NEREYE GİDİYORSUN KALBİM

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bazen insanın gitmesi gereken yer bir şehir, bir sokak ya da başka bir hayat değildir. Kendisinden uzaklaştığı yere, yani yine kendisine dönmesidir. Bu metin, uzun süren bir suskunluğun ardından atılan ilk adımı anlatıyor.

14 Eylül 2026 - 10:25
14 Eylül 2026 - 10:25 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  26
NEREYE GİDİYORSUN KALBİM

Sabahın ilk ışıkları pencerenin tozlu camına vururken göğüs kafesimde yerini yadırgayan ağır bir sızıyla uyandım. Oda, her zamanki tanıdık kokusunu, eksilmiş zamanların o ağırlaşmış küfünü taşıyordu. Yıllardır aynı duvara bakan yatak, aynı masanın üzerinde duran yarım kalmış bardak ve dışarıdan sızan şehrin o tekdüze uğultusu… Hayat, uzun süredir akmayan bir suyun havuzda bıraktığı o bulanık sükûnetten ibaretti. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, yabancıdan ziyade uzun zamandır ihmal edilmiş, unutulmuş bir dostun yüzü gibiydi. Gözlerimin etrafındaki çizgiler, içimde biriken ama bir türlü dışarı dökülemeyen kelimelerin haritasıydı sanki. Kahveye mıhlanmış gibi durduğum o odadan çıkmak, dışarıdaki o acımasız akıntıya karışmak eskiden korkuturdu. Şimdi ise bu evde kalmak, yavaş yavaş nefessiz kalmakla eşdeğerdi. Derin bir nefes aldım; içimdeki o korkak ama ısrarlı ses, belki de ilk defa bu kadar net duyuluyordu: “Nereye gidiyorsun, kalbim?”

Cevabı beklemeden eski paltoyu omuzlarıma attım, masanın üzerindeki boş defteri ve kalemi cebime sıkıştırdım. Kapıyı arkamdan çekerken içeride bıraktığım o güvenli ama boğucu hapsin anahtarını unuttuğumu biliyordum. Sokağa adım attığımda sabahın serinliği yüzüme bir tokat gibi çarptı ama bu acı değil, diriltici bir tazelikti. İnsanlar işlerine, telaşlarına, hayatın o sonsuz koşturmacasına yetişmeye çalışırken ben akıntının tersine yürüyen tek insan gibiydim. Adımlarım önce kararsız, biraz da ürkekti; sanki her an arkamdan biri seslenecek ve beni o eski rutinime geri çağıracak sanıyordum. Sahile doğru inerken denizin o tuzlu ve yabani kokusu ciğerlerimi doldurdu. Rıhtımın tahta korkuluklarına yaslandım. Dalgalar kıyıdaki kayalara vurdukça sanki zihnimdeki o gereksiz kalabalığı, ertelenmiş pişmanlıkları, dünün taşıyamadığım yüklerini birer birer silip süpürüyordu.

Cebimdeki defteri çıkardım. Sayfaları rüzgârda dalgalandı. Kalemim, uzun süren bir suskunluğun ardından ilk defa bu kadar kendiliğinden kaydı kâğıdın üzerine: “Kaçmak değilmiş meğer aradığım; kendime yetişmekmiş bütün mesele.”

Rıhtımın o tanıdık, güvenli taşlarını ardımda bırakıp şehrin denize çıkmayan dar, yokuş yukarı sokaklarına saptığımda sabahın ilk saatleri henüz tüm ağırlığını üzerinden atamamıştı. Eskiden bu sokaklar bana bir labirent gibi görünür, adımlarımı hızlandırarak bir an önce evdeki o boğucu güvenliğe sığınma isteği uyandırırdı. Şimdi ise her bir kaldırım taşı, her bir eski ahşap kapı sanki uzun zamandır unuttuğum bir lisanla fısıldıyordu bana. Karşı mahallede, kepenkleri henüz yeni açılan minik bir kahvenin önünden geçiyordum. İçeriden yayılan taze çay kokusu ve ocağın dem tutma sesi, adını koyamadığım bir aidiyet duygusuyla durdurdu beni. Sedirleri eskimiş, masaları zamana direnmiş bu küçük dükkânda, pencere kenarındaki masaya yerleştim. Garsonun hiçbir şey sormadan önüne bıraktığı ince belli bardaktan yükselen buğu, camdaki sabahtan kalma buğuyu yavaşça siliyordu.

Çantamdan defterimi çıkarıp sayfaları çevirirken ilk günkü o çaresiz mürekkep lekelerini, korkuyla karalanmış satır aralarını gördüm. Ne garip; insan kendi içindeki gürültüyü susturmayı başardığında dış dünyanın gürültüsü de siliniyormuş meğer. Artık ne kaçacak bir yerim vardı ne de sığınacak bir limanım. Dünya, tam da şu an oturduğum bu ahşap masadan ibaretti. Kalemimi elime aldım ama uzun süre bir şey yazmadım. Sadece pencereden sokağa dökülen ışığı, insanların telaşsız hâllerini izledim. Sonra, defterin en temiz sayfasına hayatımın bu en sessiz ve en hakiki cümlesini bıraktım: “Yolu bitirmek değil marifet; her adımda yeniden doğmayı göze almak.”

Defteri yavaşça kapattım. Çayın son yudumunu içerken göğüs kafesimdeki o eski daralma yerini engin bir boşluğa, hafifliğe bırakmıştı. Artık biliyordum; insan kendi içine vardığı an dünyanın en uzak şehrinde bile evindeydi. Sokakların o yorucu labirenti yavaşça ardımda kalırken adımlarımın yönünü bilmesem de ilk defa adımlarımın sahibi olduğumu hissediyordum. Güneş, şehrin gri çatılarının üzerinden süzülüp üzerime doğarken içimdeki o uzun kış nihayet yerini cıvıl cıvıl bir bahara bırakmıştı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.