SENTETİK ÇAĞDA RUHİ KARANTİNA: NOSTALJİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Nostalji, geçmişe duyulan özlemden ibaret midir, yoksa insanın bugünün karmaşasından uzaklaşmak için sığındığı bir ruhsal alan mı? Sentetik çağın belirsizlikleri içinde geçmişe yönelen insan, kontrolü yeniden eline almaya ve kendine ait olanı korumaya çalışıyor. Peki nostalji, geçmişle bağ kurmanın bir yolu mu, yoksa bugünden uzaklaşmanın bir biçimi mi?

6 Kasım 2026 - 05:18
6 Kasım 2026 - 05:18 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  3
SENTETİK ÇAĞDA RUHİ KARANTİNA: NOSTALJİ

SENTETİK ÇAĞDA RUHİ KARANTİNA: NOSTALJİ

“Kintsugi sanatında, kırılan seramiklerin altınla birleştirilmesi gibi, hafıza da geçmişin eksik, kırık veya acı noktalarını nostaljik bir örtüyle yaldızlıyor olabilir mi, Mehmet Bey?” diye sordu.

“Yani aslında nostalji, normal şartlarda insanı rahatlatan, aidiyet duygusunu pekiştiren tatlı-hüzünlü bir duyguyken sizde şimdiki zamandan tamamen kopmanıza yol açacak kadar yoğun bir kaçışa dönüşmüş olarak gözlemliyorum.” diye ekledi.

Yani tabii, “Hafızanız cızırtılı bir frekansta takılı kalmış.” demesi ruh sağlığı hizmetlerinde pek şık bir jargon oluşturmazdı. Hâliyle de sürekli geçmişi estetikleştirdiğimi ve rasyonalize etme savunma mekanizması geliştirdiğimi söyler dururdu seanslarımızda.

Ben de ona bir gün dedim ki... Ah, özür dilerim, sizlere Psikolojik Danışmanım Özlem Hanım’ı takdim etmeliydim, değil mi, önce? DSM-5’te yeri var mıdır bilmem ama antetli kâğıdının notlarına beni geçmişperest, eskici ruhlu, mükerrer nostalji bağımlısı olmakla ilgili tanı sıfatları yazdığına eminim.

Ama zeki bir kadın, parçaları çok iyi bağlıyor birbirine. Bana ikinci seansta dedi ki: “Psikolojik danışman arayış sürecinizden bahsedebilir misiniz, Mehmet Bey? Adımın ‘Özlem’ olması, nostaljik biri için sadece tesadüf mü, yoksa aradığınız şeyin adı mı?”

“Ne alakası var?” dedim. “Ne alakası var?” otomatik cevabının psikolojik çözümlemesini yapmak onun için çok zor olmasa gerek!

Sonra yine bir gün dedi ki: “Bakın, Mehmet Bey. Buradaki asıl mesele nostalji değil. Sizin içselleştirilmiş özerklik kaybınız. Psikolojide biz buna ‘dışsal denetim odağı’ ve erken dönem ‘içyansıtım mekanizması’ diyoruz. Yani çocuklukta, aile veya çevre gibi dış otorite figürlerinin seslerini, beklentilerini ve yargılarını o kadar koşulsuz bir şekilde özümsemişsiniz ki kendi özgün benliğinizin sesi ile başkalarının size dikte ettiği anlatıları ayırt etmekte zorlanabiliyorsunuz.”

Laf aramızda, şu süslü terimlerini biraz azaltsa, yani mesela dese ki “Radyodan 90'lar Türkçe pop kasede şarkı kaydederken şarkının tam başında spikerin sesi araya girmiş, siz o cızırtıyı ömür boyu ana melodiniz sanmışsınız.” Vallahi de billahi de ben konuyu daha iyi anlarım.

Ama bir taraftan da hiç bitmesin istiyorum seans sürem. İstiyorum ki muhabbetimiz, torpido gözünde güneşte unutulup şeridi birbirine yapışmış o arabesk kaseti gibi uzayıp gitsin.

“Ama bu nostaljiden ördüğünüz koza sizi zamanın dışına itiyor, Mehmet Bey.” dedi. “Kozanın içinde kalmak emniyetli olabilir ama bir süre sonra orada havasız kalacaksınız. Gelecek tekinsizdir; seçimler, sorumluluklar ve riskler barındırır. Geçmiş ise sizin hafızanızın kontrolündedir. Bu sebepler sizi kozanın içinde tutuyor olabilir mi?”

Evet, anlıyorum. Özlem Hanım nostaljiyi bir kaçış değil, insanın kendi yaralarını sarmak için geçmişi zihninde yeniden kurgulaması olarak görüyor. Ya bakın, hocamın vallahi ilmine bilimine saygım sonsuz; lakin ben sadece seviyorum ya bu geçmişi, ruhumla eşleşiyor o dönemler. Bırakın beni, ajandamın hep üst tarih köşesine 90'lar atayım. Hem bu semptom, sendrom, teşhis koyma hevesi neden? “Peki, sizin var mı kendinizin bu mesleki deformasyonlarınıza yönelik çıkarımlarınız, her duygunun altına bir mercekle bakma merakınız?” diyemedim tabii hiç böyle Özlem Hanım’a. Bu çıkışımı böyle paldır küldür “savunma mekanizması” klasörüne kaldırıverirdi hemen. Neyse…

Elindeki tükenmez kalemle benim çocukluğuma, kaygılarıma ve kaçışlarıma resmî teşhisler yazıyor ya hani, bir de şu açıdan düşünün rica ediyorum: Ben bir kaseti tükenmez kalemle geri sarıp en baştan defalarca dinlediğimde sebebi ne olabilir? 90'larda olsak “Şarkıyı çok sevmiş, bir daha dinlemek istiyor.” diye düşünürdük… Pürüzüyle, cızırtısıyla, bandın ek yerindeki o minik atlamasıyla... Eee, tamam işte, ben de o dönemi çok sevdim. Defalarca geri sarıp yaşamak istiyor olmamın nesi absürt, nesi norm dışı, nesi anormal?

Ama bir gün ne oldu, biliyor musunuz? Kaçıncı seanstı, hatırlamıyorum. Ağzımdan “Ben bugün sadece geçmişimi değil, geçmişteyken hayal ettiğim ama asla gerçekleşmeyen o parlak geleceği özlüyorum. Kabul edelim, Özlem Hanım, yaşadığımız dijital çağ o hayaller kadar büyüleyici olmadı.” dedim. Psikolojik danışmanımın yüz ifadesinden “Dedim Mehmet, sen bugün çok büyük farkındalık geliştirdin herhalde.” dediğini anladım.

Gözlerimi ofisin penceresinden dışarı, piksellerin hüküm sürdüğü o gri zamana çevirdim. Artık farkındaydım; bizim anılarımız bile sararmıyordu, piksellerine ayrılıyordu. Aslında Özlem Hanım haklıydı, ben geçmişe sığınıyordum. Şimdinin soğukluğundan korunmak için zihnime ördüğüm yaldızlı bir kozaydı bu nostalji sevdası.

Ama bildiğim tek bir şey varsa o da “Sentetik Çağ”da, o cızırtılı kasetin bıraktığı boşlukta yaşamaya devam eden tek şeyin kalbim olduğuydu. Siz buna “gerçeklikten kaçış” diyorsunuz, Özlem Hanım; bense “ruhi bir karantina”.

Bir zamanlar mülkiyet fizikseldi ve ona dokunulurdu. Bir plağın kabına, bir mektubun kâğıdına, bir fotoğrafın sararmış kenarına dokunabilirdiniz. İnsanlar birbirinin hayatına dokunmuyor artık, Özlem Hanım; sadece parmak ucuyla “kaydırıp” geçiyor. Peki, siz bundan ruhunuzu nasıl koruyabiliyorsunuz? Bunu öğretin o zaman bana!

Bu çağın insanı hatıra biriktirmiyor, veri depoluyor. Bir anın tadını çıkarmak yerine onu dijital bir çöplüğe kaydetme telaşında. Herkes filtrelenmiş mükemmelliklerin arkasına saklanıyor. Yalnız kalplerinde sessizlikten korktukları için her yeri bildirim sesleriyle dolduruyorlar.

Evet, ben hâlâ evimde takvim yaprağı koparıyorum, geçmişin şarkısında nerede cızırtı gireceğini biliyorum, sevdiğim şarkı radyoda denk gelsin istiyorum. 36 pozluk bir filmi tab ettirirken zarfı açtığım o ilk anın büyüsünü binlerce fotoğraflı dijital albümlerde bulamıyorum. Sokak lambaları yanınca eve çağıran anneyi dinleyen çocuklar görmek istiyorum, atari kasetindeki üflenerek temizlenen o tozlu hatıraları arıyorum.

“Özlem Hanım, bir dahaki seansta bana ruhumu nasıl koruyabileceğimi öğretin.” dedim sesim titreyerek…

Kliniğin kapısından çıktığımda Sentetik Çağ'ın o soğuk, akışkan ve aceleci kalabalığı yeniden üzerime devrildi. Herkes bir yerlere yetişme telaşıyla yanımdan kayıp giderken ben de evime varıp hepsini eşikte bırakmak için adımlarımı hızlandırdım.

Dantelli sehpamda yarısı çözülmüş gazetedeki bulmacama kalemimi uzattım. Soldan sağa, 6 harfli bir soru baktı bana: “Hiç ulaşamayacağını bildiğin hâlde sığındığın o yer.” Yukarıdan aşağıya, 5 harf: “Ulaşılmak istendikçe uzaklaşan zamanın kalpte bıraktığı sızı.”

Özlem Hanım’ın o odadaki sakin, çözümleyici sesi zihnimin odalarında yeniden çınladı: “Aradığınız şeyin adı mı?” Elim hiç tereddüt etmeden harfleri kendiliğinden yan yana dizdi: Ö - Z - L - E - M

ÖZLEM YEDİPARMAK

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

ÖZLEM YEDİPARMAK 1988 Zonguldak doğumludur. 2010 Marmara Universitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezundur. Safranbolu'da bir Ortaokulunda Rehber Öğretmen olarak görev yapmaktadır.