MEĞER EN GÜZEL YILLAR SOBA BAŞINDA KALMIŞ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Büyümek gerçekten özgürleşmek miydi, yoksa çocukluğun hesapsız neşesini geride bırakmak mı?

14 Ekim 2026 - 14:12
14 Ekim 2026 - 14:12 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 0  4
MEĞER EN GÜZEL YILLAR SOBA BAŞINDA KALMIŞ

Cayır cayır yanan bir sobanın yanı başında, avuçlarımı ısıtan çay bardağından bir yudum alırken rastladım bu söze. Hani bazen bu kadar tesadüf olmaz dediğimiz anlar olur ya, tam da öyle bir tesadüf oldu işte. Sobanın sıcaklığı çayı ısıtmaya çalışırken, bu söz içimde uzun zamandır unuttuğum bir sızıyı uyandırdı ve ister istemez birkaç kelamı da beraberinde getirdi.

Yıllar yıllar evvel büyümek diye bir gayemiz vardı. O zamanlar büyümek gözümüzde nasıl da büyülü bir şeydi değil mi?

Kafa sallayanlarınızın olduğunu görmek güzel…

Bir büyüseydim, kendi hayatımı kursaydım, kimseden izin almadan yaşasaydım.” diye az koşturmadık o yılların peşinden. Büyüklerin masasına oturmak, akşam istediğimiz saatte eve dönmek, kendi paramızı kazanıp kimseye hesap vermemek özgürlüğün ta kendisi gibi gelirdi. Boyumuz uzasın diye az çabalamadık, yaşımızı hep bir iki yaş büyük söylemedik mi mahallede, okulda, yeni tanışmalarda?

Peki, ne oldu sonra Büyüdük, istediklerimizin hepsi oldu. Kararları biz veriyoruz, akşam istediğimiz saatte evdeyiz, kendi ayaklarımızın üstündeyiz...

Ama her şey tam da hesapladığımız gibi giderken, içimizde tam olarak adını koyamadığımız kocaman bir boşluk peydah oldu.

Neden?

Ben söyleyeyim sizin yerinize. O boşluk, özgürlük sandığımız şeyin aslında ağır birer sorumluluk zırhına dönüşmesinden peydah oldu. Büyüdükçe hayatın saf, hesapsız neşesini kaybettik çünkü. Çocukken bir arkadaşımızla yan yana durmak yeterdi ne title’mızı sorardık birbirimize ne parayla tartardık ağırlığımızı. Şimdiyse kurduğumuz ilişkilerin arasına hesaplar, beklentiler, mesafe ve nezaket kılıfları girdi.

O boşluk her gün 'güçlü durmak' zorunda olmanın, kimseye zayıflığımızı gösterememenin yorgunluğundan ibaret değil mi?

Çocukken dizimiz kanadığında avazımız çıktığı kadar ağlardık, hemen sarıp sarmalayanımız olurdu. Büyüyünce ruhumuz kanıyor da "İyiyim, bir şeyim yok" deyip tebessüm etmek zorunda kalıyoruz. Hayat koşturmacasında, faturaların, yarın kaygısının, kariyer telaşının ve bitmek bilmeyen yetişkinlik beklentilerinin arasında kendimizi unuttuk.

En acısı da ne biliyor musunuz?

Çocukken hayallerimiz sınır tanımazdı ama büyüdükçe hayallerimizin yerini 'gerçekler' ve 'zorunluluklar' aldı. İşte o bahsettiğim boşluk, gözlerimizdeki eski hesapsız ışıltının ve merakın sönmesinden başka bir şey değil.

Meğerse çok acele etmişiz dostlar...

Meğer hayatın en güzel, en hesapsız, en dertsiz yılları hikâyenin daha en başında, biz "Bir an önce büyüyeyim" diye çabalarken sessizce geride kalmış. Meğer özgürlük dediğimiz şey akşam ezanından önce eve yetişme telaşıymış, yarınki sınavdan başka hiçbir derdin olmamasıymış, sokak lambasının altında saatlerce süren içi boş ama ruhu dolu sohbetlermiş meğer en büyük zenginlik. 

Biz büyümeyi özgürlük sanırken, omuzlarımıza binen sorumlulukların, hesapsızca tükenen dostlukların ve bitmek bilmeyen yetişkin telaşlarının ortasında bulduk kendimizi. Bugün hepimizin yüzünde aynı buruk tebessüm var. Hepimiz geçmişe bakıp "Keşke o günlerin kıymetini biraz daha bilseydik" diyoruz ancak zamanı geri sarıp iki basamak birden çıktığımız merdivenleri geri inemeyiz, biliyorum. 

Madem hepimiz aynı hissin etrafında toplandık, belki de birbirimize hatırlatmamız gereken bir şey vardır. İçimizdeki sabırsız çocuğu büsbütün kaybetmeyelim. Büyüdük evet ama hayatın o ilk yıllarındaki samimiyeti, neşeyi ve hesapsız sevgiyi bugünün karmaşasına taşımak hâlâ bizim elimizde. Hayatı bu kadar ciddiye alıp çocukluk masumiyetimize haksızlık etmeyelim, yeni özgürlük kavramımız da bu olsun mu?

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Hüseyin Aslan 12 Eylül 1994’te Göztepe’de, babamın dadaş vakarı ile annemden miras kalan Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında, çok sesli bir kültürün içine doğdum. Çocukluk düşlerimde ağaca dokunmak, ona şekil veren bir marangoz olmak vardı ancak rasyonel yaşam beni 2018 yılında bir Endüstri Mühendisi olarak hayatın devasa pazarına bıraktı. O günden beri Proje Yöneticisi unvanıyla sistemlerin ve karmaşanın ortasında yol alıyorum. Kelimelerle olan hakiki münasebetim ise 2016 yılında başladı. 2022’de şahsi blogumda inşa etmeye çalıştığım yazın dünyası, iş ve hayat dengesinin o bitmek bilmeyen savaşına bazen yenik düşse de, yazmaktan vazgeçmedim. İş hayatının gri dünyasından her fırsatta kaçıp, hiçbir zaman tam olarak bırakmadığım o kadim limana, şimdi tekrardan, edebiyata sığınıyorum.