Bensiz Ben

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İnsanın en uzun gurbeti, doğduğu şehirden uzak düşmesi değildir. Kendisinin yaşamadığı bir ömrün içinde yaşlanmasıdır.

17 Eylül 2026 - 10:13
17 Eylül 2026 - 10:13 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 0  5
Bensiz Ben

İnsan kendinden ne zaman eksilmeye başlar?

​Bir sabah aynaya baktığında mı, yoksa aynadaki yüzü uzun zamandır görmediğini fark ettiğinde mi?

​Yüz yerindedir. Gözler, kaşlar, yılların alnına bıraktığı ince çizgiler... Her şey sahibini tanıyormuş gibi durur. Yine de aynanın karşısında açıklanması güç bir mesafe vardır. Cam birkaç milimetredir; insanla sureti arasındaki uzaklık ise yıllarla ölçülür.

​Hayat bu mesafeyi sessizce büyütür.

​Saatler kurulur, kapılar açılır, yollar ezberlenir. Masaların başında sandalyeler eskir. Cepler dolar, boşalır. Hesapların tarihi gelir. Borçların üzeri çizilir, yenileri yazılır. Takvim yaprakları birer birer düşerken insan bütün bunların ortasında görevini kusursuzca yerine getiren bir saat gibi çalışır. Akrep ilerler, yelkovan döner. Saat vardır, zamanın kime ait olduğu ise giderek belirsizleşir.

​Dışarıdan bakıldığında hiçbir eksik görünmez. Bir beden bir yerden başka bir yere taşınmakta, eller bir şeyler üretmekte, ağız gerekli cümleleri kurmakta, yüz gerektiği yerde gülmektedir. Hayat oyuncusunu kaybetmiş bir tiyatro oyununu dekorlarla sürdürmeyi öğrenmiştir.

​Perde açılır, rol sahnededir.

​Oyuncunun yokluğunu kimse fark etmez.

​İnsanın kendine yabancılaşması büyük bir gürültüyle başlamaz. İçeriden bir kapı kapanır yalnızca. Anahtar çevrilmez, kilit vurulmaz. Yıllar sonra aynı kapının önüne gelindiğinde içeri nasıl girildiği hatırlanmaz.

​O kapının ardında ne vardır?

​Çocukken sebepsiz yere sevilen şeyler mi?

​Bir cümle kurulduğunda duyulan tarifsiz sevinç mi? Kimsenin alkışlamadığı hâlde saatlerce uğraşılan bir iş mi? Para etmeyen, unvan kazandırmayan, bir yere yetiştirmeyen fakat insanın göğsünde küçük bir kandil gibi yanan o şey mi?

​Dünya o kandile türlü isimler verir: Heves, hobi, hayal...

​Sonra karşısına ağır ve ciddi bir kelime bırakır:

​Gerçek hayat.

​Oysa “gerçek hayat” denilen şeyin ne olduğu pek az sorgulanır. Sabah başlayan ve akşam biten mi gerçektir? Hesaba yatan rakam mı? Bir insanın ömrünü verdiği masanın üzerindeki isimlik mi? Başkalarının makul bulduğu çizgide yürümek mi? Yoksa gece herkes sustuğunda içeriden gelen ve yıllardır bütünüyle susturulamayan o belli belirsiz çağrı mı?

​İnsan iki hayat taşıyabilir mi?

​Biri görünen, diğeri yaşanamayan.

​Biri takvimde ilerleyen, diğeri içeride aynı tarihte bekleyen.

​Biri herkesin bildiği, diğeri sahibinin dahi tam olarak adlandıramadığı.

​Yaşanamayan hayatın garip bir huyu vardır. Ölmez.

​Bekler.

​Üzeri örtülür, sesi kısılır, başka odalara taşınır. Yıllar geçer. İnsan onu unuttuğunu sanır. Sonra bir kelime, bir koku, eski bir defter, yarım bırakılmış bir cümle örtünün ucunu kaldırır.

​İçeride hâlâ biri oturmaktadır.

​İnsan o anda kendi yokluğuyla karşılaşır.

​Kendini bulmak denilen şeyin tuhaflığı da burada saklıdır. Kaybolan bir nesne aranır gibi insan aranabilir mi? Bir insan kendisini nerede unutabilir? Bir masanın başında mı? Bir başkasının beklentisinde mi? Geçim telaşının arasında mı? “Doğru olan budur” denilerek önüne bırakılmış hayatların içinde mi?

​Harita işe yaramaz.

​Aranan yer değilse yönün ne önemi vardır?

​İnsan kilometrelerce yürüyüp aynı noktada kalabilir. Hiçbir yere gitmeden kendisine yaklaşabilir. Mesafe ayakların altında değil, insanın yaşadığı hayatla içinde taşıdığı hayat arasındadır.

​İki hayat birbirinden uzaklaştıkça gölge uzar.

​Bir süre sonra insan gölgesinin kendisinden önce eve vardığını görür. Sofrada onun yerine oturur, işe onun yerine gider, insanlarla konuşur, gülümser, uyur ve sabah yeniden kalkar.

​Kimse eksikliği fark etmez.

​Dünya, insanın kendisi olmadan da onun hayatını sürdürebildiği tuhaf bir düzene sahiptir.

​Asıl soru:

​Yaşamak, nefes almaya devam etmek midir yoksa alınan nefesin içinde bulunmak mı?

​Bu sorunun cevabı hiçbir kitapta tamamlanmış değildir.

​İnsan kendi hayatının kapısında hem ev sahibi hem yabancı olarak durur. Elinde bir anahtar vardır. Hangi kapıya ait olduğunu bilmez. Önünde yollar uzanır. Hangisinin eve çıktığını gösteren tabela yoktur.

​İçeriden yine de bir ses gelir.

​Ne yüksek ne buyurgan.

​Bir duvarın arkasından akan su gibi...

​İnsan kulağını yaklaştırınca uzun zamandır dışarıda aradığı şeyin içeriden seslendiğini fark eder.

​Mesele yeni bir hayat kurmak değildir artık.

​Yaşanan hayatın içine yeniden girebilmektir.

​Kendi sandalyesine oturmak, kendi penceresinden bakmak, kendi sessizliğinin içinde bulunmak...

​İnsanın en uzun gurbeti, doğduğu şehirden uzak düşmesi değildir. Kendisinin yaşamadığı bir ömrün içinde yaşlanmasıdır.

​Yıllar sonra bütün yollar dönülür, kapılar kapanır, hesaplar ödenir. İnsan elinde kalanlarla aynanın karşısına yeniden gelir.

​Yüz hâlâ oradadır.

​Aynı gözler.

​Biraz daha derin çizgiler.

​Biraz daha beyaz saçlar.

​Aynanın arkasında ise hiçbir şey değişmemiştir. Cam hâlâ birkaç milimetre kalınlığındadır.

​Fakat insanla sureti arasındaki mesafe artık yıllarla ölçülmektedir.

​Uzaklardan bir saatin sesi gelir.

​Akrep ilerler.

​Yelkovan döner.

​Ve insan ilk kez saatin kaç olduğunu merak etmez.

​Ömrün hangi vaktinde kendisinden çıktığını düşünür.

​Sonra aynadaki gözlere biraz daha uzun bakar.

​Belki de bütün ömür boyunca aradığı kapı oradadır.

​Ve insanın kendisine dönmesi için bir yere gitmesi gerekmiyordur.

​Yalnızca kendi yokluğunda devam eden hayatına yetişmesi gerekiyordur.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ramazan Turhan Yazar | Oyuncu | İçerik Üreticisi “Gerçekten Ne İstediğini Biliyor Musun?” kitabının yazarı Instagram üzerinden kitap ve düşünce içerikleri üreticisi Okuma kültürü ve bireysel gelişim üzerine çalışmalar yapan biri Tiyatro Oyuncusu 1994 doğumluyum, evli ve 3 çocuk babasıyım. Denizli’de yaşıyorum. Radyo Televizyon Programcılığı okudum, bir dönem medya sektöründe çalıştım ama hayat beni başka yerlere de götürdü. Bazen elimde kamera vardı, bazen çekiç. Kimi zaman masa başında, kimi zaman beden gücüyle çalıştım. Ama içimde hep bir şeyler yazma isteği vardı. Yazmak bana iyi geliyor… İlk kitabımı yazdım, şimdi yeni cümlelerin peşindeyim. Burada hissettiklerimi, düşündüklerimi, içimden geçenleri paylaşmak istiyorum. Kimi zaman bir deneme, kimi zaman bir hikâye, bazen de sadece bir cümle… Okursan ne mutlu, okurken kendinden bir şey bulursan daha da güzel. Ben yazarken iyileşiyorum, belki sen de okurken rahat bir nefes alırsın. İLGİ ALANLARIM * Kitap ve edebiyat * Yazarlık ve düşünce üretimi * Kültür ve insan psikolojisi * Tiyatro ve sahne çalışmaları