DÜĞMESİ YOKTU

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir yazar, annesinin geçmişini öyküye dönüştürürken gerçekle kurmaca arasındaki sınırları sorgular. Peki, bir hayatı anlatmak onu değiştirme hakkı verir mi?

30 Ekim 2026 - 10:12
30 Ekim 2026 - 10:12 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 0  5
DÜĞMESİ YOKTU

DÜĞMESİ YOKTU

Annemin kırmızı elbisesini hiç görmedim. Yine de yanarken çıkardığı sesi yazdım.

Kumaş önce büzülüyor, ardından dikiş yerlerinden ayrılıyordu. Düğmelerden biri sobanın demirine çarpıyor öteki kömür kovasına düşüyordu. Babam kapağı ayağıyla kapatıyordu. Annem karşısında, ellerini birbirine kenetlemiş bekliyordu.

İlk yazdığımda ağlıyordu annem. Sonra ağladığı bölümü çıkardım. Ayakta durması daha iyi geldi.

Öykü yayımlandığında en fazla o sahneden söz ettiler.

Tanımadığım bir kadın, annesini hatırladığını yazdı. Bir başkası, böyle babaların bulunduğu evlerde büyüyen çocukların birbirini hemen tanıdığını söylüyordu. Uzun bir mesajdı. Sonunda bana teşekkür etmişti.

Mesajları birkaç kez okudum.

Babam öleli altı yıl olmuştu. Annemse yetmiş dört yaşındaydı. Dizleri ağrıyor, merdiven çıkarken korkuluğa tutunuyordu. Buna rağmen üçüncü kattaki evinden taşınmaya yanaşmıyordu. Kışın bile yatak odasının camını aralık bırakırdı.

Öyküyü ona göstermemiştim.

Komşularından biri göstermiş.

Üç hafta sonra, bir perşembe sabahı kapıma geldi. Elinde pazar poşeti vardı. İçinden iki demet maydanoz, bir kavanoz vişne reçeli ve ortasından katlanmış dergiyi çıkardı.

“Maydanozları suya koy. Dün aldım, biraz pörsümüşler.”

Reçeli mutfağa bıraktı. Bir bardak su içip masaya oturdu. Gözlüğünü takarken sapı saçına dolandı. Biraz uğraşıp kurtardı.

“Bir yeri yanlış yazmışsın.”

Dergiyi açtı.

“Elbisenin düğmesi yoktu.”

Ne demek istediğini hemen anlamadım.

“Arkadan fermuarlıydı,” dedi. “Terzi iki defa değiştirdi fermuarını. İlki durmadan sıkışıyordu.”

Elini ensesine götürüp beline doğru indirdi.

“Tam buradan açılırdı.”

Babamın elbiseyi yakmadığını söylemesini bekliyordum. Neden böyle yazdığımı sormasını  belki biraz kızmasını…

Fermuarı anlatıyordu.

“Anne, bu bir öykü.”

“Biliyorum.”

“Her şeyi olduğu gibi yazmıyorum.”

“Peki.”

Dergiyi kapattı.

“Çay koy da içelim. Gelirken üşüdüm.”

Annem çayını açık içerdi. Babam koyu severdi. Çocukluğum boyunca annem önce onun bardağına dem koyar ardından kendininkini doldururdu.

O gün çayını kendi doldurdu. Bir yudum aldı, açık bulunca biraz daha dem ekledi.

“Elbiseye ne oldu peki?” dedim.

“Sattım.”

“Neden?”

“Bisiklet alacaktım.”

Bardağımı masaya bıraktım.

“Senin bisikletin mi vardı?”

“Vardı tabii.”

“Hiç söylemedin.”

“Söylemişimdir.”

“Hatırlamıyorum.”

“Ben de her şeyi hatırlamıyorum.”

Elbiseyi kasabaya yeni taşınmış bir memurun karısı almış. Parasının yarısını peşin vermiş, kalanını iki ay sonra getirmiş. Annem beklememiş. Biraz da kenardaki parasından ekleyip çarşıdaki bisikletçiye gitmiş.

Bisiklet maviymiş. Ön tekerleği hafif eğri, selesi yırtıkmış. Dükkân sahibi başka bisikletler de göstermiş ama annem maviyi istemiş.

“Babam ne dedi?”

“Kızdı.”

“Neden?”

“Paraya. Bir de ona haber vermeden almama.”

“Sen ne yaptın?”

“Ne yapacağım, eve getirdim.”

Gülmeye başladı.

“Kapıdan geçiremedim bir türlü. Baban geldiğinde hala uğraşıyordum.”

“Yardım etti mi?”

“Önce söylendi. Sonra tuttu gidonu.”

“Barıştınız mı?”

“Bir süre konuşmadık. Zinciri çıkınca tamir etti. Onunla mı barıştık, başka zaman mı? hatırlamıyorum.”

Çayından içti.

“Elli yıl olmuş kızım.”

İlk günlerde bisikleti sürmekten çok düşmüş. Eski değirmenin duvarına tutunarak çalışmış. Bir keresinde dönemeci alamayıp çukura girmiş. Dizindeki yaranın kabuğunu kopardığı için haftalarca iyileşmemiş.

“Hiç gözümde canlandıramıyorum seni.”

“Ben o zaman zayıftım.”

“Sanki şimdi şişmansın.”

“Şişman değilim. Dizim yüzünden yavaşladım.”

Biraz sustu.

“Sonra istasyona gider oldum. Sabah erkenden çıkardım. Yol tenhaydı. Dönüşte yokuş aşağı pedal çevirmeme bile gerek kalmazdı.”

“İstasyonda ne yapıyordun?”

“Sigara içerdim.”

“Sen mi?”

“Evet.”

“Sigara mı?”

“Duydum, kızım.”

Bardağını tabağına bıraktı.

“Babanın yanında içmezdim. İstasyona gider, orada içerdim. Dönerken de nane çiğnerdim.”

“Hiç yakalanmadın mı?”

“Yakalandım. Bir gün cebimde paketi bulmuş, aldı. Ben de akşama kadar evin içinde aradım.”

“Attı mı?”

“Ne atması? İçmiş.”

İkimiz de güldük.

Annem gülerken ağzını eliyle kapattı. Dişlerinden biri eksildiğinden beri böyle yapıyordu.

“Sonra bırakmadın mı?”

“Sana hamile kalınca bıraktım.”

Onu sigara içerken düşünmeye çalıştım. İstasyonun duvarına yaslanmış, parmaklarının arasında sigara. Saçları nasılmış o zaman? Toplu mu, açık mı? Bir fotoğrafını bile görmemiştim.

“İstasyona hep tek başına mı giderdin?”

“Genellikle.”

“Orada biri mi vardı?”

Annem gözlerini kaldırdı.

“Kim olacak?”

“Bilmem.”

“Sen de bir şey çıkarmaya çalışıyorsun.”

Güldüm. Annem çaydanlığı gösterdi.

“Biraz daha koyar mısın?”

Babamın anneme bağırdığı akşamları hatırlıyorum.

Bir keresinde dayımın evine gitmesine karşı çıkmıştı. Annem sabahtan çantasını hazırlamış, kapının yanına koymuştu. Akşam sofrada tartıştılar. Babamın sesi yükseldi. Sonra bir tabak kırıldı.

Kimin kırdığını görmedim.

Ben mutfak kapısında durmuş, annemin yere eğilip kırıkları toplamasını seyretmiştim. Babamın odadan çıkarken ne söylediğini hatırlamıyorum. Annemin ağlayıp ağlamadığını da.

Öyküde tabağı babam kırmıştı. Duvara fırlatmış, parçaları annemin ayaklarına saçılmıştı.

O sahne için bir akşam uğraşmıştım. Tabağın duvara mı, yere mi çarpacağına karar verememiştim önce. Sonra duvarı seçmiştim.

Annemin ertesi gün dayıma gidip gitmediğini hiç sormamıştım.

“Öyküyü beğenmedin mi?” dedim.

“Güzel yazmışsın.”

“Ama?”

“Aması yok.”

Dergiyi çantasına yerleştirdi.

“Cevriye okumuş.”

“Ne dedi?”

“Dün pazarda gördü beni. Boynuma sarıldı, ağlamaya başladı.”

Cevriye, annemin kırk yıllık komşusuydu. Babamın cenazesine de gelmiş, annemin yanında sabaha kadar oturmuştu.

“Niye ağlamış?”

“Bunca yıl nasıl dayandın, diyor. Bir acıdı ki bana, sorma.”

Annemin yüzü asıldı.

“İnsan ne diyeceğini şaşırıyor. Sarılmış, bırakmıyor. Millet de bakıyor.”

“Babamın sana iyi davranmadığı zamanlar vardı.”

“Vardı. Ben inkar mı ediyorum?”

Biraz sert söylemişti.

“Öyle demedim.”

“Baban sinirliydi. Bazı günler eve giresim gelmezdi. Cevriye'nin kocası da her akşam meyhaneden çıkmazdı. İkimiz oturup dertleşirdik. Ertesi sabah pazara gider, saatlerce gezer, eve dönerdik. Şimdi beni görünce ağlıyor.”

Bir süre çantasının içinde gözlüğünün kabını aradı. Bulamayınca masanın üzerindeki dergiyi kaldırdı. Kabı altından çıktı.

“Bir gün denize gitmiştik Cevriye'yle. Öğleden önce dönecektik, akşama kaldık. Öyle bir güneş yedik ki yüzümüz şişti. Baban beni görünce korkmuştu. Eczaneye gidip krem almıştı.”

“Bunu hiç anlatmadın.”

“Anlatmışımdır.”

“Hatırlardım.”

Annem yüzüme baktı.

“Sen her anlattığımı dinler miydin?”

Sustum.

Gözlüğünü kabına koydu.

Giderken paltosunu getirdim. Ön düğmelerinden biri gevşemişti.

“Şunu dikeyim.”

“Evde dikerim.”

“İki dakika sürmez.”

“Bırak, eve kadar düşmez.”

Ayakkabılarını giydi. Kapının yanındaki aynaya bakıp saçlarını düzeltti.

“Bir dahakine adımı değiştir,” dedi.

“Öyküdeki kadın sen değilsin ki.”

“Öyleyse niye benim adımı koydun?”

Cevap vermedim.

“Başka ad yok mu?”

“Var.”

“Birini koyarsın.”

Bir basamak indikten sonra geri döndü.

“Reçeli dolaba koy. Kapağını da iyi 

kapat, küflenir.”

Ardından gitti.

Mutfağa geçip reçeli dolaba koydum. Maydanozlardan birinin lastiği kopmuştu. Sapları tezgâha dağılmış, birkaç yaprağı yere düşmüştü. Eğilip topladım. İkisini de su dolu kavanozlara yerleştirdim.

Sonra kitaplıktan dergiyi aldım.

Kadının adı Necla'ydı. Babamın mesleğini değiştirmemiştim. Oturduğumuz sokak da aynıydı. Bahçedeki dut ağacını bile yazmıştım.

Baştan okudum.

Babam sofrada bağırıyordu. Necla susuyordu. Adam kapıyı çarpıyordu. Necla ağlıyordu. Sonra kırmızı elbise yanıyordu.

Öykünün hiçbir yerinde annem gülmüyordu.

Bir ara dergiyi kapattım. Mavi bisiklet geldi aklıma. Ön tekeri eğri, selesi yırtık. Sabah erkenden yola çıkan genç bir kadın. Çantasına bir paket sigara koyuyor, kasabadan çıkıyor, eski istasyonun yolunu tutuyor.

Bilgisayarı açtım.

Necla, bisikletini istasyonun duvarına dayadı.

Ardından sigarasını çıkardı. Kibritini aradı. Rüzgar yüzünden bir türlü yakamadı.

Biraz ilerleyince yanına bir adam getirdim.

Kahverengi bir ceket giymişti. Treni bekliyordu. Necla'ya kibrit uzattı. İkisi konuşmaya başladı.

Adam kasabadan gitmek istiyordu. Kadın onu vazgeçirmeye çalışıyordu. Sonra fikrimi değiştirdim. Gitmek isteyen kadın olsun istedim.

Birkaç paragraf daha yazdım.

Annem istasyonda kimseyle buluştuğunu söylememişti. Tek başına gitmeyi sevdiğini anlatmıştı.

Dosyayı kaydetmeden kapattım.

Bir hafta sonra derginin editöründen ileti geldi.

Öyküyü yıl sonunda yayımlayacakları seçkiye almak istiyorlardı. Son düzeltmeleri yapıp dosyayı yeniden göndermemi rica etmişlerdi.

İlk iş kadının adını değiştirdim.

Sonra babamın mesleğini, oturduğumuz sokağı, bahçemizdeki dut ağacını çıkardım.

Metin biraz kısaldı.

Birkaç paragrafı yeniden yazdım. Bazılarına dokunmadım. Özellikle sobanın başındaki sahneyi seviyordum.

Düğmeler sobanın demirine çarparak yere saçıldı.

Cümleyi sildim.

Fermuarı yazdım. Metal dişlerin kararmasını, kumaşın büzülmesini. Birkaç kelimenin yerini değiştirdim.

Baştan okudum.

Olmamıştı.

Fermuar yanıyordu ama ses çıkarmıyordu. Babam kapağı kapattığında oda sessizleşiyordu. Eksilen şeyin ne olduğunu biliyordum.

Düğmeleri geri koydum.

Bir daha okudum.

Daha iyiydi.

Buna sinirlendim. Kalkıp mutfağa gittim, kahve yaptım. Döndüğümde ekran hâlâ açıktı. Bir süre ayakta durup yazdıklarıma baktım.

Düğmeleri silmedim.

Dosyayı kaydedip editöre gönderdim.

İki gün sonra annemi aradım.

“İstasyona gidelim mi bir gün?”

“Ne istasyonu?”

“Senin bisikletle gittiğin.”

“Orayı yıktılar.”

“Yolu duruyordur.”

“Bilmiyorum. Yıllardır gitmedim.”

“Bir gün bakarız.”

Arkasında televizyon sesi vardı. Bir kadın bağırarak yemek tarifi anlatıyordu.

“Şunun sesini kısayım.” dedi.

Biraz sonra geri geldi.

“Niye istiyorsun oraya gitmeyi?”

“Merak ettim.”

“Neyi?”

“Gençliğini.”

“Geçti gitti.”

“Anlat işte biraz.”

“Ne anlatayım? Sabah çıkardım, bisiklete binerdim. Yorulunca dururdum. Sonra eve gelirdim.”

“Orada kimseyle tanışmadın mı?”

“Tanışmışımdır.”

“Kimle?”

“Ne bileyim kızım, kırk elli yıl oldu.”

“Hiç hatırladığın biri yok mu?”

Annem cevap vermedi.

“Anne?”

“Duyuyorum.”

“Ne oldu?”

“Sen orada illa birini bulacaksın, değil mi?”

Güldüm.

“Yok canım.”

“Ben tek başıma oturmayı severdim. Evde bir sürü insan vardı. İstasyonda kimse bana bir şey sormazdı.”

Bu kez ben sustum.

Annem mutfağa gittiğini söyledi. Tencerenin altını kapatacakmış. Telefonda bekledim. Bir kapak sesi, ardından musluktan akan suyu duydum.

Geri geldiğinde ne konuştuğumuzu unutmuştu.

“Yün almayı unutma,” dedi. “Kahverengi olsun. İnce olanından.”

“Tamam.”

“Reçel kavanozunu da atma. Doldurup veririm.”

“Peki.”

Telefonu kapattık.

Akşam bilgisayarı açtım.

İstasyonla ilgili yarım bıraktığım öyküyü yeniden yazmaya başladım.

Kadın bisikletini istasyonun duvarına dayadı. Cebinden sigarasını çıkardı. Rüzgar esiyordu. Kibriti iki kez çaktı, ikisinde de söndü.

Üçüncü kez deneyecekken arkasından bir adam yaklaştı.

Elinde çakmak vardı.

Tam bu sırada annemden mesaj geldi.

Reçel kavanozunu sakla. Kapağı paslıydı, yenisini getiririm.

Saklarım, diye yazdım.

Telefonu masaya bıraktım.

Adamın elindeki çakmağı tarif ettim. Eski, metal bir çakmaktı. Kapağı açılırken hafif bir ses çıkarıyordu.

Adam çakmağı uzattı.

Kadın sigarasını yaktı.

Birbirlerine baktılar.

Adamın ne söyleyeceğine karar vermek için biraz düşündüm.

Sonra ona bir isim verdim.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow