Dünden Kalanlar 1. Bölüm “Hediye”

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
6 Mayıs 2026 - 21:08
6 Mayıs 2026 - 21:08 ⏱ 16 dk Okuma Süresi
 7  47
Dünden Kalanlar 1. Bölüm “Hediye”

2025… İstanbul

 

 Gecenin bir yarısı yine haykırarak uyanmıştı Hediye. Hızlıca doğrulduğu için başı dönüyor midesi bulanıyordu. Yatağının kenarında biraz oturduktan ve kendine geldikten sonra kalktı, yavaş adımlarla salona gitti. Mayısın yarı ılık yarı sert havasının usul usul oynattığı perdeyi bir hamlede açtı ve büyük pencereden sanki sonsuza kadar uzanıyormuş izlenimi veren İstanbul’a baktı. İçini adeta kerpetenle burkan tuhaf bir his vardı. Bir şeylere yakalanmış da ondan kurtulamıyormuş hissi…

 Canı çok sigara çekmişti birden. Usulca balkon kapısını açıp dışarı süzüldü ve suçlu suçlu sigarasını yaktı. Bırakmak isteyip de bırakamadığı şeydi şu sigara. Bir tarafta da keşke beni bıraksa diye taklalar attığı şeyler vardı. Hayat denilen şey de zaten bu keşkeler, kahretsinler ve şükürler olsunlar arasındaki dengesizlik değil miydi? İnsanın tüm savaşı da keşkeler ile kahretsinleri şükürler olsunlara çevirmek uğruna değil miydi?

   Sıradan kocaman bir nefes çekip dumanı üfledi. Sigarayı adeta yercesine içmişti. Sorunlarından kaçmak istese de onlar sapasağlam kayalar gibi bıraktığı yerde duruyorlardı. Bu kaçıncı sigarayı bırakmaya çalışmam ama bırakamamam, kaçıncı uyku ilacı, bu kaçıcı psikiyatrist artık… Yeter! Ben sadece huzurlu bir uyku istiyorum! diye düşündü gecenin karanlığına karışan beyaz dumanlara bakarak. Tek sığınağım da beni zehirleyen şu şey! diye aktı düşünceleri. Hediye istemsizce o düşünceyi izledi ve zihni onu bilinç altının kıyılarına kadar getirdi. Tıpkı durgun bir suyun üzerindeki taşlardan diğer taşlara atlamak gibiydi ama Hediye’nin aklı o taşlardan atlarken bilinç altının oynadığı aynı oyuna yenilirdi hep. Acı bir fren sesi… onu olduğu yere kilitler, bilinç altının sularına gömerdi.

    Hediye’yi kaç kez uykusundan çığlık çığlığa uyandıran hayali fren sesi buydu. Kaç kez gerçek hayatta duyduğunda olduğu yerde sıçramasına neden olan ses de buydu. Ancak Hediye neden fren sesinden bu kadar korktuğunu bir türlü anlamıyordu. Zihninin bir yanında kocaman bir boşluk vardı, bir hiçlik. Hediye’nin bütün bir insan olmasına engel olan bir boşluk… Onun hayatına devam etmesine bir türlü izin vermeyen bir hiçlik…

 Sabah Fatoş Hanımı görmeliyim! diye düşündü. Ruhunda hissettiği o görünmez mengene baskısı son iki haftadır iyice artırmış, Hediye’nin uykuları artık tam bir kabus olmuştu. Gece geç saatlere kadar uyanık da kalsa, tablet tablet uyku ilacı da alsa, bardak bardak papatya çayları da içse geceleri bir ya da iki saat uyuyabiliyordu. Onda da zifiri karanlık bir yolda nefes nefese yürüdüğü ve arkasından acı bir fren sesiyle aniden beliren araç farını gördüğü bir kabus sonucu çığlık çığlığa uyanıyordu.

  Son üç aydır gittiği psikiyatrist Fatoş Hanım’ın dediğine göre bu tür atakların tetiğini stresli olaylar çekiyordu. Daha önceki streslerini biliyordu Hediye ama son iki haftadır onu canından bezdiren bu olayın faili hala meçhuldü. Artık canına da tak etmişti.

  Fatoş Hanım’ın önerdiği hipnoz seansını yaptıracağım artık ya! Böyle yaşayamıyorum!

 Yorgun argın, onun için savaş meydanı demek olan yatağına döndü. Birkaç kez döndü, koyun saydı, zihnini tamamen boşaltmayı denedi ama hiçbiri işe yaramadı. Hediye de kalktı, soluğu atölye haline getirdiği küçücük odasında aldı.

 Hediye duygularını renklerle, paletlerle, fırçalarla, tuvallerle ifade eden biriydi. Yeteneği, ondan nefret eden bir kısımca bile takdir görmüştü. Kadınlar için zaten hayatın her kademesi, her aşaması Türkiye’de çok daha zordu. Sanatın da bundan aşağı kalır bir yanı yoktu. Hediye de pek çok kez aslında muazzam başarılara imza atsa da küçümsenmiş, hakkı verilmemiş hatta hatta fikrileri ve eserleri çalınmıştı. Çılgınlar gibi hakkını aramıştı Hediye. Öyle sessizce köşesinde oturacak bir tip değildi. Sonuna kadar kendini savunmuş olsa da Türkiye’de sanat deyince köşe başlarını tutmuş kişilerin tanıdığı hayat hakkı kadar vardın. Gerisi laf-ı güzaftı.

 Bütün bunları bilse de rengarenk boyalarını görüverdiği anda gözlerinin içi gülerdi. Tuvalin karşına geçtiği zaman içindeki hep saklı kalan diğer Hediye çıkardı. O, boyların tuvalin üstünde akışından başka hiçbir şeye takılmayan, hatırlayamadığı bir geçmişi olmayan ve bu geçmiş yüzünden kendini sürekli eksik hissetmeyen biriydi. Sadece o, renkler ve tuval vardı hepsi bu. Gerçi resimlerinin onun hatırlanamayan geçmişine bir köprü olduğunu fark etmiyor da değildi. Mesela şu an da deliler gibi siyaha boyadığı bembeyaz tuvalin içinden çıkan tek bir ışık kaynağı gibi… Karanlığı içindeki tek bir ışıktı bu ve hepsi de birbirinden korkunç on üç hayalet yüzü aydınlatıyordu.

 Hediye resim buraya gelince durdu. O bilirdi ki resimler canlıdır. Şimdi de resim yorulmuştu, dinlenmek istiyordu. Zihni de öyleydi. Şakaklarından başlayan hafif bir ağrı “Artık dur!” diyordu. “Dur yoksa bu işin sonu kötü!”

 Şakaklardan gelen ağrıları iyi bilirdi Hediye. On yedi yaşından beri o ağrılardan muzdaripti. Hafızasında kocaman bir boşluğun oluştuğu on yedi yaşından beri…

 Hediye, dönüp bakması bile son derece acı verici olan hatta hatta korkunç baş ağrıları olarak fiziksel bir şekilde de hissedilen o boşluğu iyi biliyordu artık. Geçmişte onu son derece korkutan ya da utandıran ya da acı veren bir şey yaşamış olmalıydı. Bunu hatırlamasından korkan zihni kendini korumak için bu baş ağrılarını ona armağan ediyordu.

 “Size bir tür kötü sürpriz hediyesi bütün bunlar işte!” diyerek bu durumu açıklığa kavuşturmuştu Fatoş Hanım onuncu seansın sonunda. En son seansta ise ağzındaki baklayı çıkarmıştı.

 “Hediye Hanım kendinizi öyle bir ketlemişsiniz ki asıl size ulaşmam çok zor! Bize asıl lazım olanın hipnoz tedavisi olduğunu tahmin ediyordum. Nitekim yanılmadığımı görüyorum. Nasıl ki çok sert bir toprağı kazmanız çok zor olur ve bu iş için toprağı yumuşatmanız gerekirse, şu ana kadar yaptığımız terapilerin de bilinçaltınıza giden katmanları yumuşattığını düşünüyorum! Bence artık hazırsınız! Tabii ki son karar sizin!”

  Hazır mıyım? Gerçekten hazır mıyım acaba? diye düşündü odasına girip aynalı tuvalet masasının yumuşak pufunun üzerine çökerken. Gözleri aynadaki aksine bakarken bir yandan da bu muhasebeyi yapıyordu.

   Gerçekten o korkunç boşluğa bakma cesaretim var mı? Neyden korkuyorum? Orada göreceklerimden mi? Yoksa göremeyeceklerimden mi? Görünce korkunç bir vicdan azabı yaşamaktan mı? Yoksa ölesiye korkmaktan mı? Utanmak belki… belki isyan… belki nefret…

 Derin bir nefes aldı ve aynadaki kendi gri, yeşil, sarı karışık renkli muhteşem gözlerinin içine baktı. Ne zamandır ilk kez yapıyordu bunu. Hediye bir anda kendini kendi hayatında “otomatik pilota” aldığını dehşetle fark etti. O, asıl benliğini tütsüleyip mumyalamış ve içindeki o korkunç boşluğun içine atmış gibiydi. Onu kendi gözlerinin içine bakmaktan bile korkutan bir cehennemin yaşıyordu Hediye aslında.

  Neyse ne! diye düşündü yepyeni bir farkındalıkla gözlerinin içine bakarken. Yalan bir cennettense gerçek bir cehennemi tercih ediyorum şu an.

   İçine doğan bu cesaret anını kaybetmeden hemen Fatoş Hanıma bir mesaj attı. (Fatoş Hanım’a yedi yirmi dört ulaşabilirdiniz. Hediye’nin bayıldığı bir özellikti bu.) Sonrasından ise kafasını yastığa koyar koymaz uyudu ve çok uzun bir süreden sonra ilk kez iyi bir uyku çekti.

 Ertesi gün psikiyatrist Fatoş Hanım’ın karşısına geçtiğindeyse geceki kararlılığından eser kalmamıştı. Bunda biraz doktor hanımın sert duruşu da pay sahibiydi. Fatoş Hanım Hediye ile aynı yaşta olmasına rağmen duruşundan bile otorite fışkıran bir kadındı. Şimdi ona nasıl diyecekti ki ben vazgeçtim? Onu yerine: “Şeeyyy Fatoş Hanım!” diyebildi. “Ben sanırım hala o boşluğa bakmaktan korkuyorum…”

   “Burada bir şeye karar vermenizi istiyorum Hediye Hanım,” dedi doktor hanım kararlılıkla. Bu kadar ufak tefek bir kadın nasıl bu kadar lafını dinletebiliyor ya? diye düşünürken buldu kendini Fatoş Hanım’ın ince yüz hatlarına ve çikolata kahvesi gözlerine bakarken.

 “Bana geçmişinizde bir dönemi hatırlayamadığınız ve o hatırlayamadığınız dönem yüzünden geleceğinizi de kuramadığınız için geldiniz doğru mu?”

 Hediye usulca “Evet” anlamında başını salladı.

“Hafızanızda on yedi yaşınıza ait bir karadelik vardı ve siz o karadeliğe değil bakmak onun varlığını bile burada öğrendiniz değil mi?”

 Hediye yine “Evet” anlamında başını salladı.

 “Şimdi artık sorunun kaynağındayız… Yani isterseniz o karadeliği öylece kabul edip hayatınıza devam edeceksiniz ya da sonuçları her ne olursa olsun o deliğin içine bakacak, geçmişinizde ne olduğunu çözeceksiniz. Hediye Hanım bu seçimi sizin adınıza ben yapamam! Hangisinin doğru olduğunu düşünüyorsanız ona göre hareket edeceksiniz. Bunu kendi özgür iradenizle siz yapacaksınız!”

 Hediye oturduğu deri koltukta iyice büzüştü. Mayıs öğleninin güzel ılıklığı, dışarıdan gelen deniz, korna ve martı seslerine karışıyordu. Bir an gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve anın içinde kayboldu Hediye. Bir iki saniye sonra ise nefesini vererek güzel gözlerini açtı.

 “Tamam! Ben hazırım!” dedi.

 Fatoş Hanım “Tamam,” dedikten sonra masasındaki bir düğmeye bastı. Siyah perdeler yavaşça kapandı ve kendi de kalıp pencereleri örttü. Bu arada duvarda küçük kare biçimde bir alan aydınlatılmıştı.

   “Şimdi sizden sadece omurganızı dik duruma getirip derin derin nefes alıp vermenizi ve gözlerinizi bu ışıklı kareden asla ayırmamanızı istiyorum Hediye Hanım! Kulağınız bende olsun ve aklınızdan geçenler sadece benim sözlerim olsun!”

 Hediye yine sadece başını salladı.

“İçin büyük bir huzurla dolu,” diye söze başladı Fatoş Hanım. Aynı anda Hediye’nin içine büyük bir huzur doldu. “Her bir zerren çok mutlu ve artık hiç korkmuyorsun!” Hediye gerçekten de çok daha korkusuzdu şimdi. Gözlerinin önünde o ışıklı küçük kare büyüyü kocaman ışıklı bir kapı haline geldiğinde bile içi huzur doluydu ve kendini dünyayı fethedebilirmiş gibi hissediyordu.

 “Hiç korkmadan seni bekleyen gerçeğe doğru gidiyorsun Hediye!”

 Hediye oturduğu rahat koltuktan kalkıp ışıklı kapıya doğru yürüdü. Işıktan topuzu açtı ve adımlarını cesurca yıllarca kaçtığı gerçekliğin içine attı.

 Kendini bir gece vakti ıssız bir bozkırda buluverdi. Hava ılıktı, çiçeklerin muhteşem kokusu burnuna doluyordu. Toprak bir yolun üzerindeydi ve yalnızdı. Üzerinde çok güzel açık yeşil bir elbise vardı. Su yeşili başörtüsü rüzgarda nazikçe salınıyordu.

 Burası da neresi? Ben burada ne yapıyorum? diye düşündü beyninin küçük bir kısmı. Geri kalan büyük bir kısmındaysa minicik bir korku fidanı çoktan büyüyüp filizlenmişti.

Geç kaldım! Çok geç kaldım Allah aşkına! diye düşünüyordu diğer Hediye. O kadar acele aceleyürüyordu ki nefes nefese kalmıştı. Birden yoldan sesler duydu ve kalbi deli gibi atmaya başladı. 

  Ah Hediye ah! Ne vardı o kadar geç kalacak! Erkenden geri dönecektin ya hani! Ah Allah’ım ne bu! Köpek falan mı yoksa!

 Köpek değildi, genç bir adam tarlaların ortasında yürümüş ve yola çıkmış gibiydi. O da hiçbir şeye aldırmıyor; sanki gündüz yürüyormuşçasına rahat, hızlı ve ritmik adımlarla yürümeye devam ediyordu. Hediye, aslında adam onu hiç fark etmemiş olmasına rağmen hızlıca yanındaki tepeye tırmandı ve gizlice onu izlemeye başladı.  

 Tanıdık geliyor. Kim acaba? diye düşünürken bir anda görüşü keskin bir ışıkla kapandı, bir saniyeliğine kör oldu. Ondan sonraysa acı bir fren sesi duydu. O anda gözleri ne kadar acısa da onları sonuna kadar açtı. Şahit olduğu şey, gecenin karanlığını ikiye bölen araba farlarıydı. Resimlerinde yüzlerce kez çizdiği şeydi… Hipnozun içinde bir kez daha hipnotize olurcasına adeta ağır çekimde sonrasını seyretti Hediye. Her bir saniye bir ömür gibiydi, cehennemde geçen bir ömür gibi… Ona göre yıllar süren o birkaç saniyenin sonunda Hediye yaprak gibi titreyerek ayağa kalktı.

 Tam o anda beynine bir balyoz yemiş gibi oldu. Kulakları çınlıyor, uğulduyor ve kalbi deliler gibi atıyordu. Gözlerini acıyla kapatıp bir çığlık attı.

 “Uyan Hediye!”

 Hediye gözlerini şimşek hızında açtı. Deli gibi etrafına baktı. Fatoş Hanım’ın muayenehanesindeydi. Terden sırılsıklam olmuştu. Kalbi hala deli gibi atıyordu.

 “İyi misiniz Hediye Hanım?” diye sordu Fatoş Hanım onu yerine oturttuktan sonra perdeleri ve pencereleri açarken. Hediye garip bir şekilde doktor hanımın da oldukça sarsılmış ve terlemiş olduğunu fark etmişti.

Ben iyiyim de siz sanki… pek iyi değilsiniz?” 

“Hipnoz seansları hem danışan hem de terapist için zorludur. Siz…siz bana aldırmayın… Peki bir şey hatırlayabildiniz mi?”

 “Evet… evet bir şeyler gördüm! Fakat her şey şu an karma karmakarışık!”

 “Suyu bulandırdık… berraklaşması zaman alabilir! Bugün artık hiçbir şey düşünmeyin ve sizi en çok ne rahatlatıyorsa onu yapın!”

 Çok yorgundu Hediye. Solgun bir gülümseme ile teşekkür edip muayenehaneden çıkıp soluğu Yeniköy sahilde aldı. Yavaş yavaş sahilde yürüdü, banklara oturup kitap okudu ve alışveriş yaptı. Akşam vakti, tek başına yaşadığı evine geldi. Müthiş yorulmuştu. Gelir gelmez kıyafetleriyle kendini kanepesinin üzerine atıp deliksiz simsiyah bir uykuya daldı.

 Birkaç gün boyunca zihninden hiçbir ses çıkmadı. Hediye artık hipnozdan da ümidini kesiyordu ki bir akşam vakti her şey değişti. Siyahlıktan fırlayan bir çift araba farının olduğu bir sürü tuvalin doldurduğu atölyesine girdiğinde kapıyı ardından kapatmıştı. Koridorun ışığı kapının altından ince bir çizgi olarak içeriye giriyordu ve içerisi zifiri karanlıktı.

 O anda hipnoz seansındaki beynine inen görülmez balyoz bir kez daha beynine indi ve Hediye her şeyi, en ince ayrıntısına kadar hatırladı. Olduğu yere göğsünü tutarak çöktü. Hatırladığı şey o kadar acı vericiydi ki beyninin onu neden unutmayı seçtiğini çok iyi anlamıştı. O kadar dehşetli bir şeydi ki ona en yakın arkadaşını unutturmuş; hatta kader, arkadaşını psikiyatristi olarak karşısına çıkardığında bile onu tanımamıştı.

  FATOŞ! FATOŞ! FATOŞ! AH ALLAHIM BEN ŞİMDİ NE YAPACAĞIM!

 Güç bela ayağa kalktı ve salona gidip cep telefonunu aldı ve titreyen parmaklarıyla salya sümük ağlarken zar zor doktorunu, daha doğrusu unutmayı seçtiği ama kaderin bir şekilde yeniden karşısına çıkardığı lise arkadaşını aradı. Kadın hiç bekletmeden telefonu açmıştı.

  “Hediye?” dedi boğuk bir sesle. O da ağlamıştı değil mi? Başka türlüsü kaçınılmazdı zaten…

  “Fatoş! Fatoş…” diyebildi sadece Hediye hıçkırıkları geceyi yırtıyordu artık. Gözünün önüne su yeşili elbisesi ve başörtüsüyle Kaleşehir’deki lise mezuniyet partisinden apar topar ayrılması gelmişti. Babası belli bir saatte kadar partide kalmasına izin vermişti ama Hediye zamanı unutup eğlenceye dalmıştı. Babasına verdiği sözü tutmasına yirmi dakika kala kendine gelmiş ve evlerine en yakın yol olan ıssız tarladan geçmeye karar vermişti. Elbette neye şahit olacağını bilmiyordu… Şahit olduğu şeyi okul arkadaşı Fatoş’a anlatacağını da bilmiyordu. Yirmi yedi yıl öncesine kalmıştı her şey… ve her şey Fatoş’un söylediği gibi de olmuştu. “Unutacağız bunu Hediye yok sayacağız!” demişti Fatoş. Hediye Fatoşların tek katlı, küçük evlerinin şirin mi şirin bahçesinde doğrudan Fatoş’tan duymuştu bunu. O felaketten birkaç gün sonraydı.

  “Bunu nasıl unuturum Fatoş! Olmaz! Ne olur bir şeyler yapalım!”

  “Ne yapabiliriz Allah aşkına! Tek çaremiz unutmak diyorum sana!”

  Unutmuşlardı da. Hatta birbirlerini bile unutmuşlardı…Şimdi de Hediye ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. Fatoş da hattın diğer ucunda ağlıyordu.

  “Fatoş… Fatoş… Cihan…” diyebildi. Sonra korkunç bir ağlama nöbeti geldi.

  “Biliyorum Hediye, biliyorum… Biz çok ama çok kötü bir şey yaptık!”

 Fatoş ve Hediye geçmişlerine ait çok mahrem bir konuşma yaptıklarını düşünüp birbirlerine içlerini açarken üçüncü bir kulağın onları dinlediğinden bihaberdiler. Onlar konuşurken Hediye’nin apartmanının önünde bekleyen siyah bir Polo’nun içindeki bir adam kulaklıklı dinleme cihazıyla kadınları dinliyor, bir yandan da acı acı gülüyordu.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Aysun Ertaş Doktor, Yazar Efsanelerin Şafağı Serisi Ejderin Günü Satılık Kalp Umut Bahçesi Kollektif Eserler Vicdan Kollektif Şiirler Gece Nöbeti ( kitappad)