8 MART

Mart 8, 2026 - 16:54
 0  34
8 MART

Bugünün kökeni, vitrinlerde gördüğümüz kadar pürüzsüz değil. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında kadın işçilerin daha iyi çalışma koşulları ve eşit haklar için verdiği mücadelelerin bir ürünü. 1910’da Danimarka’nın başkenti Copenhagen’de düzenlenen International Socialist Women's Conference sırasında, Alman aktivist Clara Zetkin kadınların uluslararası bir dayanışma günü olması fikrini ortaya attı. Sonra yıllar geçti; 1975’te United Nations bu günü resmen tanıdı.

Yani 8 Mart, aslında bir çiçek günü değil; bir mücadele gününün takvimdeki izidir.

Bugün şehirlerin ana caddelerinde yürüyün; büyük caddeler boyunca uzanan ışıklı panolar, billboardlarda parlak harflerle yazılmış süslü cümleler göreceksiniz: “Kadınlar her şeyin en iyisini hak eder!” Rengârenk çiçeklerle süslenmiş kampanyalar, içimizi ısıtan reklam filmleri… Ne güzel, değil mi? Birileri kadınları hatırlıyor...

Ama sonra biraz daha dikkatli bakın: O parlak cümlelerin gölgesinde, yüzü güneşten yanmış bir kadın var. Adı Zeliha. Toprağa eğilmiş, tarlaya tohum bırakıyor. Elleri çatlak, sırtı eğik. O, panolardaki sözleri hiç görmemiş, muhtemelen duymamış bile.

Ama biliyor musunuz? O cümleler en çok ona lazım. Asıl onun duymaya ihtiyacı var. 

Bir başka köşede, sabah erkenden uyanmış bir anne var… Çocuklarının çantasını hazırlıyor, saçlarını düzeltiyor, kahvaltıyı yetiştirmeye çalışıyor. Telefonuna bir mesaj düşüyor: “Kadınlar Günün kutlu olsun!” Mesajın geldiği telefona dönüp bakamıyor bile: Çünkü o an yumurtayı rafadan yapmakla meşgul.

İnsan bazen düşünmeden edemiyor: Kadınlara kutlama mesajı gönderdiğimiz hızda, onların yükünü paylaşmayı denesek acaba dünya nasıl bir yer olurdu?

Şehirde ise başka bir kadın var... Ofisinde masasının başında. Bugün ona çiçek verilmiş, bir de küçük bir not: “Kadınlar başımızın tacıdır.” Notu gülümseyerek okuyor, ama içten içe bilmiyor mu, o notu bırakan kişinin aynı pozisyonda çalışan erkek meslektaşına kendisinden daha fazla maaş verdiğini?

Peki, savaşın ortasındaki bir kadın? O bugün hangi pankarta bakıyor? Hangi çiçeği alıyor? Hangi kutlama mesajını okuyor? Sahi, ona kim hatırlatıyor “baş tacı” olduğunu?

Birileri de etrafa kocaman puntolarla yazıyor, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadın haklarını vermeliyiz.” 

Kadın haklarını vermeli misiniz? Yoksa iade mi etmelisiniz?

Kadınlar, erkekler, hayvanlar, çocuklar; herkes, en başından beri zaten bu haklara sahip değiller miydi? Yalnızca birileri geldi ve hakları ellerinden aldı. Sonra da sanki büyük bir lütufmuş gibi, azar azar geri vermeye başladı. Bir gün izin verdi, bir gün ses etti, bir gün susmayı öğütledi...

Bir insana hak vermek, aslında o hakların sizin mülkiyetinizde olduğunu varsayar. Sanki birileri hakların tapusunu almış da sonra lütfeder gibi dağıtıyormuş gibi. 

Anneler Günü’nde annesine pahalı bir elbise alan, fakat sıradan bir günde annesi aradığında telefonu sessize alan insanları biliyoruz. Kadın hakları yürüyüşüne katılıp ertesi gün sevgilisini aldatan adamları da. “Kadınların değeri bilinmiyor” diye yazı paylaşırken, ertesi gün başka bir hemcinsinin kilosu hakkında şaka yapanlar kadınları da.

Kadınlar hâlâ bir yerlere sıkıştırılıyor: Evin içine. İşyerinin alt basamaklarına. Sokakta korkunun gölgesine. Ve en çok da düşüncelerimizin en dar köşelerine...

Sonra takvim 8 Mart’ı gösteriyor: Çiçekler dağıtılıyor. Sloganlar paylaşılıyor. Şirketler kampanya yapıyor. Ve 9 Mart geldiğinde dünya eski düzenine geri dönüyor.

Eğer bir gün gerçekten eşit bir dünya kurabilirsek, o gün 8 Mart’a ihtiyaç kalmayacak. Çünkü adalet takvime yazılan bir gün değil; adalet, takvimin her gününde kendiliğinden görünen bir gerçeğe dönüşmüş olacak.

Ve o gün geldiğinde billboardlara slogan yazmaya gerek kalmayacak… Çünkü çiçek vermek ilk defa gerçekten anlamlı olacak. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı