Dünyadan Sonra Bölüm 2

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

"Güneş'in öfkesiyle gökyüzü hiç görmediği bir renge bürünürken, insanlık modern çağın tüm kazanımlarını tek bir anda karanlığa teslim ediyor. Bir yanda NASA koridorlarında yankılanan çaresiz çığlıklar, diğer yanda Adana otoyolunda bir şarkının naifliğiyle felaketi karşılayan iki aşık... "

3 Mayıs 2026 - 10:28
3 Mayıs 2026 - 10:28 ⏱ 14 dk Okuma Süresi
 13  56
Dünyadan Sonra Bölüm 2

DÜNYADAN SONRA

Bölüm 1: KAOS

1. Kısım AURORA: GÖLGEDEKİ KÖRLÜK

17 Mayıs 2025, Saat 00:05

NASA – Uzay Hava Tahmin Merkezi, Boulder, Colorado



Gece vardiyası teknikeri Marcus, önündeki devasa ekran yığınına bakarken esnedi. Masasında soğumuş kahvesinden kalan halka izleri ve yarım bırakılmış bir çörek duruyordu. Yan masadaki çalışma arkadaşı Sarah, elinde taze bir kahve kupasıyla içeri girdi.

"Hâlâ bir hareket yok mu Marcus?" diye sordu Sarah, esneyerek. "Güneş bugünlerde emekli memur gibi davranıyor."

"Aynı nakarat," dedi Marcus, sandalyesinde gerinerek. "Şu AR3664 kodlu güneş lekesi, aylardır sadece gürültü yapıyor. Sıradan veri akışlarını denetlemekten parmaklarım uyuştu."

Birden, sol köşedeki ekranda Güneş ve Heliosfer Gözlemevi'nin (SOHO) taçküre ölçer kamerasından (LASCO C3) gelen görüntüde tuhaf bir karıncalanma belirdi. Ekran bir anda bembeyaz oldu.

"Yine mi algılayıcı gürültüsü?" diye mırıldandı Marcus. Klavyede birkaç tuşa sertçe bastı. "Sarah, şuna bak! SOHO yine körleşti."

Sarah masasına eğilip ekrana baktı. "Yine mi? Bu ay üçüncü kez görüntü donuyor. Şu eski donanımlara bütçeyi kısıp dururlarsa olacağı bu. Milyon dolarlık cihazlar, basit bir parçacık fırtınasında havlu atıyor."

"Kesinlikle," dedi Marcus, canı sıkılmış bir tavırla. "Elimizdeki kamera, flaş patlamış fotoğraf makinesinden farksız. Bak, veri kaybı yazısı her yeri kapladı."

Marcus hemen diğer kaynaklara yöneldi ancak ESA ve JAXA uydularından da yanıt alamıyordu. "Küresel bir yazılım hatası olmalı. Ya da uydular aralarında anlaşıp greve falan gitti. Eğer gerçek bir patlama olsaydı, büyük parlama uyarıları binayı inletirdi Sarah. Ama bak, her yer kütüphane gibi sessiz."

Nedenini kavrayamıyorlardı: Uyarılar çalmıyordu çünkü fırtınanın öncü protonları uyduların sayısal belleklerini delip geçerken, sistemler çığlık atacak zaman bile bulamamıştı. Marcus, iç ağdaki mesaj tahtasına kısa bir not düştü: "SOHO ve dış ağlarda veri kaybı. Muhtemelen eşleme hatası. Sistemi yeniden başlatıyorum. Kimse kaygıya kapılmasın."

O sırada, 1.5 milyon kilometre ötede, Dünya'nın son nöbetçisi olan DSCOVR uydusu, üzerine doğru gelen o devasa plazma duvarını fark etti. Manyetik duyargaları tarihin görmediği bir sapmayla titrerken, Dünya'ya son bir çığlık gönderdi: "Manyetik Bileşen: Uç Güney. Şiddet: Ölçüm Dışı."

Marcus'un ekranında kırmızı bir kutucuk belirdi: "Sistem yeniden yükleniyor..." Marcus, yaklaşan felaketi sadece bir bağlantı sorunu sanarak çöreğinden bir ısırık daha aldı. Yarın sabah yöneticisinden alacağı azarı düşünüyordu; oysa ertesi sabah azar atacak bir yöneticisi, hatta elektriği olan bir şehri bile kalmayacaktı.



GÖK ATEŞİ: KANADA'NIN DÜŞÜŞÜ

17 Mayıs 2025, Saat 09:32 – Quebec, Kanada

Zaman, evrenin o soğuk sessizliğinde farklı akıyordu. Colorado'da Marcus yazılımsal hayaletlerle boğuşurken, Kanada'nın kuzey semalarında gökyüzü bir anda görünmez bir devin darbesiyle sarsıldı. Ufukta yükselen güneş, kükreyen bir ateş denizinin altında boğulmuştu. İlk darbe buraya, medeniyetin zırhının en ince olduğu o kuzey kapısından içeri sızdı.

Atmosfer, üzerine binen trilyonlarca tonluk manyetik basınç altında adeta bir bez gibi yırtıldı. Hava, sürtünmenin şiddetiyle öyle bir ısındı ki; sessizlik, yerini milyonlarca metal plakanın birbirine çarpmasını andıran o uğultuya bıraktı. Statik yük, her zerreyi birer mermiye dönüştürmüştü. Orman yangınları aşağıdan başlamadı; bu, tarihin gördüğü ilk "gök ateşiydi."

Asırlık çam ağaçları, gökyüzünden inen elektrikli bir cıvata darbesiyle alev toplarına dönüştü. Kuşlar, içlerindeki manyetik pusulalar birer prangaya dönüştüğü için kendi etraflarında delice daireler çizerek toprağa çakıldılar. Kanada'nın o mağrur toprakları, artık güneşin öfkesini boşalttığı devasa bir kor halindeydi.

Ormandaki bir çiftliğin çatısında, elektrik direği bir ağacın gövdesini keserken parçalandığı aynı saat; 200 metre ötede altı yaşındaki Tommy ve sekiz yaşındaki Emma, anneleriyle verandaya çıkmıştı. "Bak, gökyüzü yeşil oldu!" diye haykırmıştı Tommy. Anne, o rengi görmüştü — o imkansız, hoş rengi. "Çok güzel," diye fısıldamıştı, çocuklarını koklayarak. Bir dakika sonra, çiftlik evinin ana elektrik paneli tetiklendi; açıldı, kapandı, açıldı... Evde, radyo cihazı o anda yüksek sesle karısını uyarmaya başlamıştı ama kimse duymadı. Çoktandır telefonlar çalışmıyordu.





GÖLGEDEKİ KÖRLÜK: 18 DAKİKALIK CAN PAZARI

17 Mayıs 2025, Saat 09:24 – NASA, Houston

(Kalan Süre: 18 Dakika)

Mühendis James, Colorado'daki "bağlantı kopukluğu" raporunu gördüğünde Marcus'un aksine donup kaldı. Grafiklerin fizik yasalarına aykırı bir hızla dikleşmesi karşısında kahve kupasını masaya bıraktı.

"James, veriler doygunluk noktasını aştı! Grafik çizgisi ekranın dışına çıktı, bu imkansız!" diye bağırdı yan masadaki meslektaşı.

"Yazılımsal bir sapma değil bu," dedi James, elleri titreyerek. "Uydu protonları saymayı bıraktı çünkü sayılar artık sayılamıyor! Tasarladıkları en büyük rakamdan milyonlarca kat daha büyük bir şey yaklaşıyor! Güneş az önce bize bir mektup gönderdi ve o mektup şu an kapıda!"

Houston ile Beyaz Saray arasındaki telefon hattı saniyeler içinde açıldı. Bu, tarihin en kısa ve en çaresiz pazarlığıydı.

Houston: "Efendim, L1'deki nöbetçiden gelen o son çığlığı aldık. Manyetik kalkanın kapıları içeriden açıldı, enerji doğrudan içeri sızıyor! Doğu yakasının tüm elektrik şebekesini hemen kapatmalısınız!"

Beyaz Saray: "Bu ne anlama geliyor? Piyasaların açılmasına dakikalar var, somut konuşun!"

Houston: "Efendim, piyasa diye bir şey kalmayacak! Her saniye binlerce trafoyu havaya uçuracak bir akım yaklaşıyor!"

Beyaz Saray: "Tüm şehri karanlığa mı gömelim? Kapatma emrini verirsem tarihin en büyük borsa çöküşüne sebep olurum!"

Houston: "Efendim, şu an kapatmazsanız —yarın sabah— elinizde takas yapacak bir kâğıt bile kalmayacak! Çünkü o kâğıdı aydınlatacak bir ampulünüz olmayacak! Doğru karar yok, Efendim. Sadece iki berbat seçenek var!"

Karar asılı kaldı. Telefon hattındaki titreme bir saniye sürdü, iki saniye...

Saat 09:36'da New York'un çelikten devleri güneşin ilk ışıklarıyla yıkanırken, kimse göğün derinliklerinde bir canavarın pençesini uzattığını fark etmemişti. Times Meydanı'nda bir turist, telefonuyla gökyüzünde beliren o imkansız yeşil dalgaları çekerken arkadaşına bağırdı: "Tanrım, bu hayatımda gördüğüm en güzel şey! Neden kimse haber vermedi?"

Oysa o ışıklar gökyüzünün bir süsü değil, mıknatıskürenin, yani o görünmez manyetosferin sonunun haykırışıydı.

Aynı anda, Empire State binasının 42. kat asansöründe bir stajyer yanındakine fısıldadı: "Umarım bugünkü toplantı uzun sürmez, akşam erken çıkmam lazım." Yanındaki adam gülümsedi: "Günü kısa kesmişler zaten. 09:30'da bitecek."

Tam o anda, asansörün tavanındaki ışıklar bir anlığına göz kırptı.

Saat 09:42'de devasa bir sessizlik şehri yuttu. Telefonlar birer ölü balık gözü gibi karardı; asansörler binlerce insan için çelikten mezarlara dönüştü. Metrolar karanlık tünellerde durdu; binlerce insan yerin altında kör ve sağır kaldı. Havada duyulan tek şey, gökyüzünden gelen o derin uğultuydu; sanki evren dev bir diyapozon gibi titriyordu.

Beyaz Saray'ın kararı çok geç gelmişti. Kapatma emri, hiçbir şeyi kurtaramamıştı.

İnsanlık tehlikeyi sezemedi çünkü "görmek" ile "anlamak" arasındaki o uçurumda boğulmuştu. Güneş, bir baba şefkatiyle ısıttığı dünyayı bir saniye içinde bir ateş çukuruna atmaya karar verdiğinde; insanın tüm o yüksek teknolojisi, pillerle çalışan bir oyuncaktan farksız kalmıştı.

Ozon tabakası saniyeler içinde seyreldi ve güneşin saf morötesi ışınları, yeryüzündeki yaşamı bir mercek altındaki böcek gibi yakmaya başladı.

Geriye sadece mekanik bir sessizlik ve karanlıkta fısıldaşan o kadim korku kalacaktı. Felaket o kadar büyüktü ki, insanın dar hayal gücüne sığmamıştı.

Saat 09:45'te, Colorado'da Marcus, soğumuş kahvesinin sonunu içmeye çalışıyordu. Ekranlar tamamen siyahlığa gömüldüğünde, ağzındaki çörek parçasıyla şaşkınlık içinde dışarı baktı.

Sabah güneşi tuhaf, metalik bir yeşil-mor renk almıştı.

O rengin adı: Apocalypse.



*****



Adana-Mersin otoyolu, o akşam medeniyetin gürültülü bir damarı olmaktan çıkmış, terk edilmiş bir nehir yatağına dönüşmüştü. Saatler tam 18:30’u gösterirken, gökyüzünde bir saat önce patlayan o mor ve neon yeşili kıyamet perdesi çekilmiş, yerini ağır, kadifemsi ve tekinsiz bir karanlığa bırakmıştı.

Aras, o sessizliğin içinde dünyanın nefesinin kesildiğini duyabiliyordu. Artık ne bir motorun uğultusu vardı, ne de ufukta parlayan bir şehrin yapay ışıkları. Teknoloji, son nefesini binlerce kilometre ötedeki bir uydunun sessiz çığlığıyla vermiş; geriye sadece metal yığınları ve bu devasa sessizliğin ortasında kalan insan ruhu kalmıştı. Büyük bir "hiçlik" çağı başlıyordu, Aras bunun farkındaydı. Ama tuhaf bir şekilde, korku bu akşam onun kalbine uğramamıştı.

Yanında Aynur vardı.

Dünyanın tüm ışıkları sönerken, Aras aradığı aydınlığı Aynur’un avucunun içinde bulmuştu. Parmakları birbirine kenetlendiğinde, sanki otoyolun o soğuk asfaltı çiçeklenen bir patikaya dönüştü. Adımları, yıkılan bir medeniyetin enkazına değil, daha saf bir başlangıca doğru atılıyordu. Aras, içindeki o tuhaf huzuru notalara döktü; sesi karanlığın içinde bir fener gibi yükseliyordu.

"Mavi nurdan bir ırmak

Gölgede bir salıncak

Bir de ikimiz kalsak

Yıldızların altında

Yanmam gönlüm yansa da

Ecel beni alsa da

Gözlerim kapansa da

Yıldızların altında" 

Etraflarında terk edilmiş araçlar birer heykel gibi dikilirken, onlar sadece şarkı söyleyerek yürüyorlardı. Şarkıları, elektriğin terk ettiği bu metal ormanında yankılanan tek canlı sesti. Mersin’e doğru, o sonsuz asfaltta el ele ilerlerken; teknoloji ölmüştü belki ama Aras, Aynur’un elini her sıktığında, dünyanın hala dönmek için bir sebebi olduğunu hissediyordu.

Karanlık bir dev gibi yeryüzüne çökmüştü, ancak iki kalp el ele verdiğinde, en derin kaos bile sadece bir fon müziği olarak kalıyordu.

Aras'ın bu vurdumduymaz, hatta neredeyse hafiflemiş tavrına karşın; Aynur, parmaklarının ucuna kadar sızan o devasa huzursuzlukla titriyordu.

"Aşkım... Tüm bunlar nedir? Bu sessizlik, bu karanlık..."

"Muhtemelen güçlü bir güneş fırtınası dünyayı tokatladı," dedi Aras. Sesinde, az önceki şarkının tınısından hiçbir şey eksilmemişti. "Görünen o ki medeniyetin hard diskini yaktık. Dünya teknolojisinin yarısını, elektroniğinin ise tamamına yakınını... Ha, bir de muhtemelen işimi kaybettim."

Aynur duraksadı, elini daha sıkı tuttu. "Neden işini kaybettiğini düşünüyorsun ki? Her şey düzelince..."

Aras karanlığın içinde keyifle güldü; bu, bir imparatorluğun çöküşünü izleyen birinin teslimiyet dolu gülüşüydü.

"Düzelmeyecek sevgilim. En azından önümüzdeki on yıl boyunca gökyüzünde çalışan tek bir uçak bile göreceğimizi sanmıyorum. Amerika’daki ofisime gitmek için bir kalyon inşa etmem gerekebilir."

"O ne güzel!" dedi Aynur, sesinde korkuyla karışık gizli bir sevinç belirmişti. "Artık ayrı düşmeyeceğiz o zaman. Benim mesleğimi beraber yaparız, toprağa döneriz."

"Düşünsene," dedi Aras, başını o an her zamankinden daha parlak görünen yıldızlara kaldırarak. "Yüksek makine mühendisi, itki sistemleri uzmanı, kuantum fiziğiyle uyduları konuşturan adam... Bahçede domates çapalamak için harika bir özgeçmiş, değil mi?"

Aynur artık Aras'ın yanında kalacağı fikriyle iyice keyiflenmişti. Ne teknolojik yoksunluk ne de maddiyat üzerine kurduğu hayallerin hiçbir anlamı kalmamıştı. Belki post-modern çağda, sanayi devrimi öncesi bir sadelikte yaşayacaklardı ama ruhunu kemiren o modern kaygıların çoğu bir anda sönüp gitmişti. Elini daha bir güvenle sıktı Aras'ın. Sesleri, otoyolun karanlık betonunda yankılanmaya devam etti:

*"Yanmam gönlüm yansa da, ecel beni alsa da, gözlerim kapansa da yıldızların altında..."*

Tam o sırada, denizin ufkunda kırmızı, parlak bir leke belirdi. Önce uzak bir fenerin cılız parıltısı sandılar onu; ancak saniyeler içinde o leke genişledi, kızardı ve arkasında kor ateşten bir kuyruk bırakarak gökyüzünü bir kılıç gibi yardı. Derken bir tane daha... Ve bir tane daha...

Aynur’un gözleri büyülenmiş bir çocuk gibi parlıyordu. "Aras, bak!" dedi sesi titreyerek. "Dünya bize cevap veriyor, yıldızlar yağıyor üzerimize..."

Ancak Aras’ın bakışları, o kırmızı ışıkların denize doğru çizdiği kavislerde asılı kaldı. Birkaç dakika içinde gökyüzünün o tekinsiz morluğu, yerini cehennemî bir kızıla bıraktı. Yüzlerce, binlerce ateş topu, gök kubbenin görünmez tavanından kopup yeryüzüne doğru hızla akmaya başlamıştı. Şarkıdaki o naif "mavi nurdan ırmak", şimdi yerini erimiş bir bakır denizine bırakıyordu.

Gökyüzü şarkı söylemeyi bırakmış, uğuldamaya başlamıştı. Aras, Aynur’un elini her zamankinden daha sert, neredeyse canını yakacak kadar sıkı kavradı. Az önceki o vurdumduymaz huzuru, yerini kadim bir hayatta kalma güdüsüne bıraktı.

"Bunlar yıldız değil Aynur," dedi fısıltıyla. Sesi, yaklaşan ateş fırtınasının metalik uğultusunda kaybolup gitti. "Cennetten kovuluyoruz."

Otoyolun sessizliği, gökyüzünden inen bu devasa ateş mermilerinin atmosferi yırtan çığlığıyla parçalandı. Gökyüzü bir daha hiç bir zaman eskisi gibi görünmeyecekti.

Ateş yağmuru dünyanın her yerinden rahatça gözlemlenebiliyordu. Tanrıya inananlar, bu yaşananların kutsal kitaplarda binlerce yıl önceden haber verilen o son olduğunu haykırmaya başlamıştı. İnançsızlar, devasa bir meteorun dünyaya yaklaşmakta olduğunu ve bunların sadece öncü meteoritler olduğunu savunuyordu. Komplo teorisyenleri ise tüm yaşananların dünya dışı bir medeniyetin topyekun saldırısı olduğunu ileri sürerek korkuyu körüklüyordu.

 Aras ve onun gibi bilim insanları ise gerçeği ilk görüşte anlamışlardı.

Ömer Bedrettin Uşaklı yıldızların altında şiiri. Büyük ustaya rahmet ve saygılarla...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osman Uyur Bolca okuyorum, elimden geldiğince yazıyorum. 26 Temmuz 1984 Adana doğumluyum. 2006 Cumhuriyet üniversitesi dış ticaret ve 2011 Hitit üniversitesi iktisat mezunuyum. Finansal risk analistiyim ayrıca mümkün olduğunca yazıyorum. WOMAN OF THE NIGHT (DIE FRAU DER NACHT Almanca çevirisi) ve ADDICTION DIGITAL SHACKLE isimli kitaplarım var. Bilimkurguyu çok seviyorum, bu konuda yazmayı çok seviyorum.