DAR GELMİŞ İKİ KITA

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İki alyans, batan güneşin son kızıllığında yan yana ama birbirine değmeden duruyordu.

23 Ekim 2026 - 04:42
23 Ekim 2026 - 04:42 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 0  1
DAR GELMİŞ İKİ KITA

DAR GELMİŞ İKİ KITA

Güneş, Boğaz’ın sularına devasa bir bakır tepsi gibi batıyor, eriyen kızıllık Yeniköy’deki eski ahşap yalının yüksek tavanlı salonuna doluyordu. Duvarlardaki oryantalist tablolardan süzülen gölgeler, ceviz kaplama mobilyaların üzerine sanki asırlık bir toz gibi seriliyordu. Odada, demlenmiş ıhlamur ve eskimiş kâğıt kokusuna karışan ağır, sancılı bir ıssızlık vardı.

Selin, geniş pencerenin önündeki kadife sedirde oturmuş, parmaklarının arasında tuttuğu porselen fincanın kenarlarını okşarken dışarıda Akıntıburnu’na doğru süzülen yük gemilerinin düdük sesleri, semtin dar sokaklarında yankılanıp kayboluyordu. Birkaç adım ötesinde, kütüphanenin ahşap kokulu gölgesinde oturan Mert’in parmağındaki alyans ise batan güneşin son ışığını yakalayıp cılız bir parıltıyla parlıyordu. Ancak o halkanın taşıdığı anlam, artık ikisi için de aynı ağırlıkta değildi.

Aylardır aralarında büyüyen, adı konmamış ama her bakışta varlığını hissettiren o gölge, en sonunda masanın ortasına bırakılmıştı.

“Mert, bizim için bir açık evlilik çözümü olabilir mi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.” dedi Selin. Sesi bir fısıltı kadar yumuşaktı ama yalının gıcırdayan tahtalarında yankılanacak kadar net çıktı. “Ben seni sevmekten vazgeçmedim. Bu ev, bu bağ, senin şu ellerin... Bunlar benim sığınağım. Ama insan sadece sığınakta yaşayabilir mi? Dışarıda hayat var, keşfedilmeyi bekleyen yollar var. Bir açık evlilik yaşasak, birbirimize dürüst kalıp dışarıdaki dünyalara da alan açsak. Başka bir insanın gözlerinde kendimin hiç bilmediğim bir yüzünü görmek, bu çatıya ihanet etmek mi demek?”

Mert elindeki kitabı yavaşça sehpanın üzerine bırakırken yüzünde nesillerdir bu topraklarda birikmiş o derin, kadim yorgunluk vardı. Dedelerinin, babalarının, bu kıyılarda yaşamış insanların öğretilmiş ahlakı; kanına işleyen o sarsılmaz “namus” ve “mülkiyet” duygusu, zihninin odalarında sert rüzgârlar estiriyordu.

“Buna hangi süslü kelimeyi bulursan bul, Selin,” dedi Mert. Sesi derinden, adeta toprağın altından geliyordu. “Biz Batı’nın romanlarında yaşamıyoruz. Sen ‘açık evlilik’ diyorsun, ‘özgürlük’ diyorsun, ‘kendini keşfetmek’ diyorsun. Ama bu coğrafyada adanmamış bir aşk, yarım kalmış bir aşktır. Ben seni başkasıyla paylaşacak kadar ‘geniş’ bir yüreğe sahip değilim. Birbirimizin gözünün içine bakarken araya başkalarının gölgesi girecekse bu sessiz ahşap duvarlar bile utancından sarsılır.”

Selin gözlerini kapatıp başını geriye yasladı. Mert’in haklılığını, bu toprağın hamurundaki o kırılması imkânsız sertliği hissedebiliyordu. Bu bir anlaşmazlık değildi; iki farklı evrenin, iki farklı değer dünyasının çarpışmasıydı. Bir yanda bireysel arzuların ve sınırsızlığın peşindeki modern bir arayış, diğer yanda asırlık geleneklerin, mahremiyetin ve sadakatin sarsılmaz kalesi.

“Yani senin için rıza bile olsa açık evlilik sadece bir aldatma mı?” diye sordu Selin, gözlerini açmadan.

Mert ayağa kalkıp derin bir nefes alarak Selin’in yanına yürüdü. Pencereden dışarı, Boğaz’ın kararan sularına ve yavaş yavaş yanan sokak lambalarına baktı.

“Rıza, bir lekeyi temizlemez, Selin,” dedi Mert, elini Selin’in omzuna hafifçe koyarak. “Sadece lekeyi ikimizin birden kabullendiğini gösterir. Ben seninle bir ömrü bölüşmek istedim; bedenimizi ve ruhumuzu parçalara ayırıp başkalarına ikram etmek değil. Sadakat, bir hapishane duvarı değildir; dışarıdaki kargaşadan koruyan tek kaledir.”

Salona ağır bir sessizlik çökmüştü. Selin gözlerini açtığında Mert’in gözlerindeki o kırılmaz, eğilmez çizgiyi gördü. O an ikisi de çok önemli bir gerçeği kavramıştı. Açık evlilik dedikleri şey ne Mert’in vicdanına ve ahlak anlayışına sığacaktı ne de Selin’in içindeki o yeni arayışları dindirecekti. Zoraki bir uzlaşma, sadece birbirlerini yavaş yavaş zehirleyen bir tiyatroya dönüşecekti.

“O zaman bu çatının altında yapabileceğimiz tek bir dürüst şey kalıyor, Mert,” dedi Selin. “Birbirimizi kendi ahlakımıza, kendi arzularımıza uydurmak için kırıp dökmek yerine birbirimizi serbest bırakmak.”

Mert derin bir nefes alırken içindeki o geleneksel adam, bu cümlenin ağırlığı karşısında bir an sarsılsa da gururundan ve ilkelerinden taviz vermeyen o sarsılmaz tarafı öne çıktı.

“Evet,” dedi Mert, başını ağır ama kararlı bir şekilde sallayarak. “Ruhumuzu ve evliliğimizi yozlaştırıp ‘rızaya dayalı’ yalanların arkasına saklanarak yaşamaktansa helalleşip kendi yollarımıza gitmek en doğrusu. Ben senin bu yolculuğuna eşlik edemem, Selin. Ama sana, bu topraklara ait olmadığını hissettiğin o sınırları zorlaman için engel de olmam.”

Mert alyansını çıkarıp masanın üzerine yavaşça bıraktı. Metalin ahşap masaya dokunurken çıkardığı o hafif ses, on iki yıllık bir masalın son noktasıydı. Mert yüzüğü masanın ortasına bırakırken Selin de parmağındaki ince altın halkayı çıkarıp yanına koydu. İki alyans, batan güneşin son kızıllığında yan yana ama birbirine değmeden duruyordu.

O gece tek bir kırıcı söz söylenmeden bitti. Kendi ahlaki değerlerine, inançlarına ve arzularına sadık kalmayı seçerek evliliklerini sonlandırdılar. Mert, doğup büyüdüğü değerlerin ve sadakatin kalesinde kalmayı seçmişti; Selin ise sınırlarını bilmediği o belirsiz özgürlüğe doğru yola çıkıyordu.

Ertesi sabah Boğaz’da güneş yeniden doğarken yalının kapısı yavaşça kapandı. İkisi de bir açık evliliğin gölgesinde birbirini çürütmek yerine dürüstçe ayrılmayı ve kendi hayatlarının sorumluluğunu taşımayı seçmiş iki mağrur insan olarak farklı yönlere yürüdüler.

DİLEK SARIKAYA

Menajer: İlayda Can ve Dilara Sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow