünüyorum. Çünkü kaybetmek, yaşananı değersizleştirmiyor. Belki bazı insanlar bize kalmak için gelmiyor; bize hâlâ hissedebildiğimizi, hâlâ birine inanabildiğimizi, hâlâ bir kalbin içinde kendimize yer açabildiğimizi hatırlatıp gidiyorlar.

Geride ise gece kalıyor, insan kalıyor ve kimsenin bilmediği o sessiz hesaplaşma kalıyor.

Belki sevenler gerçekten gece ölür.

Ama sabah olduğunda, kalbinin bir yerinde küçücük de olsa hâlâ bir Ümit taşıyanlar yeniden doğar.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ümit Oklu Ümit Oklu, 1 Ağustos 1995 tarihinde Adana’da doğdu. Kamu personeli olarak aktif iş hayatını sürdürürken, hayatının merkezinde her zaman kelimeler, duygular ve insanın iç dünyasına duyduğu merak yer aldı. İnsanların içinde sakladığı duyguları, sustuğu cümleleri ve geceye bıraktığı düşünceleri yazıya dönüştüren Oklu; yazılarında modern insanın yalnızlığını, içsel kırılmalarını, umut arayışını ve kendini bulma çabasını sade ama derin bir anlatımla ele almaktadır. Melankolik ve sinematik bir üslubu benimseyen yazar, çoğu zaman sessizlikte büyüyen duygulara, insan ruhunun görünmeyen yaralarına ve insanın kendisiyle yüzleştiği anlara odaklanır. “Bir Ümit” ve “Bir Tesadüf” adlı eserleriyle edebiyat dünyasında yer alan Oklu için yazmak; bazen anlaşılmak, bazen susulan şeyleri duyurmak, bazen de insanın kendi kalbine bakabilmesidir.