PUSLU KITALAR ATLASI: İnsan Kendi Düşünün Neresinde Durur?

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, düş ile gerçek arasındaki sınırları belirsizleştirirken insanın kendine ve dünyaya ilişkin kabullerini sorguluyor. Uzun İhsan Efendi’den Bünyamin’e, Rendekâr’dan Arap İhsan’a uzanan karakterler üzerinden romanın felsefi derinliğini, kendine özgü anlatım dilini ve gizemli dünyasını inceliyoruz.

13 Ekim 2026 - 14:17
13 Ekim 2026 - 14:17 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 0  5
PUSLU KITALAR ATLASI: İnsan Kendi Düşünün Neresinde Durur?

Bir yazardan fazlası: İhsan Oktay Anar

Bazı yazarlar bir kapı açar, içeri girersiniz. İhsan Oktay Anar ise kapıyı açtıktan sonra sizi bir aynanın karşısında bırakır. İçeri girdiğinizi sanırken kendinize bakmaya başlarsınız. Üstelik aynadaki görüntünün size ait olduğundan bile emin olamayabilirsiniz.

1960 yılında Yozgat’ta doğan Anar, felsefe eğitimi aldı ve uzun yıllar akademisyen olarak çalıştı. İlk romanı Puslu Kıtalar Atlası, 1995’te yayımlandı. Felsefeye duyduğu ilgi, romanın düşünsel dokusunda kendini hissettirir. Ancak Anar, okurunun karşısına kavramları sıralayan bir düşünür gibi çıkmaz. Onun yöntemi daha farklıdır: Bir hikâye anlatır, sonra hikâyenin altındaki zemini usulca oynatır.

Onun kurduğu dünyada geçmiş, tozlu bir müze değildir. Sokakları, insanları, tuhaflıkları ve sırlarıyla yaşayan bir yerdir. Gerçekle hayal yan yana yürür; hangisinin diğerine yol gösterdiğini anlamaksa okura kalır.

Puslu bir haritada yol aramak

Bir atlas, insanın bilmediği yerlere ulaşma isteğinden doğar. Peki ya harita pusluysa? Yollar birbirine karışıyor, işaretler kesinlik taşımıyor ve varılan yer başlangıç noktasından daha fazla soru doğuruyorsa ne olur?

Puslu Kıtalar Atlası tam da böyle bir yerde durur. Romanın adı, daha ilk adımda okurun önüne bir çelişki koyar: Dünyayı tanımak için elimize aldığımız araç, dünyayı bütün açıklığıyla göstermeyebilir.

Anar’ın asıl oyunu burada başlar. Gerçekliği hazır bir bilgi olarak sunmaz; onun nasıl kurulduğunu düşündürür.

Gördüğümüz şeylerin doğruluğundan ne kadar eminiz? 

Hatırladıklarımız yaşadıklarımızın kendisi midir, yoksa zihnimizin yeniden düzenlediği bir hikâye mi?

İnsan, kendi düşüncelerinin sınırlarını görebilir mi?

Roman bu sorulara birer cevap yetiştirme telaşına düşmez. Soruları karakterlerin hayatına bırakır ve onların peşinden gitmemizi ister.

Uzun İhsan Efendi: Dünyayı düşünerek yaşamak

Uzun İhsan Efendi, romanın düşünsel merkezinde durur. Onun dünyasında merak, bir şeyin nasıl olduğunu öğrenmekle sınırlı değildir. Varlığın kendisini anlamaya yönelir. Düş ile gerçek arasındaki çizgi belirsizleştiğinde, insanın kendisi hakkındaki bilgisi de sarsılır.

Uzun İhsan Efendi’yi yalnızca hayal kuran bir baba olarak okumak, karakterin taşıdığı soruları eksik bırakır. O, bilmenin sınırlarına yaklaşmaya çalışan insandır. Fakat bilgi arayışı onu kesinliğe ulaştırmak yerine yeni ihtimallerle karşılaştırır.

İnsanın tuhaf bir çelişkisi vardır: Bilmediği şeyleri öğrenmek ister, öğrendikçe bilmediklerinin çoğaldığını görür. Uzun İhsan Efendi’nin düşünsel yolculuğu bu çelişkinin çevresinde şekillenir.

Bünyamin: Düşüncenin dışındaki hayat

Bünyamin, babasının düşüncelerle açtığı dünyanın içinde yaşamaya çalışan kişidir. Uzun İhsan Efendi’nin zihninde büyüyen sorular, Bünyamin’in karşısına yaşanacak olaylar olarak çıkar. Birinin anlamaya çalıştığı şeyi diğeri deneyimlemek zorundadır.

Bu ayrım romanın önemli damarlarından birini oluşturur. Hayat, insanın zihninde kurduğu plana her zaman uymaz. Bazen neyle karşılaşacağını bilmeden yola çıkarsın; başına gelenler, yolculuğa çıkarken kim olduğunu sandığını değiştirir.

Bünyamin’in hikâyesi bu bakımdan bir maceranın ötesine geçer. İnsan kendi hayatını ne kadar yönetebilir? Seçim yaptığını düşündüğünde, kararını etkileyen koşulların ne kadar farkındadır?

Anar, bu soruları teorik açıklamalarla ağırlaştırmaz. Onları olayların içine yerleştirir. Okur, karakterin başına ne geleceğini merak ederken kendi hayatına ilişkin sorularla da karşılaşır.

Rendekâr: Kuşkunun kapısını aralamak

Romanın Rendekâr karakteri, René Descartes’a yapılan göndermeyle düşünsel bir anlam kazanır. Descartes’ın kuşku üzerinden bilgiye ulaşma arayışı, Puslu Kıtalar Atlası’nın gerçeklik meselesiyle yan yana okunabilir.

Kuşku, burada her şeyi reddetmek anlamına gelmez. İnsan, doğru bildiklerini yeniden gözden geçirmeden neyi gerçekten bildiğini anlayabilir mi? Alışkanlıkla kabul edilen bir düşünce, sorgulandığında aynı sağlamlıkta kalır mı?

Anar, felsefeyi romanın dışına çıkarıp ayrı bir ders hâlinde sunmaz. Düşünsel göndermeleri kurmacanın içine yerleştirir; mizahı ve şaşırtıcı anlatımı da bu yapının bir parçası hâline getirir. Böylece okur hem düşüncenin peşine düşer hem de anlatının oyununa katılır.

Ebrehe ve Yedinci Mazi: Hikâyenin karanlık ve eski izleri

Ebrehe, romanın insan davranışlarına ilişkin daha karanlık sorularını gündeme getirir. İsteklerimizin peşinden giderken kendimize hangi sınırları koyarız? Bir şeyi elde etme arzusu, dünyayı ve başkalarını algılama biçimimizi nasıl değiştirir?

Ebrehe’yi yalnızca iyi ya da kötü sıfatlarıyla açıklamak, karakteri dar bir alana sıkıştırır. Onun anlatıdaki yerini, diğer karakterlerle ilişkileri ve olayların gelişimindeki işlevi üzerinden değerlendirmek gerekir.

Yedinci Mazi ise romanın çok katmanlı karakter dünyasının bir başka parçasıdır. Adı, geçmişe ve belleğe ilişkin çağrışımlar uyandırır. Fakat bir karakterin adından hareketle ona kesin bir simgesel anlam yüklemek yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, anlatıda ne yaptığı ve diğer karakterlerle nasıl bir ilişki kurduğudur. Romanın bu yönü, okuru karakterleri yalnızca isimleriyle değil, hikâyenin bütünü içindeki yerleriyle değerlendirmeye çağırır.

Arap İhsan: Düşüncenin arasından geçen macera

Arap İhsan, romanın hareketli dünyasına farklı bir enerji taşır. Onun varlığıyla anlatı, düşüncelerin içinde durup kalan bir yapıya dönüşmez. Olaylar ilerler, yollar açılır, beklenmedik karşılaşmalar yaşanır.

Arap İhsan ile Uzun İhsan Efendi arasındaki ayrım, romanın iki farklı dünyasını yan yana getirir: Birinde düşünce ve düş kurma, diğerinde hareket ve deneyim öne çıkar. Bünyamin’in yolculuğu da bu iki alanın arasında anlam kazanır.

Anar’ın mizahı burada özellikle önemlidir. Karakterler yalnızca felsefi soruların taşıyıcısı değildir; kendi tuhaflıkları, davranışları ve karşılaşmalarıyla yaşayan kurmaca kişilerdir. Bu sayede roman, düşünsel derinliğini korurken okurun macera duygusunu da canlı tutar.

Romanın asıl marifeti: Cevap vermeden düşündürmek

Puslu Kıtalar Atlası’nı farklı kılan, birden fazla anlatı biçimini aynı dünyada buluşturmasıdır. Tarihsel atmosfer, fantastik olaylar, eski sözcükler, mizah ve felsefi sorular birbirinden kopuk parçalar olarak kalmaz. Hepsi, okurun gerçeklik duygusunu değiştiren anlatının içinde yer alır.

Anar’ın dili de bu dünyanın kurulmasında belirleyicidir. Eski kelimeler ve ayrıntılı anlatım, yalnızca geçmişin havasını vermek için kullanılmaz. Bazen anlatının ritmini yavaşlatır, bazen beklenmedik bir ayrıntıyla okurun dikkatini başka yöne çeker. Mizah ise ağırlaşabilecek düşüncelerin arasına girerek anlatıya nefes aldırır.

Elbette bu anlatım her okur için kolay değildir. Ayrıntılar arasında kaybolmadan ilerlemek, karakterler arasındaki ilişkileri takip etmek ve bazı soruların cevapsız kalmasına izin vermek gerekir. Romanın bütün katmanları ilk okumada açılmayabilir.

Fakat belki de kitabın doğası budur. Bir atlasın bütün yollarını ilk bakışta göremeyiz.

Sis dağıldığında ne kalır?

Puslu Kıtalar Atlası, okuruna dünyayı açıklayan kesin bir harita sunmaz. Onun yerine bildiklerimizi, inandıklarımızı ve gerçek kabul ettiklerimizi yeniden düşünmeye çağırır.

Uzun İhsan Efendi’nin düşünceleri, Bünyamin’in yaşadıkları, Rendekâr’ın felsefi çağrışımları, Ebrehe’nin çatışmaları, Yedinci Mazi’nin anlatıdaki yeri ve Arap İhsan’ın maceraları aynı sorunun çevresinde buluşur: İnsan, içinde yaşadığı dünyayı ne kadar tanıyabilir?

Belki de romanın bıraktığı en kalıcı iz, her şeyin açıklanabileceği düşüncesini bir kenara bırakmasıdır. Bazen bir sorunun peşinden gitmek, cevabına ulaşmaktan daha uzun sürer. İnsan, yol boyunca kendi düşüncelerini de tanımaya başlar.

Kitap bittiğinde atlas elimizden düşer; fakat sis bütünüyle dağılmaz. Bu kez önümüzdeki yolları değil, o yollara bakarken ne gördüğümüzü düşünürüz.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun Bazı hikâyelerde suç, görünen yerde başlamaz. Ben de hikâyelerimi çoğu zaman bir cinayetten, kaybolan bir izden ya da cevabı olmayan bir sorudan yola çıkarak kuruyorum. Polisiye ve gerilim yazıyorum; karakterlerin sakladıklarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve gerçeğin ortaya çıkmadan önce geçtiği yolları anlatmayı seviyorum. Bazen bir ayrıntı bütün hikâyeyi değiştirir. Bazen en sessiz karakter, en çok şeyi bilir. Arada gündelik hayata ve gündeme dair yazılar da yazıyorum. Ama burada çoğunlukla suçun gölgesinde dolaşan hikâyeler var. Kapıyı araladım. İçeride ne olduğunu öğrenmek için ilk sayfayı çevirmeniz yeterli.