Mahkûm

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bölüm 3

12 Haziran 2025 - 23:05
12 Haziran 2025 - 23:05 ⏱ 10 dk Okuma Süresi
 0  805
Mahkûm

BÖLÜM 3

                         (Ölüm Korkusu)

“Bu yolun sonu hep ona çıkıyor, kaçmak nafile kokuyla değil huzurla bekle…”

Titreten soğukla üzerimdeki yorgana daha sıkı sarıldım. Ay ışığı duvarlardan süzülürken, uykunun bu gece de bana hiç uğramayacağını anlayıp iç çekerek doğruldum. Hayatım boyunca hiçbir haksızlığa boyun eğmedim. Ama bu haksızlık yüreğimin hiçbir köşesine sığmıyor, uykusuz bırakıyordu bedenimi. 

İlkokuldan beri başım hep dikti. Daha o yaşta okul müdürünün odası ikinci sınıfım olmuştu. Ya haksız not veren bir öğretmen, ya da bir zayıf birine yapılan zorbalık beni o odanın daimî ziyaretçisi yapıyordu. Şikayetçi de değildim ben buydum. Ama annem hep şikayetçiydi.

Annem her zaman ‘sen kendi işine bak, güzelce okulunu oku.’ Derdikten sonra saatlerce nutuk atardı. Şimdi düşünüyorum da, o nutukların bile hasretindeyim. Meğer ne kıymetliymiş, birinin seni düşünüp kaygılanırken fırça üstüne fırça atması…

Babam… Arkamda koca bir çınar gibi duran o büyük adam. Sevgisinin kırıntısını bile paylaşmazdı ya da yıllarca ben öyle sandım. Halbuki, sevgisini kolay gösteremezdi. Zaten hangi baba kolay gösterirdi ki? Gözlerinin içine bakmak bile zorken, saçımı şefkatle okşadığı bir an bile hatırlamam. Ama ne zaman çıkmazda kalsam, tutar ellerimden çekip alırdı.  

Okul müdürü şikâyet ettiğinde bile azarlamadı beni. Beni umursamıyor sanırdım… Ta ki o gün kapının ağzından müdüre haykırana kadar. O gün sesi okulun duvarlarına çarpıyor, kalbimin en kuytu yerine siniyordu.

“Yavaş gel müdür! Ben bile bu zamana kadar oğluma bir fiske vurmadım, erkeklik onurunu zedeler, kalbini kırarım diye. Sen hangi hakla oğlumu tokatlar, hakaret edersin?!”

“Böyle çocuğa terbiye verilmez Hasan Bey.!”

“Senden mi öğreneceğim terbiyeyi!? Diploma almışsın ama bir insan nasıl yetiştirilir öğrenememişsin. Sordun mu oğluma neden yaptı diye?!”

“Sormaya ne gerek var be adam! Sınıf arkadaşını tartaklamış, yüzü gözü kan içinde çocuğun.”

“Belki oğlum haklı değildi ama nedenini sormamışsınız bile. O zaman dayağı yiyenin suçu ne, bilmiyorsunuz.”

“Çocuk bunlar işte! Belki bir ‘bana niye çarptın’ diye başlamıştır kavga ama senin oğlun belli ki şiddeti kestirme yol olarak görmüş.”

“İhtimalle gelme karşıma! Ben senin yerine öğrendim.”

“Nasıl yani?”

“Biz çocuğumuzu sokakta bulmadık! Belki sevgimizi çok fazla gösteremiyoruz ama evladım o benim. Her zaman arkasındayım. Oğlum, sınıftaki engelli arkadaşının ayağına çelme takıp düşüren çocuğu dövmüş. Meğer, bu çocuk engelli arkadaşına sürekli zorbalık yapıyormuş. Benimki defalarca uyarmış ama söz laf fayda etmemiş. Sonunda aralarında itişme kakışma olmuş. Zorba olan çocuk ilk yumruğu sallamış benim oğlan da sadece kendini savunmuş. Dur dedikçe üzerine gelmiş, dayak yiyeceğime yediririm demiş. Şimdi sırf kendini savundu diye oğlumu okuldan mı atacaksınız? Hele yap! Milli eğitime kadar gidip seni şikâyet etmezsem bana da deli Hasan demesinler!”

O an müdürün yüzündeki korkuyu hâlâ hatırlıyorum. Gidip bacaklarına sarılmıştım babamın ve ilk defa saçlarımı okşamıştı. Ve daha sonra uyuyamadığım bir gece bir şeyi daha fark etmiştim: Ben uyuduktan sonra her gece odama gelir, beni öpüp koklarmış. O günden sonra her gece aynı uyku numarasını yaptım ki son bulmasın. Babam saçımı okşamadan, öpmeden hiç uyumadım. Zamanla ben büyüdükçe gelişleri seyrekleşti, ama o özlem dolu bakışları…

Sevildiğimi hep o kaçamak hasret dolu bakışlardan anladım.

“Hayırdır Ali abi, gülümsüyorsun?”

Emir’in sesiyle irkilip, bakışlarımı ay ışığının değdiği yüzüne çevirdim.

“Öyle, eskiyi hatırladım bir an.”

“Yeni gelen doktorla bir ilgisi yok yani?” Alaylı bir ses tonuyla konuştuğunda kaşlarımı çattım.

 “Ne diyorsun oğlum sen!” Sesim biraz öfkeli çıkmış olmalı, gülümsemesi yüzünden silindi.

“Öylesine takıldım abi, kızma” 

“Kendine gel! Bu tür şakaları bile yapma. Ne bana ne başkasına.”

“B-Ben sadece…”

“Biz ölüme yer ayırtmış kader mahkûmlarıyız oğlum. Hayal kurmak bir yana, başkasının hayali bile olamayız. O yüzden kimsenin kafasını bu tür saçmalıklarla dolduracak şakalar yapma. Hatta aklından bile geçmesin. Önce şaka ile başlar, sonra kalbinin köşesine nasıl sızdığını bilemezsin. Ölmeden giderayak kimsenin günahına girmeyelim.”

“Haklısın abi, kusura bakma.”

Elimi ensesine götürüp, dostça sıktım.

“Sana sesimi yükselttim biraz, kusura bakma aslanım.”

“Sen benim kusuruma bakma abi. Bir an düşünemedim.”

Dolu gözleriyle söylediğinde, derin bir iç çektim. Ölüm kimseye yakışmaz ama onun üzerinde de hiç durmuyordu be! Başkasının kıyafetini giymek üzere küçük bir çocuk gibiydi.

“Bugünden beri ölümü düşünüyorum. Hâlbuki ben bugün öğrenmedim ki öleceğimi. Ama o doktoru gördüğümden beri, bir ilmek var boğazımda sıkıştıkça nefes alamıyorum abi, korkuyorum.”

Gözlerim buğulanırken, ensesinden tutup göğsüme yasladım. Bu parmaklıklar ardına düştüğümden beri, o benim kardeşim, ben onun abisiydim. Birbirimize böyle bağlanmak doğru değildi, zira ilk hangimiz yağlı urgan ile tanışacak bilmiyorduk. Lâkin kıç kadar yerde insan, ister istemez birileriyle aynı dili konuşup aynı hisleri paylaşabiliyordu. Böyle olunca da alışmak kaçınılmaz oluyordu. Sevgiyi vazgeçilmez kılan da bu alışkanlık hissiydi zaten.

“Korkma aslanım, korkma. İnan bana, yaşamak daha ürkütücü.”

Başını kaldırıp, acı bir tebessümle baktı yüzüme.

“Yarın aşure günü abi, annem geceden kurubaklagillerini ıslatır, yarın sabah erken yapardı. Evi öyle güzel bir koku sarardı ki, aç karnıma üç tabak aşureyi gömerdim.” Bakışlarını ay ışığının sızdığı demir parmaklıklarla kaplı küçük pencereye çevirdi.

“Kurubaklagilleri suya koymayı unutmamıştır inşallah. İdam cezasına çarptırıldığımdan beri kafası pek yerinde değilmiş.”

Fısıltı gibi çıkan sesi ve dolan gözleriyle pencereden dışarıya bakarken, bakışlarını takip ettim. Ne büyük acı! Ölüme mahkûm edilen Emir’di ama yaşamayı bırakan sevdikleriydi. O evde bir daha aşure pişmeyeceğinden emindim ama söylemedim. Zaten o da biliyordu. Onunla kayan yıldızları izlerken aklıma annemin yıldızlarla ilgili söylediği şu hurafe aklıma geldi. Şimdi düşününce belki de gerçekti.

“Gökyüzündeki her bir yıldız bir insanı temsil edermiş. Ölenin ruhu çekildiğinde, yıldızı sıkı sıkı tutunduğu gökyüzünü bırakır, kendini boşluğa salarmış. Yani, yana yakıla tuttuğumuz dilekler, bir insanın ruhuna karşılık olurmuş.”

“Ee, dilek tutmak kötü bir şey o zaman?”

Emir meraklı bakışlarıyla baktığında, acı bir tebessümle kıvrıldı dudaklarım.

“Ölen nasılsa çoktan ölmedi mi, çoktan yıldız kendini boşluğa bırakmadı mı? Kalanlar da bırakalım, bok gibi hayatlarının kurtuluşunu kayan yıldızlarda arasın.”

“Sence bizim yıldızımız hangisi? O da korkuyor mudur?”

“Korksa ne olacak?”

“Bilmiyorum ama ona korkmamasını, o gün geldiğinde nasılsa beraber toprak olacağımızı söylemek isterdim.”

Sanki yıldızını görmeye çalışır gibi inceliyordu gökyüzünü içimdeki buruk his ile ben de parıldayan göğe baktım. Emir başını omzuma yasladı yeniden. Omzuma değen alnının sıcaklığı, içimdeki bir yerleri titretirken, sustuk. Sadece sustuk.

Zaman zaman duvarın öte yanından gelen ayak sesleri, gece nöbetinin devriyesi gibi yankılanıyordu koridorda. Her yankı, kalbimize çarpıyor, zamanı biraz daha daraltıyordu.

“Biliyor musun abi? Bazen kendime ‘Pişman mıyım?’ diye soruyorum… ama değilim. Değilim abi. Bugün olsa yine yaparım. Yine vatanım, özgürlük ve demokrasi için, askerlerim için boğazım yırtılana kadar bağırırım. Sadece… keşke annem…”

O an sustu. Yumruklarını sıktı. Parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Titreyen ellerini avuçlarım arasına alıp yumruklarımın içine sakladım.

“Bir anneye yapılabilecek en büyük kötülük, evladının öleceğini bilerek, buna çaresizce boyun eğmesini sağlamaktır. Biliyorum, elinden gelse… Şu duvarı tırnaklarıyla kazıyarak çıkarır beni buradan. O kalın ipi… boynuma dolanmış o ilmeği, dişleriyle söker koparır. Ama işte… bir anne de olsa sadece bir insan. Gücü, sadece kendi yüreğini kazımaya yeter.”

Gözlerini yere dikti, sonra birden başını kaldırdı. Sesinde hem öfke hem de dua vardı:

“Ne diyelim abi? Anların yüreğini acımasızca dağlayan… adalet terazisi bozuk timsahları Allah da affetmesin.”

“Affetmesin aslanım!”

Kollarımı açtım, o da her zamanki güvendiği o sığınağa, göğsüme sığındı. Gömleğim, gözyaşlarıyla ıslanırken içimde bir korku büyüyordu. Ama ölümden değil… Ondan önce ölmekten. Çünkü en büyük korkumuz ölüm değil, ardımızda korku ve çaresizlikle sevdiklerimizi bırakmaktı.

O, annesini arkasında acı içinde bırakacağı için titriyordu. Ama ben… onun bu acıyla tek başına kalmasından korkuyordum. Ölüme eyvallah. Kırılan kalemimize, çalınan gelecek hayallerimize de eyvallah. Ama geride kalanlara, özelliklere de gözü yaşlı annelere, en büyük cezayı kestiklerini bilmezler mi bunlar?

Bilmezler mi bir annenin yüreğinde açacakları yarayı? Bir babanın dövdüğü dizinin sancısını, hangi söz hafifletebilir?

Adalet, kitaplara yazılanlarda değil, yüreklerde gizlidir. Kelimeleri değil, ruhları okuyabilselerdi… ‘bugünler’ böyle kara bir leke gibi kazınmazdı yarınlara. Gözyaşları sel olmaz, ateş düşen evlerde umutlar solmazdı. Sevenler sahipsiz, evlatlar yetim kalmazdı. 

İşte bu yüzden… bazen adaleti yasalarda değil, merhamette aramak gerekir, çünkü bu dünyada adalet, çoğu zaman güçlülerin emellerine göre şekilleniyordu. Onlar yazıp onlar çiziyordu. Olan biz gibi garibanlara ve çaresiz gözü yaşlı analara oluyordu.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Hanife Demir Merhaba! Ben Hanife , üç çocuklu bir anne, eş ve aynı zamanda geniş hayal dünyasını kaybetmeyi asla başaramamış bir polisiye yazarıyım. Çocukluğumdan beri hayal gücüm o kadar genişti ki, bazen gerçek dünyaya geri dönmekte zorlanıyordum. Neyse ki o dönemin izlerini hâlâ taşıyorum ve bu, polisiye yazarken fazlasıyla işime yarıyor. Tabii, geniş bir hayal dünyasına sahip olmak kadar, evde geniş bir sorumluluk alanına da sahibim: Üç çocuk! Çocuk yetiştirmek başlı başına bir dedektiflik işi zaten. Kayıp oyuncakların izini sürmek, kim odaya gizlice kurabiye götürdü gibi gizemleri çözmek derken kendimi doğal bir dedektif gibi hissetmeye başladım. Bu da beni polisiye yazmaya teşvik etti! Evde sürekli suç mahali var ama endişelenmeyin, en kötü suçluların ellerinde bir kutu boya ve masum gülümsemeleri oluyor. Eğitim hayatım boyunca hayal gücüm sınır tanımadı ve gerilim dolu hikayeler kafamın içinde bir yerde kendi hikâyesini yazdı. İlk başta gerçek dünyada suçları çözmek için dedektif olmayı düşünsem de, daha sonra kağıt üzerinde suç işlemeyi daha cazip buldum. Polisiye romanlarımda, karakterlerim sürekli karanlık sokaklarda, gizemli olayların peşinde koşarken ben de okuyucularıma hep en iyisini sunmaya çalışıyorum. Başarılarıma gelirsek, henüz Nobel almadım ama üç çocuğu aynı anda ilgilenip bir bölüm yazmak, bence takdir edilmesi gereken bir başarı. Her kitabımda biraz daha derinlere inerek okurlarıma, her sayfada “katil kim?” dedirtmeyi seviyorum. Boş zamanlarımda (ki gerçekten var mı, emin değilim), hayal gücümdeki sınırsız dünyalarda dolaşmayı ve yeni hikayeler yaratmayı sürdürüyorum. Polisiye yazarlık benim için sadece suçları çözmek değil, aynı zamanda okurlarımı beklenmedik sürprizlerle şaşırtmak demek. Başa dönecek olursak; İlk kitabım biraz sürpriz oldu. Sadece kafamın içinde dönüp duran olayları kağıda döktüğümde farkına vardım kalemimdeki cevheri. Sonunda amacımı ve beni ben yapan o hayali bulmuştum. İlk kitabım (Konuşan Gözler )2023 yılının Mart ayında Flora yayınlarında ücretsiz olarak basıldı. Konuşan Gözler hikâyesi olan bir roman. Yazılırken çok büyük bir yol kat etti diyebiliriz. O yüzden ben de yeri bambaşkadır. Zaten beni yazar yapan kitaptır, ötesi yok. İçindeki karakterleri de hâlâ yaşatıyorum. En son, Dark Polisiye’nin altıncı kitabında “Galata Canavarı” adlı bir öyküde yeniden yazıldı. Şimdi de Dark Kadın adlı kitapta “Sinderalla’nın kayıp ayakkabısı “ ismiyle anıldı. Her geçen gün yazdıklarım ile büyüyorum. Yazabilir miyim, merakıyla başladığım bir aşk romanı da ücretsiz onay alınca ve basılınca daha büyük beklentiler içine girdim. Şimdilerde Kâbus adlı romanımı yayınevine göndermiş onay bekliyorum. Poyabir gibi büyük bir suç örgütüne üye olduğumu da unutmamak lazım. Ama aramızda kalsın. Gelecekteki planım mı? Suç dünyası durmuyor, benim de yazacak daha çok cinayetim ve çözecek daha çok gizemim var. Eşim ve çocuklarım bu maceraya biraz şaşkın, biraz da sabırla eşlik ederken, ben kapalı bir perdenin arkasında, başka suçlarımı hikayeleştirip yazmaya devam edeceğim. Ve kim bilir, belki bir gün dünya literatürüne adımı kazıyacağım... Hayaller büyük ama imkansız değil!