MÜNECCİMİN ESKİ DEFTERİNDEN: KAYIP BAHÇE

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Derlerdi ki her insan doğduğu gece göğe görünmeyen ince bir ip bırakır. O ip yıldızlara bağlanmazmış. İnsanın kendi yoluna bağlanırmış. Kiminin yolu dümdüz uzanır, kimininki düğüm düğüm olurmuş.

29 Mayıs 2026 - 13:48
29 Mayıs 2026 - 13:48 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 6  35
MÜNECCİMİN ESKİ DEFTERİNDEN: KAYIP BAHÇE

MÜNECCİMİN ESKİ DEFTERİNDEN: KAYIP BAHÇE

Derlerdi ki her insan doğduğu gece göğe görünmeyen ince bir ip bırakır. O ip yıldızlara bağlanmazmış.İnsanın kendi yoluna bağlanırmış. Kiminin yolu dümdüz uzanır, kiminin ki düğüm düğüm olurmuş. Bazıları ise yıllarca uzaklara savrulduktan sonra dönüp dolaşıp yine sahibinin kalbine varırmış. Müneccim, yıldızlara bakarak insanların değil, kalplerin yolunu okurdu. Ama her okuduğu kader, onun kendi hafızasından küçük bir parça eksiltirdi. Bu yüzden gördüğü her şeyi eski defterine yazardı. O gece müneccim eski defterini açtığında sayfalar sararmıştı. Kenarları zamanla yumuşamış, mürekkep yer yer dağılmıştı. İlk sayfanın üstüne iki kelime yazılmıştı: “Ay ve su.” Müneccim mum ışığını biraz yaklaştırarak baktı. Eski yıldız defterlerinde bu işaretin anlamını bilirdi. “Bu kişi dışarıdan durgun görünür. Ama içinde mevsimler taşırdı.” Bir yaz gecesinde doğmuştu o kişi. Gökyüzü sıcaktı. Gece uzundu. Uzaklardan cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Ama kader defterinin yaz sayfasına bir sonbahar yaprağı çizilmişti. Bu işaret erken büyümeyi anlatırdı. İnsanların görmediğini görmek… Herkes geçip giderken durup hissedebilmek… Ve bazı şeyleri, gerekenden fazla derinde yaşamak… Müneccim ilk anahtarı çevirdiğinde karşısında ağır ahşap bir kapı açıldı. Üstünde silik harflerle: “Geçmişin Odası” yazıyordu. İçerisi sessiz ve penceresizdi odanın ortasında eski bir sandık duruyordu. Üzerinde “Söylenmeyenler” yazıyordu. Ve sandık kilitliydi. Ama müneccim içinde ne olduğunu biliyordu. Bazı kırgınlıklar insanı değil, bir zamanı özletirdi. Bir sesi… Bir mevsimi… Bir daha geri gelmeyecek eski bir hâli… Defterine eğilerek “Kalbinde kapanan kapılar var. Ama hiçbiri kilitli değil” yazdı. Bunu yazarken bile bazı şeyleri hatırlamak onun için zorlaşıyordu. Tam o anda ikinci kapı belirdi. Duvarların arasından sessizce çıktı. Üzerinde: “Bekleyen Dilekler” yazıyordu. Bu oda diğerlerinden farklıydı. Duvar boyunca uzanan raflar vardı. Her rafta yarım kalmış bir düşünce duruyordu. Birinde: “Belki” yazıyordu. Bir diğerinde: “Keşke” Bir başkasında: “Zamanı değildi.” Odanın en sonunda ise küçük bir ışık titrerken tozların arasında tek bir kelime parlıyordu: “Henüz.”  Müneccim kalemini kaldırırken mürekkep ağır ağır kâğıda aktı. “Geciken şey bitmiş değildir.” Gece ilerledikçe defter yeniden açıldı. Bu kez sayfalar farklıydı. Sanki üzerlerine yağmur düşmüş gibi hafif dalgalıydılar. Ortadaki çizimde kapısı açık, yolu otlarla kapanmış eski bir bahçe vardı. Müneccim uzun süre baktıktan sonra “İnsan bazen kendi bahçesinin yolunu unutur…” diye söylendi. Bahçeye girince ilk görülen şey yaşlı ağaçtı. Mevsim yaz olmasına rağmen dallarından biri kırmızıydı. Tek yaprak… Düşmemişti. Rüzgâr onu sallıyor ama koparamıyordu. Müneccimler buna hatıra yaprağı derdi. Tam kapanmamış anılar için… Belki bir insan… Belki eski bir hayat… Belki de geride kalmış eski bir “sen”… Biraz ilerlediğinde taş bir kuyu gördü. Üzerine bir kelime "sabır" kazınmıştı. Müneccim içine baktı. Orada Yıldızlar vardı. Ve kuyunun derinliğinden belli belirsiz bir ses yükseldi. “Artık bırak…” Ama neyi bırakacağını söylemedi. Bahçenin en kuytu yerinde otların gizlediği ince bir yol uzanıyordu. Yolun sonunda küçük taş kapı görünüyordu. Üzerinde ise eski yazıyla “Kendine dönüş” yazıyordu.Müneccim orada uzun süre durdu. Çünkü bazı kapılar başkalarına açılmazdı. Yalnızca sahibini beklerdi. Deftere “Kendi sesini en sona bırakanlar, bu kapının önünde uzun bekler” yazdı.  Ay yükselip, gece ağırlaşırken bahçenin en sonunda ki küçük bir masayı gördü. Üzerinde boş bir defter vardı. İlk sayfasında “Henüz yazılmamış dilekler.” yazıyordu. Müneccim kalemi usulca alarak. Mum sönmeden önce bir satır ekledi: “Kayıp sandığın bahçe ölmemişti. Yalnızca seni bekliyordu.” Müneccim cümleyi yazdıktan sonra kalemi masanın üzerine bıraktı. Mumun alevi küçülmüştü. Bahçenin üstünde gece ağır ağır soluyor, ay ışığı taş yollara ince bir tül gibi seriliyordu. Tam kalkacakken gözü masanın üzerindeki boş deftere yeniden takıldı. Az önce boş olan ilk sayfada tek bir satır vardı. Müneccim onu yazmamıştı. Kendiliğinden belirmişti. “Bahçene en son ne zaman döndün?” Bu soru kendisine değil… Defterin sahibine sorulmuştu. Bahçenin içinden yürümeye başladı… Kırmızı yapraklı ağacın yanından geçti.  Yaprak hâlâ dalındaydı ama eskisi gibi ağır görünmüyordu. Kuyunun başına geldi. İçine baktığında yıldızlar hâlâ oradaydı. Fakat dipte yeni bir şey vardı. Su; sessiz, durgun ve berrak… Gökyüzünü ilk kez olduğu gibi yansıtıyordu. En sonunda “Kendine dönüş” yazılı taş kapının önünde durdu. Kapı aralıktı. İçeride tanıdık bir sessizlik vardı. Müneccim cebinden eski anahtarı çıkardı. Sonra durup gülümseyerek anahtarı kapıya değil, masanın üzerine bıraktı. Çünkü bazı kapılar açılmak için anahtar beklemezdi. Sadece sahibinin dönmesini beklerdi. Gökyüzünde ince bulutlar ayın önünden çekilirken bahçenin üstüne yumuşak bir aydınlık yayıldı. O anda kırmızı yaprak daldan ayrıldı. Rüzgâr onu bahçenin içlerine, henüz gidilmemiş yollara taşıdı. Müneccim defteri kapatırken.. “Aradığın şey kaybolmamıştı. Yalnızca sen ona eski yerinden bakıyordun” yazdı.  Ve en altına küçük harflerle “Bazı bahçeler terk edilmez. Yalnızca sahibini bekler” diyerek ekledi. Mum söndü. Gece bitti. Ama bu kez karanlık kalmadı. Çünkü sabah, çoktan bahçenin kapısından içeri girmişti.

                DİLEK SARIKAYA

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow