ALMANYA TRENİ 39.CU BÖLÜM - GÜLFEM’İN EKMEK SÜRPRİZİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Gülfem’in yaramazlıkları bitmeyecekti. Bir gün eşarp… Bir gün ev… Bir gün kavurga… Şimdi de ekmek

9 Eylül 2026 - 20:38
 0  51
ALMANYA TRENİ 39.CU BÖLÜM - GÜLFEM’İN EKMEK SÜRPRİZİ

39.CU BÖLÜM - GÜLFEM’İN EKMEK SÜRPRİZİ

Şakire’nin hayatı, Memduh Almanya’ya gittikten sonra daha da ağırlaşmıştı.

Evde iki küçük çocuk vardı.

Bir yanda günlük işler…

Bir yanda çocukların bakımı…

Bir yanda evin ihtiyaçları…

Bir yanda da kışlık hazırlıklar…

Ama Şakire bütün bunların arasında en çok odun işine yetişmeye çalışıyordu.

Çünkü köyde odun demek yalnızca yakacak demek değildi.

Ocak demekti.

Sıcak yemek demekti.

Ekmek demekti.

Kışın soğuğuna karşı evin tek güvencesiydi.

Şakire bazen sabah erkenden eşeğini alır, dağın yolunu tutardı.

Dağda uygun ağaçları bulur, baltasıyla odunları kendi elleriyle keserdi.

Kimi zaman kalın dalları ayırır, kimi zaman kurumuş ağaçları toplardı.

Sonra bütün gücüyle odunları eşeğin sırtına yüklerdi.

Eşeğin iki yanına dengeli biçimde yerleştirir, iplerle sıkıca bağlardı.

Yük ağırlaştıkça Şakire’nin adımları yavaşlardı.

Ama durmazdı.

Dağın çukurunu, çanağını iyi bilirdi.

Hangi yamaçta kuru dal bulunur…

Hangi tarafta daha iyi odun çıkar…

Hangi yoldan eşek daha rahat iner…

Hepsini öğrenmişti.

Dağ artık onun için yabancı bir yer değildi.

Yıllardır gidip geldiği, emeğinin izlerini taşıyan bir yerdi.

O gün de Şakire erkenden hazırlandı.

Eşeğin iplerini kontrol etti.

Baltasını aldı.

Başına yazmasını bağladı.

Gülfem’e dönüp:

“Ben oduna gidiyorum.”

“Sen kardeşinin yanında dur.”

“Ben gelene kadar da uslu dur.”

Gülfem, her zamanki gibi masum bir yüzle annesine baktı.

“Tamam anne.”

Şakire kızının gözlerine birkaç saniye baktı.

Sonra:

“Bak Gülfem…”

“Bana yine bir iş çıkarma.”

Gülfem başını salladı.

“Çıkarmam.”

Şakire bu cevabı duyunca içinden bir “İnşallah” geçirdi.

Sonra eşeği alıp yola koyuldu.

Şakire’nin evden uzaklaşmasını bekleyen Gülfem, bir süre gerçekten uslu durdu.

Ama bu, onun için uzun sürmedi.

Bir müddet sonra dışarı çıktı.

Mahallede oynayan çocukları görünce gözleri parladı.

Birine seslendi.

Sonra diğerine…

Derken birkaç çocuk evin önünde toplandı.

Gülfem’in aklına bir fikir gelmişti.

Hem de kendisine göre harika bir fikir.

Çocuklara döndü.

“Annem oduna gitti.”

“Biz de ekmek yapalım.”

Çocuklardan biri şaşkınlıkla baktı.

“Ekmek mi?”

“Evet.”

“Annem gelene kadar ekmekleri yaparız.”

“Annem gelince de sürpriz yaparız.”

Çocukların hepsinin yüzü güldü.

Çünkü Gülfem’in anlattığı şey onlara çok eğlenceli gelmişti.

Hem oyun oynayacaklar…

Hem de gerçek ekmek yapacaklardı.

Gülfem ellerini beline koydu.

“Ben annemi izledim.”

“Nasıl yapılacağını biliyorum.”

Çocuklar ona inandılar.

Çünkü Gülfem öyle kararlı konuşuyordu ki sanki yıllardır ekmek yapıyordu.

Önce unu buldular.

Gülfem büyükçe bir leğen çıkardı.

Unu içine boşalttı.

Unun yarısı leğene girdi…

Diğer yarısı ise etrafa saçıldı.

Çocuklardan biri:

“Böyle mi olacak?”

diye sordu.

Gülfem:

“Olacak tabii.”

dedi.

Sonra su getirdiler.

Ama ne kadar su koyacaklarını kimse bilmiyordu.

Gülfem annesinin hamura su kattığını hatırlıyordu.

Ama annesinin suyu nasıl ayarladığını hatırlamıyordu.

Biraz su koydu.

Karıştırdı.

“Az oldu.”

Biraz daha koydu.

Karıştırdı.

“Biraz daha…”

Derken un, suyla iyice buluştu.

Ama ortaya çıkan şey ekmek hamurundan çok başka bir şeye benziyordu.

Çocuklar ellerini içine soktular.

Un her yere bulaştı.

Gülfem’in yüzü…

Saçları…

Elbisesi…

Çocukların elleri…

Her taraf bembeyaz olmuştu.

Ama kimsenin umurunda değildi.

Çünkü onlar büyük bir iş yapıyorlardı.

Ekmek yapıyorlardı!

Sıra ocağa gelmişti.

Gülfem birkaç odun buldu.

Çocuklarla birlikte onları ocağın yanına taşıdılar.

Sonra ateşi yakmaya çalıştılar.

Biraz uğraştıktan sonra ateş tutuştu.

Çocukların gözleri parladı.

Alevler yükselmeye başlayınca Gülfem biraz geri çekildi.

Ama hemen ardından tekrar yaklaştı.

“Şimdi sacı koyacağız.”

Sac yerleştirildi.

Gülfem kendinden emin bir şekilde başında durdu.

Sonra hamurun başına geçti.

Hamur ellerine yapışıyordu.

Gülfem bir türlü toparlayamıyordu.

Bir parça alıyor…

Elinden düşüyordu.

Tekrar alıyor…

Bu sefer başka tarafına yapışıyordu.

Çocuklardan biri gülmeye başladı.

Gülfem de güldü.

“Annem böyle yapmıyor ama.”

Sonra biraz daha un eklemeye çalıştı.

Ama ne kadar un koyması gerektiğini bilmiyordu.

Sonunda:

“Böyle de olur.”

dedi.

Çocuklar ekmek açmaya başladılar.

Ama açtıkları şeyler ekmeğe pek benzemiyordu.

Kimi yuvarlaktı.

Kimi yamuktu.

Kiminin ortası kalındı.

Kiminin kenarı incecikti.

Bir tanesi neredeyse üçgen olmuştu.

Gülfem ona baktı.

“Bu da özel ekmek.”

dedi.

Çocuklar kahkahayı bastı.

Gülfem ise çok ciddi bir iş yapıyormuş gibi sacın başında durdu.

Bir süre sonra ilk ekmeği sacın üzerine koydular.

Cızırdamaya başladı.

Çocuklar heyecanla etrafına toplandı.

Gülfem’in yüzünde büyük bir gurur vardı.

“Bakın!”

“Ekmek oluyor.”

Tam o sırada dağın yolunda Şakire görünmüştü.

Eşeğin üzerinde ağır bir odun yükü vardı.

Şakire yorgundu.

Eve yaklaştıkça çocuk sesleri duymaya başladı.

Bir an durdu.

“Bu çocuklar bizim evin önünde ne yapıyor?”

Sonra burnuna bir koku geldi.

Duman…

Yanık un…

Ve ateş kokusu…

Şakire’nin kaşları çatıldı.

Adımlarını hızlandırdı.

Evin önüne geldiğinde gördüğü manzara karşısında olduğu yerde kaldı.

Gülfem…

Mahallenin çocukları…

Açılmış hamurlar…

Yanan ateş…

Sac…

Ve her tarafa bulaşmış un…

Şakire birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Gülfem annesini görünce elindeki hamurla olduğu yerde kaldı.

Çocuklar da sustu.

Şakire yavaşça:

“Gülfem…”

dedi.

Gülfem başını kaldırdı.

“Efendim anne?”

Şakire etrafa baktı.

Sonra tekrar kızına döndü.

“Sen ne yaptın?”

Gülfem hemen gülümsedi.

“Anne…”

“Sana kolaylık olsun dedim.”

Şakire:

“Nasıl yani?”

Gülfem büyük bir ciddiyetle açıkladı:

“Sen gelince ekmek hazır olsun istedim.”

“Çocukları da çağırdım.”

“Hamuru yaptık.”

“Sonra ocağı yaktık.”

“Ekmek yapıyoruz.”

Şakire bir süre kızının yüzüne baktı.

Sonra leğene eğildi.

Hamura baktı.

Elini içine soktu.

Bir parça hamuru tuttu.

Çekti.

Hamur uzadı.

Biraz daha çekti.

Yine uzadı.

Şakire’nin yüzündeki ifade değişti.

“Bu ne böyle?”

Gülfem sessiz kaldı.

Şakire hamuru tekrar yoğurmaya başladı.

Hamur ellerine yapışıyordu.

Un azdı.

Su fazlaydı.

Hamur cıvık kalmıştı.

Şakire başını kaldırıp kızına baktı.

“Gülfem…”

“Sen bu hamura ne yaptın?”

Gülfem:

“Su koydum.”

“Ne kadar?”

Gülfem düşündü.

“Biraz…”

Şakire:

“Ne kadar biraz?”

Gülfem omuzlarını kaldırdı.

“Bilmiyorum.”

Şakire derin bir nefes aldı.

Şakire kızına kızdı.

Hem de epey kızdı.

“Ben sana ne dedim?”

“Ben gelene kadar uslu dur demedim mi?”

“Sen kalkmış çocukları toplamışsın.”

“Unu ortaya dökmüşsün.”

“Hamuru ziyan etmişsin.”

“Ocağı yakmışsın.”

“Ben şimdi bunların hepsini yeniden yapacağım.”

Gülfem başını eğdi.

“Ama anne…”

Şakire:

“Ama’sı yok.”

Gülfem yine de pes etmedi.

“Sana yardım etmek istemiştim.”

Şakire’nin sesi biraz yumuşadı.

“Biliyorum kızım.”

“Ama yardım etmek başka…”

“Bilmeden iş yapmak başka.”

Gülfem sustu.

Şakire leğendeki hamuru önüne çekti.

Biraz daha un ekledi.

Yoğurmaya başladı.

Hamur yavaş yavaş toparlanıyordu.

Şakire’nin elleri alışkındı.

Ne kadar un…

Ne kadar su…

Ne kadar yoğurmak gerektiğini biliyordu.

Bir süre sonra hamur istediği kıvama geldi.

Şakire kızına gösterdi.

“Bak.”

“Hamur böyle olacak.”

Gülfem dikkatle baktı.

Şakire devam etti:

“Senin yaptığın su gibiydi.”

Gülfem hafifçe gülümsedi.

Şakire de istemeden gülümsedi.

Ama hemen ciddileşti.

“Bir daha annenden habersiz böyle işlere kalkışma.”

Gülfem:

“Tamam anne.”

Şakire ekmekleri yeniden yapmaya koyuldu.

Gülfem de bir köşede oturup onu izledi.

Çocuklar da sessizce bekliyordu.

Bir süre sonra ilk düzgün ekmek sacın üzerine kondu.

Ekmek kabardı.

Kokusu etrafa yayıldı.

Gülfem’in gözleri parladı.

“Anne…”

“Şimdi güzel oldu mu?”

Şakire ekmeğe baktı.

“Şimdi oldu.”

Gülfem gururla gülümsedi.

“Ben de yardım ettim.”

Şakire kızına baktı.

“Evet.”

“Önce ortalığı karıştırdın.”

“Sonra da bana yeniden yaptırdın.”

Çocuklar gülmeye başladı.

Gülfem de güldü.

Şakire’nin yüzünde de hafif bir tebessüm oluştu.

Akşama doğru ekmekler pişmişti.

Şakire çocuklara sıcak ekmekten küçük parçalar verdi.

Gülfem de kendi yaptığı “özel ekmeğini” arıyordu.

Üçgen olanı buldu.

Elinde tuttu.

Sonra annesine gösterdi.

“Bak anne.”

“Bu benim yaptığım.”

Şakire ekmeğe baktı.

“Belli oluyor.”

Gülfem kahkahayla güldü.

O gün Gülfem bir şey daha öğrenmişti.

Annesine yardım etmek güzel bir şeydi.

Ama yardım etmek için önce ne yaptığını bilmek gerekiyordu.

Şakire ise o gün yine aynı şeyi anlamıştı:

Gülfem’in yaramazlıkları bitmeyecekti.

Bir gün eşarp…

Bir gün ev…

Bir gün kavurga…

Şimdi de ekmek…

Her defasında Şakire’nin karşısına yeni bir macera çıkıyordu.

Ama bütün kızgınlıklarının altında bir gerçek vardı.

Gülfem’in kalbi kötü değildi.

O yalnızca meraklıydı.

Her şeyi kendi başına denemek istiyordu.

Annesine yardım etmek istiyor…

Ama çocuk aklıyla bunu nasıl yapacağını bilemiyordu.

Şakire akşam ateşin başında kızına bakarken içinden:

“Allah seni iyi insan eylesin kızım…”

diye geçirdi.

“Yaramazlığın çok…”

“Ama kalbin güzel olsun.”

Gülfem ise annesinin yanına sokulmuş, sıcak ekmeğini yerken hiçbir şey düşünmüyordu.

Onun için o gün yalnızca bir oyun daha oynanmıştı.

Fakat yıllar sonra o günü hatırladığında herkes gülecekti.

Çünkü Şakire’nin oduna gittiği gün…

Gülfem’in mahalle çocuklarını toplayıp…

“Annem gelene kadar ekmek yapalım.”

dediği o gün…

Ailenin hafızasında kalacak en tatlı yaramazlıklardan biri olacaktı.

Devam edecek…

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.