DOLUNAY AYİNİ

Ocak 16, 2026 - 14:11
Ocak 18, 2026 - 12:58
 0
DOLUNAY AYİNİ

Kasabada büyük bir heyecan, korku ve talaş vardı. Bu kişiden kişiye değişiyordu. Herkesin bu özel günde yaşadığı duygular birbirinden tamamen farklıydı. Herkes bir şekilde hazırlık yapıyordu. Kimi özel geceye katılmak, kimi saklanmak, kimi de kaçmak için. Bu gece dolunay vardı ve her dolunay gecesinde olduğu gibi bu gece de ayin düzenlenecekti. Ama bu sıradan bir ayin değildi. Bu kasabada yüzlerce yıldır devam eden bir gelenek, atalardan kalma bir mirastı. Bu miras bazılarını korkutuyor, bazılarını sevindiriyordu. Kasabadaki herkes aya tapıyordu. Onların Tanrı’sı aydı. Bu yüzden Tanrı’larının en belirgin ve en büyük olduğu zamanlarda, kendine tapanlara hediye istediğine inanılıyordu. Bu özel görüntüye büründüğü zamanlarda ona tapan halk aya hediyeler gönderiyordu. Ama bunlar sıradan hediyeler değildi. Karşılıklı hediyelerdi. Dolunay gecesinde halk aya, içlerinde işe yaramayacak yaşlı, sakat ya da engelli kişileri hediye ediyor, Tanrı’ları da onlara bunun karşılığında bolluk ve bereket veriyordu. Aslına bakılırsa işe yaramayan insanlar öldürüldüğünde hanelerde boğaz eksildiğinden dolayı herkese fazladan bir şeyler düşüyor, bundan dolayı evlere bereket geldiğini sanılıyordu. Geri kalanlar ise çalışıyor, kasabayı kalındırmaya devam ediyordu. Bu döndü devam ettiği sürece onlar bereketlendiklerini düşünürken, hiç ummadıkları bir anda büyük bir felaketle karşılaşacaklarını hiç düşünmüyorlardı. Evet, birkaç yılda bir böyle şeyler oluyordu. Bazen kasabada büyük olaylar yaşanıyordu. Kıtlık, susuzluk, deprem, sel gibi doğal afetler oluyordu ama halk tüm bunları kendilerine gerçek Tanrı'dan gelen bir uyarı olarak algılamak yerine, kendi inandıkları Tanrı’yı kızdırdıklarını ya da hediyelerini beğenmediğini düşünüyorlardı. Bu yüzden daha çok hediye vermek için daha çok insan öldürüyorlardı. Ama Alisa böyle düşünmüyordu. O bu inanca karşıydı. Bunun tamamen saçmalık olduğunu düşünüyordu. Ama bu düşüncesini kimseye söylemiyordu. Çünkü daha önce onunla aynı fikirde olan ve bu fikrini açıkça söyleyen bir adamı, inançsız olduğu gerekçesiyle kasaba meydanında diri diri yakmışlardı. Kendisi de onunla aynı kaderi paylaşmamak için susmak zorundaydı. Kasabada neredeyse herkes bu inanca sahipti ve neredeyse tamamı, her dolunay ayinine katılmaya çalışıyordu. Alisa ise katılmamak için bazen bir bahane üretiyor, bazen de mecburen katılmak zorunda kalıyordu. Öyle ki bir ara şiddetli bir hastalığa yakalanmış, bunu bile herkesten gizlemek zorunda kalmıştı. Aksi halde bir dolunay kurbanı da kendisi olabilirdi. Bu gece için de bir bahane uydurmaya çalışmıştı ama ayinlere düzenli olarak katılmadığından dolayı, yan komşusu ondan şüphelenmeye başlamış ve onun bu inanca sahip olmadığını düşündüğünü ima etmişti. Bu yüzden Alisa bu geceki ayine katılmak zorundaydı. Bunun için de bebeğine birkaç saat bakabilecek birilerini bulmalıydı. Onu yanında götürüp bu vahşete ortak edemezdi. Hazırlanıp bebeğini de aldı ve dışarı çıktı. Kasabaya bir telaş hakimdi. Herkes ellerinde bazı sepetlerle yola koyulmuş, kasabanın tek açıklığı olan ovaya doğru ilerliyordu. Alisa’da arkadaşının evine doğru ilerliyordu. Onun da on iki yaşında bir kızı vardı. Kocası ve kendisi ayine katılacaktı ama kızı evde kalacaktı, bebeğini ise o küçük kıza emanet edecekti. Daha önce birkaç kere bırakmıştı ve herhangi bir sorun çıkmamıştı. Küçük kız gayet aklı başındaydı, bu yüzden ona güveniyordu. Kapıyı vurup bir süre bekledi, kapıyı arkadaşının kocası açtı ve onu içeri davet etti. Alisa içeri girip salona geçti ve bebeğini son kez emzirdi. Ayin yaklaşık iki saat sürüyordu, şimdi karnını doyurursa iki saat dayanabilirdi. Arkadaşı hazırlandığında, bebeğini küçük kıza verdi. Kız sanki bu anı bekliyormuş gibi Alisa’nın bebeğini kucaklayıp onu dikkatli bir şekilde tutarak, bir süre muhabbet etti. Sonra Alisa’ya dönüp gözünün arkada kalmamasını, ona kendi bebeği gibi bakacağını söyledi. Oyuncak bebekleri gibi. Kızı tanımasa bu sözleri onu korkutabilirdi ama onu tanıyordu, ona iyi bakacağına emindi. Alisa arkadaşıyla ve onun kocasıyla beraber evden çıktı ve diğer kasabalılarla beraber ovaya doğru ilerledi. Kasabadan çıktıktan sonra ovaya giden yol zifiri karanlıktı, bu yüzden herkesin elinde mumlar, meşaleler ve gaz lambaları vardı. Alisa yanına herhangi bir aydınlatma almamıştı çünkü arkadaşının ve kocasının elinde zaten vardı. Ovaya yaklaştıkça Alisa’nın içindeki korku ve huzursuzluk daha da artmaya başladı. Bu olay ne zaman gerçekleşse içini büyük bir korku kaplıyordu ama ilk kez böyle bir huzursuzluk hissediyordu. Başını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Gök yüzü bulutlarla kaplıydı, dolunayın ışığı bulutları delmeye çalışıyor ancak bulutların yoğunluğundan dolayı ışığını yer yüzüne ulaştıramıyordu. Sonunda ovaya vardılar. Ama hala gelenler vardı. Alisa ve arkadaşları yerlerini aldılar. Kasaba halkı düzlükte büyük bir daire oluşturuyor, ayini gerçekleştirecek olanlar ise o dairenin ortasında yan yana diziliyorlardı. Üzerlerinde siyah cübbeler vardı. Onların önünde, yerde ise kurbanın yatırılması için siyah bir muşamba vardı. Kurbanın kanlarının toprağa karışıp kirletmesini kimse istemezdi. Bu yüzden kurbanlarını dolunaya verirken temiz iş yapmaya çalışıyorlardı. Herkes tamamdı, şu an sadece bulutların dağılmasını ve dolunayın ortaya çıkmasını bekliyorlardı. Kurbanlarını da o zaman getireceklerdi. Alisa bu gece kurban olacak zavallıyı çok merak ediyordu. Acaba hangi yaşlı ya da engelli kurban olacaktı. Biraz sonra rüzgâr şiddetini artırdı, bulutların hareketi hızlandı ama dolunay hala tam olarak ortaya çıkmıyordu. Bir beliriyor bir kayboluyordu ama rüzgârın sayesinde gökyüzü daha kolay açılacak gibi görünüyordu. Ayini gerçekleştirecek olan cübbelilerin siyah giysileri uçuşuyor, bu karanlık havada, insanların ellerindeki ateşlerin kırmızı ışığında birer hayaleti andırıyorlardı. Bu onlara ve atmosfere daha da ürkütücü bir hava katıyordu. Kim bilir kurban ne kadar korkacaktı. Sonuçta buraya getirilen herkes başına gelecekleri biliyordu. Bazıları her ne kadar gönüllü ve istekli görünseler de içten içe deli gibi korktuklarına emindi. Alisa çoğu zaman bir engelli olmadığı için Tanrı'ya şükrediyordu. Ama yaşlandığı zaman işler değişecekti, o da bir gün kurban olma potansiyeline sahip olacaktı ama o zaman hala burada olacağını düşünmüyordu. Kırk yaşına geldiği gün kızıyla beraber bu kasabayı terk edecekti. O zamana kadar rahat olabilirdi. Biraz sonra bulutlar dağılmaya, dolunay belirginleşmeye başladı. İşte kâbus başlıyordu. Cübbeli adamlar ellerindeki meşaleleri yerde, benzin ile daha önceden hazırlanan görünmez şeklin zerine tuttular. Önlerinde kocaman, daire şekilde alevler çıktı. Ama bu fazla uzun sürmedi birkaç dakika sonra alevleri tekrar söndürdüler. Bu, ritüeli başlatma k amacıyla yapılan bir şeydi. Bir çeşit işaret. Biraz sonra alana bir at arabası geldi. Arabanın içinden iki tane cübbeli indi, sonra kurban. Kurbanın elleri ve ayakları bağlanmış, ardından ellerindeki ve ayaklarındaki bağlar birleştirilmişti. Ayaklarındaki bağlar küçük adımlar atabileceği kadar geniş bırakılmıştı. Kurban, yanında iki cüppeliyle beraber ayini gerçekleştirecek olan cübbelilerin yanına doğru yürüyordu. Biraz daha yaklaşınca, Alisa bunun yaşlı bir kadın olduğunu anladı. Kadın en fazla elli yaşında olmalıydı. Uzun beyaz saçları, üzerinde ise kurbanlara özel hazırlanan siyah bir elbise vardı. Buradan bakınca kadının yüz ifadesini göremese de ne kadar korkmuş olduğunu tahmin edebiliyordu. Kadın başı önde, kamburunu çıkarmış, çaresizce yürüyordu. Kadını, sonradan daire oluşturmuş cübbelilerin ortasına aldılar. Sonra cübbeliler hep bir ağızdan yüksek sesle ayini başlatan bazı sözler söylediler. Ardından kendilerinin ilahi olarak tanımladıkları bir çeşit şarkı söylemeye başladılar. Bu şarkıya kasabalı da katıldı, herkes onlara eşlik ediyordu. Alisa hariç. O sözleri asla kullanmayacak, o şarkıyı asla söylemeyecekti. O bu günaha ortak olmayacaktı. Şarkıyı söylemediğini gizlemek için ağzını boynundaki şalıyla kapatmıştı. İlahi bitince cübbelilerden biri yaşlı kadının üzerine yanıcı bir sıvı döktü ve kadından uzaklaştı. Sonra içlerinden biri kadının yanına yaklaşıp, elindeki meşaleyi kadının ayaklarına değdirdi. Kadının ayaklarından başlayan alevler yukarıya doğru çıkarak kadını esir aldı. Kandın artık alevlere teslim olmuş, diri diri yanıyordu. Herkes susmuş, dikkatli gözlerle cayır cayır yanan kadını seyrediyordu. Ortamdaki derin sessizliği bozan şey ise alevlerin kadının elbisesini yiyip bitirirken çıkardığı çıtırtılar ve kadının çığlıklarıydı. Kadın ellerini savurmaya çalışıyor ancak ayaklarındaki halatlara bağlı olduğundan onu bile yapamıyordu. Oradan oraya koşuşturarak çığlıklar atıyor, yardım istiyordu ama kimse kılını bile kıpırdatmıyordu. Kadının ayakları iplere dolandı, kadın yere düştü ve bu kez de çığlıklar arasında yerde yuvarlanmaya, can çekişmeye devam etti. Bir süre sonra kadının sesi de kesildi ve yalnızca alevlerin acımasız sesi kaldı. Alevler kadının bedeninde yiyecek başka bir şey bulamayınca yavaş yavaş sönmeye başladı. Artık yalnızca birkaç küçük alev kalmıştı. Onları da cüppeli adamlar söndürdü. Ardından iki tane cüppeli bir tabut getirdi ve yanmış ölü bedeni tabuta koydu. Tabut at arabasına yüklendikten sonra cüppeliler tekrar daireye katıldı. Ayin tamamlanmıştı. Şimdi sırada dolunaya dua etmek kalıyordu. Son bir dua. Adamlardan biri duaya başladığı sırada tuhaf bir şey oldu. Biraz önce yaşlı kadının yandığı yerden küçük bir alev topu yükseldi. Adamlar alevi ayaklarıyla söndürmeye çalıştılar ama başaramadılar. Ardından ilçelerinden biri üzerindeki cüppeyi çıkarıp alevi söndürmeye çalıştı ancak alev sönmek yerine, her geçen saniye daha da büyüdü. Tüm kasabalı meraklı gözlerle onları seyrederek neler olduğunu anlamaya çalışırken alevler hızla büyümeye, zeminde daire oluşturmaya, bütün cüppelileri arasına almaya başlamıştı. Alevler artık cüppelilerin etrafında daire oluşturmuştu, adımlar oradan çıkamıyordu. Herkes söylenmeye başladı. Birileri, onlara yardım edilmesi gerektiğini söylüyordu. Birkaç kişi oturduğu yerden kalkıp onların yanına gitti ama alevlerden dolayı yanlarına bile yaklaşamadı. Akevler bu kez de yükselmeye başladı. Adamlar alevlerin arasında çığlık çığlığa bağırıyor, yardım istiyor, kendilerini kurtarmaları için insanlara yalvarıyorlardır. Biraz sonra at arabasından bir silüet indi. Yalnızca iskelet halinde bir iskeletti. Kemiklerinde yer yer erimiş etler, yer yer sallanan küçük kumaş kalıntıları vardı. İğrenç, mide bulandırıcı, bir o kadar da korkunç ve dehşet verici bir görüntüydü. Alisa ne olduğunu hemen anladı. Bu biraz önce cüppelilerin diri diri yaktıkları yaşlı kadındı. Onun öldüğünü sanmışlardı ama yaşlı kadın ölmemişti, aksine intikam almak için geri dönmüştü. Alevleri yeniden canlandıran ve biraz önce kendisini yakanlardan intikam almak için onları alevlerin içine hapseden de bizzat oydu. İskelet alevlere yaklaştı ve ellerini kaldırdı. Artık ne ellerinde ne de ayak bileklerinde bağlar yoktu. Tamamen özgürdü, rahatça hareket edebiliyor, istediğin yapabiliyordu. İskelet, alevlerin arasından geçip dairenin içine girdi ve diğer cüppelilerle beraber alevlerin arasında gözden kayboldu. O sırada tüm kasaba halkı çığlıklar içinde etraftı koşturuyor, kaçmaya çalışıyordu. Herkes dehşete düşmüştü. Herkes burayı terk etmek için hızlı hareket ediyordu. Alisa’da onların yaptığını yaparak kaçmak için ayağa kalktı ama diğer yandan da olacakları merak ediyordu. Biraz önce o yaşlı kadını ve daha öncesinde bir sürü masum insanı diri diri yakarak katleden bu canilerin aynı şekilde acı çekişlerini görmek, çığlıklarını duymak istiyordu. Hak ettiklerini bulmuşlardı, onlar bunu hak etmişti. Hatta buna göz yuman, üstelik bunu destekleyen kasaba halkı da bunu hak ediyordu. Alisa kasaba yoluna doğru ağır adımlarla ilerlerken sürekli arkasına dönüp alevlere bakıyordu. Biraz sonra alevler yavaş yavaş azaldı, sonra tamamen söndü. Artık ortada yalnızca cüppeli adamların kemikleri kalmıştı. Yaşlı kadın ise yakılmadan önceki halinden bile daha farklı bir görünüme sahip olmuştu. Daha korkunç, daha güçlü. Saçları daha uzun ve siyahtı. Boyu daha uzundu ve daha iriydi, artık kamburu yoktu ve dik duruyordu. Yüzü ise daha da çirkinleşmişti. Üzerinde ise uzun, beyaz bir elbise vardı. Ancak alevlerin verdiği hasara dair hiçbir belirti yoktu. Tamamen normal bir insan görünümündeydi. Ancak havaya kaldırıldığı avuçlarının içinden çıkan alevlere bakılırsa, norma bir insan değildi. Alisa şimdi anlamıştı, cüppeliler yanlış kişiyi yakmaya çalışmıştı. Bu kadın, bu kasabanın hayalet büyücüsüydü. Onunla ilgili birçok rivayet duymuştu ama aklında kalan ve tek gerçek olan rivayet, onun yıllar önce öldüğüydü. Onu öldürememişlerdi çünkü o zaten ölüydü. Ama hayaleti bir insan suretinde, kasabada istediği herhangi bir yerde yaşamaya devam ediyordu. Şimdi ise cüppeliler, bunca zaman yaptıkları bu kötülüklerin bedelini ödemişlerdi, hem de çok ağır bir şekilde. Alisa orada durmuş kadını izlerken, biri onu kolundan tuttu ve çekiştirerek oradan uzaklaştırdı. Alisa artık evine gönül rahatlığıyla gidebilir, bu kasabada istediği kadar yaşayabilirdi. Ayin görevlileri ölmüş, kasabalı dersini almıştı. Alisa, herkesin korktuğu o yaşlı büyücüye karşı hayranlık duyuyordu. Görüntüsü her ne kadar mide bulandırıcı ve korkunç olsa da kalbi güzeldi. Tüm masumların intikamını almıştı.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...