UYUYOR GİBİ...

UYUYOR GİBİ

Haziran 5, 2025 - 08:48
Haziran 8, 2025 - 09:42
 0  725
UYUYOR GİBİ...

UYUYOR GİBİ

Yazan: Bike S. Demirkız

Sarıova, Ege'nin iç taraflarında, Manisa ile Kütahya arasında sıkışmış küçük bir kasabadır. Nehri yoktur, ama baharda dağlardan gelen kar sularıyla coşan dere yatağı hâlâ "çay" diye anılır. Ufacık bir yerdir, buna rağmen merkezde bir Atatürk heykeli, iki kahvehane, bir cami ve emekli öğretmenler için kurulmuş küçük bir kültür evi vardır.
Yaz aylarında, gurbetten dönenlerle nüfusu iki katına çıkar, özellikle Almanya’dan gelen arabaların plakaları herkesin ilgisini çeker.

Buranın geçmişinde mübadeleyle gelen Selanik göçmenleri, Yörükler ve birkaç eski Ermeni evi vardır ama artık hepsi Sarıovalıdır. Zamanında, kasabanın geçim kaynağı küçük bir un fabrikasıydı. Un kokusu yaz sıcağında ekşi bir buğu gibi çökerdi üstüne. Kamyonlar sabah ezanıyla birlikte girerdi kasabaya. Ama şimdi fabrika kapalı; geriye kalan sadece tozlu bacası ve duvarındaki solmuş yazılar.

Ben bu kasabayı hep uzaktan bilirdim. Babamın bir arkadaşı orada otururdu. Çocukken birkaç kez geçmişliğimiz vardır içinden. Her seferinde hüzün çökerdi içime, anlamazdım neden. Sarıova’nın sokakları, nedensiz bir yorgunluk taşırdı sanki.

Ne yazık ki 16 Kasım 2013 gecesi bu kasaba, sadece benim için değil, kimse için bir daha aynı olmayacaktı.

O gece: Zehra, Ege Üniversitesi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümünde 3. Sınıfta okuyordu ve iki gün sonra sınavı vardı. Kasabanın gençleri gibi o da normalde cumartesi akşamlarını belediye düğün salonundaki "gençlik gecelerinde" geçirirdi. Nedense o akşam gitmemişti.
Erkek arkadaşıyla çay bahçesinde birer limonata içip biraz dolaştılar. Ardından saat on ikiye doğru Zehra evine geri döndü. Hava bir anda bozmuş, karanlık gökyüzü gök gürültüsüyle yankılanmaya başlamıştı. Rüzgâr, genç ağaçları eğip büküyordu.

Zehra, odasına geçip pijamalarını giydi. Elinde ders notlarıyla yatağına uzandı. Aynı evde, bitişik odalarda annesi, babası ve erkek kardeşi yatıyordu. Zehra notlarını okurken uyuya kalmıştı. Kitap, göğsünün üzerine düşüp kalmıştı.

Gecenin bir vakti, belki de bir şimşek sesiyle, annesinin uykusu kaçtı. Kalkıp önce mutfağa gitti, sonra içinden bir sesle kızlarının odasına yöneldi. Işığı yaktı. Diğer yatak boştu, o gün gençlik gecesine gitmiş olan ablası hâlâ dönmemişti. Zehra ise yatağında uyuyordu, ya da öyle görünüyordu.

Ne var ki bir gariplik vardı.  Yüzü öyle duruyordu ki, adeta bir resim gibiydi. Saçları yastığa düzgünce yayılmış, yorgan göğsüne kadar çekilmiş, elleri iki yanda duruyordu. Fakat annesinin gözleri Zehra’in burnunun kenarına ilişti: birkaç damla kan sızmıştı.
Bir şey anlamadı. Yanaşmaya korktu.
Fısıltıyla ama telaşla seslendi:
Mehmet… Mehmet koş!

Babası geldiğinde odada bir soğukluk vardı. Annesi hâlâ Zehra’ya dokunmamıştı. Babası eğilip elini uzattı, kızlarının artık nefes almadığını anladı. Örtüyü kaldırdıklarında o korkunç manzara ile karşılaştılar.

Zehra, uyurken kalbine saplanan bir bıçak darbesiyle öldürülmüştü. Hiç direnmemişti ama vücudu muhtemelen birkaç dakika boyunca çırpınmış, can vermemek için uğraşmıştı.
Fakat işin garip yanı buydu: Vücudu hiç dağılmamış, adeta biri onu okşamış, düzeltmiş poz verdirmiş gibiydi. Sanki ölü değil, derin bir uykudaydı.

Sabah ezanı okunurken haberi tüm kasabaya yayıldı. Kıyamet koptu. Bir genç kız, evinin içinde, ailesiyle aynı çatı altındayken öldürülmüştü.
Kasabada önce erkek kardeşten şüphelenildi. Sonra erkek arkadaşı sorguya alındı. Ardından babası... Annesiyle ilgili dedikodular başladı: “Yatağı silmiş, çarşafı değiştirmiş, kızını yıkayıp yeni gecelik giydirmiş.” Kimine göre bu anne sevgisiydi, kimine göre suçluluk veya suçu örtbas etme çabası.

Herkes kendi hikâyesini yazdı:

"Zehra aslında okulda bir tarikata girmiş."
"Yurt dışına kaçmak istemiş, mafyaya bulaşmış"
"Ablasının sevgilisine göz koymuş, o yüzden…"

“Okulda başka sevgilisi varmış”
"Evde gizli kamera varmış, biri her şeyi görmüş."

Gelgelelim hiçbir şey ispat edilemedi. Otopsi raporu bıçak darbesi dışında hiçbir şeye işaret etmiyordu. Ne tırnak arasında doku ne boğuşma izi… Hiçbir şey.

Zehra, usulca toprağa verildi. Tabutunun başında ağlayanlar kadar, sessizce izleyenler de vardı.

Yıllar geçti. Dosya tozlandı. Soruşturma rafa kalktı. Zehra da faili meçhul kadınlar arasında sadece bir sayıydı artık.

Bugün hâlâ o evde ışıklar erken kapanır. Annesi pek dışarı çıkmaz. Babası, çarşıdaki kahveye bile uğramaz. Ablası evlenmedi.

Kasaba halkı hâlâ konuşur bu olayı.
“Gerçek katil içeride miydi, dışarıdan mı girdi?”
“Zehra neden öldürüldü?”
“Yatağını bu kadar düzgün kim yaptı?”

Hiçbir cevap yok.
Belki de Zehra, gökyüzüne değil, yeryüzünün bakıyor artık, toprağın altından…

Yalnızca çiçeklerin köklerine anlatıyor başına gelenleri.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bdemirkiz Sonsuzlukta Bir Kıvılcım yazarı