SİYAH VE BEYAZ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Gölün üzerindeki iki varlık yavaşça birbirine yaklaşmaya başladı.

28 Haziran 2026 - 11:53
28 Haziran 2026 - 11:53 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 1  30
SİYAH  VE  BEYAZ

SİYAH VE BEYAZ 

Gökyüzü sanki iki büyük varlığın sessiz konuşmasına dönüşmüştü. Ufuk çizgisinin bir yanı hâlâ günün son ışıklarını taşıyor, solgun altın renkleriyle titriyordu; diğer yanıysa derin, kadifemsi bir karanlığın içinde yavaşça kayboluyordu. O an dünyaya uzaktan bakan biri olsaydı, evrenin tam ortasında duran dev nefes alışverişini görürdü. Bir yanda ışığın verdiği sıcaklık, diğer yanda karanlığın sakladığı sonsuzluk. Küçük bir kasabada yaşayan Seda, çocukluğundan beri geceleri uyuyamazdı. İnsanların korktuğu karanlığı o hep dinlerdi. Çünkü ona göre gece sessiz değildi yalnızca insanların duyamadığı bir dil konuşuyordu. Büyükannesi bir zamanlar ona “Beyaz ve siyah düşman değildir yavrum. Biri göğün nefesi, diğeri yerin kalbidir” demişti. Seda o sözü yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Kasabanın hemen dışında eski bir göl vardı. Halk arasında adına “Aynasız Göl” derlerdi. Çünkü suyu o kadar koyuydu ki gökyüzünü bile yansıtmazdı. İnsanlar oradan uzak durur, geceleri gölün çevresinde dolaşanın aklını kaybedeceğine inanırlardı. Ama Seda her dolunay gecesi oraya giderdi. Bir gece yine göl kıyısına oturduğunda Ay gökyüzünde bembeyaz bir yara gibi parlıyor, gölün üstüne gümüş renkli ışık serpiyordu. Seda avuçlarını suya yaklaştırdı. Su soğuktu ama garip biçimde canlı gibiydi.Tam o sırada gölün yüzeyi dalgalandı.Önce beyaz bir ışık yükseldi sudan. Yumuşak, sıcak ve göz kamaştırmayan bir parıltı; sanki insanın içine dokunan bir gün doğumu gibi. Ardından gölün diğer yanından siyah bir siluet çıktı. Ama bu sıradan bir karanlık değildi. Daha çok yıldızsız bir gecenin huzuru gibiydi; derin, sessiz ve sonsuz. İki varlık gölün üstünde karşı karşıya durdu. Beyaz olan konuştu önce. “İnsanlar beni hep iyi sandı.” Sesi rüzgârın buğday tarlalarına değmesi gibiydi. Siyah olan ise “Beni de kötü.” Onun sesi ise mağaraların içindeki yankılar kadar derin geliyordu. Seda korkmamıştı. Çünkü ikisinin arasında düşmanlık yoktu. Sadece tamamlanmışlık vardı. Beyaz olan avucunu açtı. İçinden ince ışık parçaları döküldü. O ışıklar havaya yükselirken çiçekler açtı, kuru dallar yeşerdi, göl kıyısındaki taşlar bile sıcak bir renge büründü. “Ben veririm,” dedi beyaz olan. “Işığı dağıtırım. İçimde olanı paylaşırım. Bu yüzden parlarım.” Sonra siyah olan elini uzattı. Etrafındaki ışıklar yavaşça onun içine çekilmeye başladı. İçeri girdikçe daha derin, daha gizemli bir hale dönüştüler. Göl kararırken daha büyülü görünmeye başladı. “Ben alırım,” dedi siyah olan. “Toplarım. Saklarım. Dönüştürürüm. İnsanlar bilinmezlikten korktuğu için benden korkar.” Seda gözlerini ikisinden ayıramıyordu. “Peki hanginiz daha güçlüsünüz?” diye sordu sonunda. İki varlık aynı anda ona bakarak aynı anda cevap verdiler. “Birbirimiz olmadan hiçbirimiz.” O anda gökyüzünde bulutlar ayrıldı. Ayın ışığı göle vururken Seda suyun içinde bir şey gördü. Siyah göl, aslında her şeyi içinde taşıyordu. Yıldızları, ayı, geceyi, hatta beyaz ışığın kendisini bile. Ve beyaz ışık da karanlığın içinde daha parlak görünüyordu. Seda’nın içine ansızın bir fark ediş yayıldı. İnsan ruhu da böyleydi. İnsan yalnızca ışıktan oluşsaydı hiçbir derinliği olmazdı. Acıyı bilmeyen biri sevgiyi gerçekten anlayamazdı. Kaybolmamış biri yolu bulmanın huzurunu hissedemezdi. Karanlık insanın düşmanı değildi bazen dönüşümün başladığı yerdi. Beyaz olan yeniden konuştu. “İnsanlar hep ışık olmak ister.” Siyah olan devam etti.   “Ama gece olmadan yıldızlar görünmez.” Rüzgâr sertleşti. Ağaçlar sallandı. Gökyüzü dev bir yin yang sembolü gibi dönüyormuş hissi verdi Seda’ya. Beyaz karanlığın içine akıyor, karanlık beyazın içinden doğuyordu. Seda kendi kalbini düşündü. İçindeki korkuları… Kıskançlıklarını, sevinçlerini, sevgisini hepsi bir aradaydı. İnsan dediğin şey yalnızca aydınlık değildi zaten. İçinde uçurumlar da taşırdı. Ve belki insanı insan yapan tam olarak buydu. Gölün üzerindeki iki varlık yavaşça birbirine yaklaşmaya başladı. Beyaz ışık siyahın içine karışıyor, siyah da beyazın etrafında dönüyordu. Bir süre sonra hangisinin nerede başladığını anlamak imkânsız hale geldi. Ortada artık yalnızca titreşen bir denge vardı. Bir nefes gibi. Evren sanki derin bir soluk alıyor. Sonra da veriyordu. Seda’nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama neden ağladığını bilmiyordu. Bazı gerçekler kelimelerden büyük olurdu çünkü. İnsan onları yalnızca hissedebilirdi. Sabaha karşı göl yeniden sessizleşti. İki varlık kayboldu. Ay battı. Ufukta günün ilk ışıkları doğmaya başladı.  Seda artık aynı kişi değildi. Kasabaya dönerken insanların evlerinden yükselen ışıklara baktı. Sonra gölgelerine ve ikisinin de aynı hikâyenin parçası olduğunu gördü. Çünkü yaşam sadece parlamak değildi. Bazen saklamak, bazen vermek, bazen kaybolmak, bazen yeniden doğmaktı.   Ve evren durmadan nefes alıp veren dev bir kalp gibi atıyordu. Beyaz veriyordu. Siyah alıyordu. Hayat ise ikisinin arasında sonsuza kadar akıyordu.

"Işık yol gösterir. Karanlık ise insanın kendini bulduğu yerdir."

                  DİLEK SARIKAYA

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow