GÜLMEM GELİYOR!

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir gün ihtimaller ‘-de’ ekiyle mazi olur.

30 Ekim 2026 - 10:32
30 Ekim 2026 - 10:32 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  6
GÜLMEM GELİYOR!

Duvarlarına bağıramıyorsan, kendi kulağına istediğin kadar fısılda; “hikâye gibi olsun” arzusuyla yaşamayı istediğin şeylerin sınanmışısın. Seçilmiş bir tembellik bedeni sever ama ruhu yorar. Özenle destelenmiş hazların ruha uzaklığı da bundandır. Hatta bazıları “uzak da olsa bir ruh”tan mahrumdur. İaşesi kana susamış, gerçeklik algısı sidik yarışıyla palazlansın isteyen insandan duvarlar görüyorum; mahrumiyetleri belki kendi boylarını bile geçmiştir. Aylak olmayan bir bakkal gibi tartıya tenezzül etmeden yola koyulup buna rağmen “mahrumiyetlerin güncesi”ni de irdeleyecek değiliz ama duvara bağırmanın tahlilini yapmak da kaçınılmaz. O “sürrealizm safsatası”nın içinden geçmekteyken durup da ince şeyleri anlamaya (!) yorulmayalım, ayranlar dökülmesin ama tatsız şeyler de yaşanmasın, elbette. “Hikâye gibi olsun” arzusuyla yaşamayı istediği şeylerin sınanmışıyım! Kederle dürülen defterleri de hatırlarım, neşeyle boğulan fincanları da... Yeniden başlamak olmasaydı, bir kez yenilen iflah olmazdı. Katlanmak zorunda olduklarına bir anlam yüklemeden edebilenler daima yenilecektir! Karartıyı dövemeyeceğin gibi ışığı da bölemezsin. Yeryüzünde sonuçsuz çabanın milyonlarca hikâyesi var; isimleri önemli olmasa da renkleri aynı. Yüzeyde boğulmanın mağduru dibi de göremez. Yarını bilmemenin ürpertisi ellerinde buz olur ama erimek de bilmez. Buzu eritmeye uğraşma, güneşe dön!

GÜLMEM GELİYOR

Gülünçlüğün bir metaforu da omuzlarını tartmaya erinenlerin göğü kucaklamak istemesidir. “İçimdeki şu asi fırtınalar...” diye varlığını efsaneleştirenler, rüzgârı arkalarına almanın bile çoğu zaman yeterli olduğunu bilselerdi ne omuzlarını tartmaya erinir ne de kendilerine kahramanı olmayan destanlar yazarlardı. İkilemlerin oradan oraya sürüklediği bir dal parçasıyla kayanın bile yaslanmak isteyeceği bir dağ, elbette aynı hikâyeye sığamazdı. Benim iflah olmayan bütünlüğüm, insanların hakikate karşı ördükleri siperlerle savaşmaya mahkûmdu; yine de geri çekilmeyi daima cebimde taşıdım. Bazen savaşların yılgınlığını bir kaba sığdırmaya çalışmak ahmak işi; ben, yılgınlığı süzüp tevekkülle demlemeyi seçenlerdenim. “Dile kolay, kalbe zor” diyenlerin aksine ben, “Dile zor olacaksa da kalbe kolay olsun” diyenlerdenim. Gürültüyü susturmanın yolu biraz da senin kulağından geçer. Bilmem kaçıncı sigarayı yakmak yerine kapıyı kapatmak bir çözümdür mesela. Taşa evrildik sanıyorlarken bile nasıl bir kontrol mekanizmasının hazzına dâhil olduğumuzdan bizim bile sonradan haberimiz oldu. İnsan istiyor ki hasırdan iskemlelerin olduğu bir çay ocağında bile bunun kavgasını yapabilsin. Konu bazen gerçekten taşla, mekanikle, ocakla, o hasır iskemlelerle aslında bağımsızken bile öylesine keyifle çıldırmanın kaçarı yok... Zaten kaçan da yok! Bir vezne memuru hoyratlığıyla mühür basar gibi her saniyenin içinden geçerek yaşayan kaç kişinin kaldığını hesaplamak da biraz gürültü. İnsan bazen yorulduğu pencerelere bile erinir; sayma o yüzden. Önce kendinle uzlaş. Yolu kendisiyle “artık” kesişmeyen kimse, herkes için potansiyel yabancıdır.

Kapalı gişe bir hayatın başrolüyüm! Toraksımın içinde bir şeyleri zincire vurduğum tüm zindanlarda isyan çıkardığım bir günde, bedelsiz olmadığının farkındayken bile korku gözümü terk etti bir kere; ne zindan dertti ne zincirler artık ne de isyan korkunç...

Yanılmak yenilmenin kardeşi falan değildir; yanılmak yanılmaktır, yenilmek yenilmektir.

Mora “mor!” demezsen al bile dal gelir bir gün gözüne. Öğrenmek günsüzdür; al ile aslanı tutarsın da güç ile sıçan bile tutulmazmış, yarım ağız boş vermekle arkana bakmamak arasında nereden baksan iki Ankara vardır. “Ölçtün mü?” deme, gözle izan birdir. Hamasi dillenmeyen “bazı şeyler” de bir gün kanındaki coşkuyu nasılsa uyandırır. Uykuya dilenci, arzuya tamahkâr, kavgaya aç, keyfe muhtaç ölmektense yaşasın dört nala savaşarak yaşamak! Ezbere değil ama öyle, kadim dürtülerle büyümüş ne varsa hepsinin dirseklerinde biriken tozu severek... Geceyi sivrilten tüm uykuların ustura ağzında durduğuna beni de şahit kılan zamanların atmosferik ve lirik sesleri var kafamda. Bazı geceler yanılmak çetindir; yanılmadan yenilmek saflık, hem yanılıp hem yenilmek müthiş bir gaftır!

Aslında bazen geceler de yanılmak içindir.

Uykuya yanılmak ve rüyaya yenilmek; rüyaya yanılmak ve uykuya yenilmek görkemli bir sonun da başlangıcı. Tüm rüyalar bir uykuya sığar ama tüm uykular bazen bir rüyaya yetmez... “Rehin bir hayat” arzusuyla “hayatın rehinesi” olmaktan öteye gidemezdin.

Sigara dumanı, mazot kokusu, odun ateşinde isli köfte, on beş liraya hızlı telefon şarjı, yılda iki kez temizlenen dinlenme tesisi tuvaleti, son “hoşça kal” sesiyle ıslanan beton terminal zemini... Şehirler ve Şiirler diye bir romanım olsaydı sanırım yapı unsurları bunlar olurdu!

Kanmak da vardı, korkmak da vardı, hiç kanmamış ve korkmamış gibi yapmak da vardı. Fark edememiş olmak mümkünsüz; adı irade değil, profesyonel blöf çeşnili tiyatrolar.

Savaşmadan da mümkünsüz!

GÜNCEL FREKANS: İKİ SATIR, ÜÇ NOKTA, DÖRT DUVAR, BEŞ DUYU!

Her ruhani direnişe bir gün bir mani bulunur ve inan, bir gün ihtimaller “-de” ekiyle mazi olur.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow