Toplumsal Hafıza Akımı'nı Nasıl İlan Ettim?

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bu yazı, bir yazarın başarı ve görünürlük kavramlarına bakışını anlatıyor. Yılların emeğinin tek bir ödül ya da görüntü üzerinden değerlendirilmesine itiraz ederken, asıl amacının kişisel övgü değil, ürettiği düşüncelerin daha geniş bir kitleye ulaşması olduğunu vurguluyor.

16 Eylül 2026 - 06:18
16 Eylül 2026 - 06:18 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 0  3
Toplumsal Hafıza Akımı'nı Nasıl İlan Ettim?

İnsanlar bir başarıyı gördüğünde o sonucun arkasında geçen yılları, verilen emeği, sessizce sürdürülen mücadeleyi ve insanın kendi içindeki savaşı fark etmiyor. Özellikle görünür hâle gelen her şeyin kolay elde edildiğine dair büyük bir yanılgı var. Bir insanın düşüncelerini daha fazla kişiye ulaştırmak istemesi, sesini büyütmeye çalışması ya da üretimini daha görünür hâle getirmesi bazı çevreler tarafından yanlış okunabiliyor. Fikir üretmek kadar, o fikri insanlara ulaştırabilmek de büyük bir çabanın parçasıdır.

Elbette bugün birçok alanda samimiyetsiz örneklerle karşılaşabiliyoruz. Bazen ortada güçlü bir üretim olmadığı hâlde büyük unvanlar dağıtılıyor, bazen toplumda karşılığı olmayan insanlar şaşaalı ödüllerle öne çıkarılıyor. İnsanlar da doğal olarak gördükleri bazı örneklerden dolayı şüphe duymaya başlıyor. Fakat herkesin hikâyesini aynı kefeye koymak büyük bir haksızlığa dönüşebiliyor. Bir kişinin gerçekten ürettiği, emek verdiği ve yıllardır ortaya koyduğu birikimi görmeden yalnızca “ödül” kelimesi üzerinden hüküm vermek kolaycılıktan başka bir şey olmuyor.

Gazeteciler ve Medyacılar Cemiyeti tarafından tarafıma verilen “Yılın Yazarı” ödülünü kabul etmemin sebebi tam olarak buydu. Ben bu ödüle yalnızca bir plaket ya da unvan gözüyle bakmadım. Bu ödülü, yıllardır savunduğum düşüncelerin en önemlisi olan Toplumsal Hafıza Akımı’nın daha fazla insana ulaşabilmesi adına önemli bir fırsat olarak gördüm. Yazının yalnızca yazıldığı yerde kalmasını hiçbir zaman istemedim. Bir düşüncenin gerçek gücü, insanlara ulaştığı anda ortaya çıkar. Bu yüzden görünürlüğü artıran her alanın, her platformun, her kürsünün ve her imkânın kıymetli olduğuna inandım.

Hayatım boyunca yazının yalnızca kişisel bir uğraş olduğuna inanmadım. Yazmak benim için bir iz bırakma biçimi oldu. Bir insanın kalemini büyütmesi, daha fazla insana ulaşması ve düşüncelerini daha geniş alanlarda anlatabilmesi için mücadele vermesi son derece doğal bir durumdur. Bu yolculuk bazen sessiz ilerler, bazen yorucu olur, bazen de insanı hiç hak etmediği ithamlarla karşı karşıya bırakır. Görünür olmak isteyen herkes bilir ki düşüncelerini büyütmek isteyen bir insanın önünde iki seçenek vardır: Ya kendi içine kapanır ya da her fırsatı değerlendirerek sesini daha uzağa taşımaya çalışır.

Ben ikinci yolu seçenlerden oldum. Yazdığım her cümlenin daha fazla insana ulaşabilmesi adına karşıma çıkan her imkânı değerlendirdim. Bir davet, bir platform, bir ödül, bir kürsü ya da insanların dikkatini çekecek herhangi bir alan…

Tüm bunlar benim için düşüncelerimi büyütebilmenin yollarıydı. İdealist bir insanın görünür olmak için de mücadele etmesi gerekir. Çoğu kişi üretimin yalnızca masada gerçekleştiğini sanıyor. Üretimin bir başka tarafı daha vardır: O üretimi insanların karşısına çıkarabilmek. İşte en zor kısım tam olarak budur.

Toplumun büyük bir kısmı sonucu görüyor ama süreci görmüyor. Kimse yıllarca devam eden emeği, vazgeçmeyişi, sürekli yeniden başlamayı, eleştirilere rağmen üretmeye devam etmeyi konuşmuyor. Bir insanın kendi sesini duyurabilmek için verdiği mücadele bazen küçümseniyor. Hâlbuki görünür olmayı istemek, fikirlerinin daha fazla insana ulaşmasını arzulamak ve bunun için çaba göstermek son derece insani bir şeydir. Tarih boyunca iz bırakan insanlar, kendi düşüncelerini büyütmenin yollarını aradı. Kimi bunu bir sahnede yaptı, kimi bir kitapta, kimi bir gazetede, kimi bir konuşmada.

Ben hiçbir zaman sessiz kalmayı seçen biri olmadım. Düşüncelerimin bir odanın içinde kaybolup gitmesine razı olamadım. Yazının gücüne inandım ve o gücün daha fazla insana ulaşabilmesi adına önüme çıkan her fırsatı değerlendirdim.

Hayat bana şunu öğretti: Bir insanın fikirlerini büyütme arzusu küçümsenecek bir şey değildir. Asıl konu, insanın neyi neden yaptığıdır. Benim niyetim hiçbir zaman geçici bir alkış toplamak olmadı. Ben kalıcı bir etki bırakmak istedim. Yazının insan hayatına dokunabileceğine inandım. İnsanların zihninde bir cümle bırakabilmenin, bazen yıllarca süren sessiz bir mücadeleden geçtiğini yaşayarak öğrendim. Bu yüzden bugün hâlâ aynı yerde duruyorum; üretmeye, anlatmaya ve sesimi daha uzağa taşımaya devam ediyorum.

İnsanların anlamadığı şey şu: Bu ülkede bir şey üretmek kadar, onu ayakta tutmak da zor. Yıllarca yazıyorsunuz, düşünüyorsunuz, gündemi takip ediyorsunuz, toplumsal meseleler hakkında konuşuyorsunuz ama bir noktadan sonra yalnızca üretmek yetmiyor. Çünkü görünmeyen insan zamanla unutuluyor. Bugün herkes “iyi işler kendiliğinden fark edilir” düşüncesini savunuyor ama gerçek hayat böyle işlemiyor. Özellikle medya ve fikir dünyasında kendinizi geri çekerseniz unutuluyorsunuz.

Ben hiçbir zaman bunu romantik bir yerden değerlendirmedim. Açık konuşmak gerekirse görünürlük bir ihtiyaçtır. İnsanlar bunu kabul etmek istemiyor çünkü görünür olmayı doğrudan ego ile ilişkilendiriyorlar. Hâlbuki mesele, etki alanını büyütme meselesidir. Eğer yıllardır toplumsal konular hakkında yazıyorsanız, insanlara bir şey anlatmaya çalışıyorsanız ve gerçekten bir karşılık oluşturduysanız elbette daha fazla insana ulaşmak istersiniz. Bunun utanılacak hiçbir tarafı yok.

Bugün bana yöneltilen eleştirilerin çoğunda şunu görüyorum: İnsanlar sanki hiçbir yere başvurmadan, hiçbir adım atmadan, tamamen tesadüfen görünür olmuş insan hikâyeleri duymak istiyor. Oysa gerçek dünyada işler böyle ilerlemiyor. Akademisyenler başvuruyor, gazeteciler başvuruyor, sanatçılar başvuruyor, yazarlar dosya gönderiyor, insanlar projelerini sunuyor. Emek veren herkes yaptığı işin daha geniş alanlara ulaşmasını ister. Bu kadar basit.

Ben ödülü hayatımın merkezi gibi sunmadım çünkü benim meselem ödülün kendisi değildi. Benim meselem, yıllardır kurduğum düşünce dünyasının daha görünür hâle gelmesiydi. Eğer bir platform buna katkı sağlayacaksa neden değerlendirmeyeyim? İnsanların bazı şeyleri ahlaki üstünlük yarışına çevirmesini samimi bulmuyorum. Aynı insanlar fırsat kendi önlerine geldiğinde sessiz kalmıyor.

Bir başka konu daha var: İnsanlar başarıyı yalnızca “çağrılmak” üzerinden ölçüyor. Sanki bir yere kendiniz başvurunca bütün emeğiniz değersizleşiyor. Böyle bir mantık olabilir mi? Eğer ortada gerçek bir üretim, yıllarca süren bir emek ve toplumsal karşılığı olan bir yazı dünyası varsa bir insanın kendi emeğini daha görünür hâle getirmek istemesi neden küçümsensin? Bu ülkede insanlar bazen başarının kendisine değil, görünür hâle gelmesine tepki gösteriyor.

Ben şunu çok net biliyorum: Eğer yıllardır hiçbir şey üretmemiş biri olsaydım bugün bu eleştirilerin altında ezilirdim. Ama ben ne yaptığımı biliyorum. Yıllardır ortadayım. Yazılarım ortada, düşüncelerim ortada, savunduğum meseleler ortada. İnsanlar bazen bir insanı tek bir olay üzerinden yargılamayı seviyor çünkü bütün hikâyeye bakmak daha zor geliyor.

Ayrıca kimsenin konuşmadığı başka bir gerçek daha var: Bu çağda görünmez kalmak çoğu zaman silinmek demek. İnsanlar bunu kabul etmese de sistem böyle işliyor. Eğer kendinizi geri çekerseniz zamanla söyledikleriniz de unutuluyor. Bu yüzden ben hiçbir zaman kendi emeğimi görünmez bırakmayı seçmedim. Yıllarca verdiğim emeğin sessizce kaybolup gitmesini istemedim. Bunun adı kibir ya da şov değil. Bunun adı, kendi ürettiğine sahip çıkmaktır.

Bugün ülkemizde dikkat çekmenin yolu bazen aşırılıklardan geçiyor. İnsanlar eline kamera alıp absürt hareketler yaptığında milyonlara ulaşabiliyor. Bir konserde anlamsız hareketler yapanlar günlerce konuşulabiliyor. İçeriği zayıf insanlar sırf gürültü çıkardıkları için görünür hâle gelebiliyor. Böyle bir düzende yıllardır fikir üretmeye çalışan insanların sessizce fark edilmesini beklemek gerçekçi olmaz.

Benim ne elimde sansasyon vardı ne de ucuz yollarla dikkat çekme niyetim. Ben insanlara düşünerek ulaşmaya çalışan biriyim ama bu çağda yalnızca üretmek yetmiyor. Sesinizi büyütmezseniz sizi susturmazlar belki ama görünmez hâle getirirler. İnsanların anlamadığı nokta tam olarak bu. Ben hiçbir zaman boş bir şöhret arayışının içinde olmadım. Ben fikirlerimin daha fazla insana ulaşmasını istedim. İnsanların konuşmaya, sorgulamaya ve yeni fikirler üretmeye ihtiyacı olduğuna inandım.

Türkiye bugün ekonomik ve toplumsal sorunlarla birlikte ciddi bir zihinsel yorgunluk da yaşıyor. İnsanlar artık düşünenden çok bağıranı duyuyor. İçeriğe değil görüntüye bakılıyor. Gençlerin ne söylediğiyle değil, ne kadar dikkat çektiğiyle ilgileniliyor. Böyle bir ortamda yıllardır yazan, düşünen ve toplumsal meseleler hakkında söz söylemeye çalışan insanların kendi alanını açmaya çalışması neden garipseniyor, gerçekten anlamıyorum.

Biz kimsenin gelip bizi keşfetmesini bekleyecek bir dönemde değiliz. Bugün bekleyen kaybolur. Bu yüzden gerektiği yerde strateji kuruyoruz. Gerektiği yerde önümüze çıkan imkânları değerlendiriyoruz. Gerektiği yerde daha fazla insana ulaşabilmek için mücadele ediyoruz. Bunun adı kibir değil. Bunun adı, fikirlerine sahip çıkmaktır.

Bazı insanlar hâlâ meseleyi küçültmeye çalışıyor. Bir ödüle, bir görüntüye ya da bir ana sıkıştırıyorlar. İnsanların yıllarca verdiği emeği konuşmak zor geliyor. Oysa ben bugün burada yıllardır süren bir mücadeleyi savunuyorum. İnsanlar sonucu görüyor ama o sonuca gelene kadar geçen zamanı görmüyor. Kimse geceleri düşünülen meseleleri, yalnız kalınan dönemleri, vazgeçmemek için verilen zihinsel savaşı bilmiyor.

Ben şunu çok net söylüyorum: Bu ülkede düşünce üreten insanlar geri çekilirse alan, daha çok ses çıkaranlara kalır. Bugün fikir sahibi insanlar görünür olmak için mücadele etmezse yarın gündemi yalnızca dikkat çekmeyi başaran insanlar belirler. Zaten yaşadığımız sorunların bir kısmı da buradan doğuyor. İçeriği olan insanlar sürekli geri planda kalırken hiçbir şey üretmeyen insanlar yalnızca görünür oldukları için gündemi belirleyebiliyor.

Ben buna razı değilim. Yıllardır verdiğim emeğin sessizce yok olup gitmesini kabul etmiyorum. Düşüncelerime inanıyorsam onları büyütmek için mücadele etmekten de geri durmam. Bu çağda görünürlük bazen üretimin devamlılığı açısından bir ihtiyaç hâline geliyor.

Son olarak şunu söyleyeyim: İnsanlar yıllarca hiçbir risk almadan konuşanları değil, gerektiğinde eleştirilmeyi göze alıp ortaya çıkan insanları hatırlar. Ben kusursuz olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim. Ama en azından susup kenara çekilen biri olmadım. Bazı dönemlerde sessizlik geri çekilmek anlamına gelir. Ben geri çekilmeyi seçmedim. Önüme gelen her imkânı bir strateji olarak kullandım ve uygun gördüğüm zamanda Toplumsal Hafıza Akımı’nı kamuoyuna duyurdum.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ali Koray Kaya Ali Koray Kaya, 6 Haziran 2007 tarihinde İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimini İstanbul'da, orta öğrenimini Antalya'da tamamladı. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü'nde öğrenciliğine devam etmektedir. Daha önce 3 kitabı çıkmış olup, pek çok edebiyat projelerinde yazıları yer almıştır. İnternette yazdığı yazılar yüzbinlerce okunmuş olmakla beraber ilgiyle takip edilmektedir. Yazıları aktif olarak pek çok sitede yayımlanmaktadır. Atatürk ve Cumhuriyet merkezli çalışan Kaya, aynı zamanda TRT kanalları da dahil olmak üzere 2 sene oyunculuk yapmıştır. Ayrıca Türk halk müziği ile ilgilenmekte ve sanatını icra etmektedir.