ERTESİ GÜN

ERTESİ GÜN

Haziran 5, 2025 - 08:45
Haziran 7, 2025 - 08:27
 0  767
ERTESİ GÜN

ERTESİ GÜN

Yazan: Bike S. Demirkız 

Fotoğrafa bir kez daha baktım.
Genç bir yüz, iri gözler, dolgun dudaklar ve isyankâr siyah saçlar. Hem masumiyeti hem de tehlikeyi çağrıştıran bir güzellikti.
— Adı Melis Karaman. Cumartesi günü saat on iki sularında Peri Palas Otel'de olacak, dediler.

Başımı hafifçe salladım. Anlaşmanın yarısı peşin verildi, gidiş-dönüş bileti de öyle. İşin sonunda kalanı alacaktım. Yine başımı salladım. Mekân olarak bir önerileri olup olmadığını sordum. İçlerinden biri, Derinkuyu Yeraltı Şehri dedi. Oraya götürmem zor olmayacakmış. Gerçekten güveniyorlardı bana. Daha fazla konuşmanın anlamı yoktu.
İki gün sonra Nevşehir’e uçacaktım.

Uçuş sakindi. Yanımda oturan adam, yükseklik korkusunu bastırmak için olsa gerek, Kapadokya hakkında bildiği ne varsa anlatmaktaydı. Ben birkaç kere kafamı salladım, sonra gözlerimi kapayıp uyuyormuş gibi yaptım. Ne Kapadokya ilgimi çekiyordu ne de Peri Bacaları. Zihnimde tek bir görüntü vardı: Melis Karaman. Onu öldürecektim.

Otele vardığımda, lobiye göz gezdirirken onu hemen fark ettim.  Bir o yana, bir bu yana yürüyordu. Kararsızdı ama kimseyi arıyor gibi de değildi. Sonunda bara yöneldi ve bir sade soda istedi. Siyah saçları, fotoğraftakinden bile daha etkileyiciydi.

— Sodayla kaygı geçmez, dedim.
Bana baktı, hafifçe gülümsedi.
— Kim dedi kaygılı olduğumu?
— Yüzünüzden belli.
— Psikolog musun?
— Meraklı biriyim.

Baraj yıkılmıştı.  Adının Aslı olduğunu söyledi. Melis adını gizliyordu demek. Dikkatli olmam gerekiyordu.
— İstanbul, Kadıköy, dedi.
— Ben de Diyarbakırlıyım, dedim. Yalandı. Ama bu işlerde her şey yalandı.

Öğle saatini birlikte geçirdik. Gülüştük, birbirimizi yokladık.
— Eğer bu akşam sodayı hakiki bir şarapla değiştirmeye varsan, birlikte akşam yemeği yiyebiliriz, dedim.
— Ya değiştirmezsem?
— O zaman sadece kahve içeriz.
— Artık kaygım kalmadı, dedi ve tekrar gülümsedi.
— Dokuzda, burada.

Zaman geçirmek için odamda biraz kestirdim. Uyandığımda saat sekizi geçmişti. Hazırlandım. Dokuzda oradaydı.
Üzerinde açık bej renkte, ince dokulu bir elbise vardı. Güneş gibi hafifti.
— Harika görünüyorsun, dedim.
— Şarap için söz vermiştim, unutmadım.

Yemekte bonfile ve patlıcan beğendi söyledik. Kapadokya'nın yerli şaraplarından en iyisini sipariş ettim. Son yemeğiydi; en iyisini hak ediyordu. Sohbet koyulaştı. Kimliğinden, sözde bir belgesel projesinden bahsetti. Kapadokya kültürünü araştırıyormuş.
Bana sorular sordu. Hayalî bir meslek uydurdum. Kalbim kırık, geçmişim belirsiz dedim. Çok sorgulamadı.

Tatlıdan sonra kahve ve likör içtik. Gözlerinin içine bakarak, ilk kez o akşam dürüst oldum:
— Sana gereğinden fazla bağlandım.

Odamda devam etti gece.  Mum ışığı gibi ay, pencereden içeri sızıyordu. Ama ne ayı ne de dışarıdaki rüzgârı umursuyordum. Sadece o vardı. Onu kutsal bir törene hazırlanır gibi soyuyordum. Küçük, zarif göğüslerini öptüm. Sessizce inledi. Bir süre sonra üzerime çıktı. Beni sarıp sarmaladı. Küçük çığlıkları, fısıltıları... Her şey gerçekti.
Sonunda uyuyakaldı.
Ben uyuyamadım. Tavana bakarak düşündüm: Bu işte hep bir yanlışlık vardı.

Sabah ona Derinkuyu'ya gidelim mi diye sordum.
— Harika fikir, dedi.
Bilmiyordu. Kendi ölüm fermanını imzalıyordu.

Beretta 7.65’i, içine susturucu yerleştirilmiş şekilde fotoğraf makinesi çantasına koymuştum. Şekersiz bir Türk kahvesi içip yola koyuldum. Onunla yeraltı şehrinin girişinde buluştuk.
Turist grubunun arasına karıştık. Rehber konuşuyordu:
— Burası sekiz katlı. Milattan sonra 7. yüzyılda Arap akınlarından kaçan Hristiyanlar tarafından kullanılmıştır.
— Sığınak yani, dedi fısıltıyla.
— Evet, dedim. “Ne yazık ki bu sefer senin mezarın olacak.” Diye ekledim içimden.

Grubun en arkasında kalmayı başardım.
Bir noktada durduk, sözde mimariye hayran kalmış gibi. Grup ilerledi.
Fotoğraf çantasını açtım.
— Burada flaşlı çekim yasak, dedi gülerek.
— Flaş kullanmayacağım, dedim.

Silahı çıkardım.
— Ne yapıyorsun?
— Ne olması gerekiyorsa.
— Yanlış kişi olmalıyım… Lütfen…

— Hiçbir zaman yanlış olmaz, dedim ve tetiği çektim.

Kısa, tok bir ses duyuldu. Kaşlarının arasından incecik bir kan sızmaya başladı.
Vücudu yere yığıldı.
Onu yeraltı şehrinin görünmeyen bir köşesine sürükledim. Taş toprakla örttüm.
Ellerimi ve montumu temizledim.
On dakika bile geçmemişti.

Gruba yeniden katıldım. Kimse onun yokluğunu fark etmedi. Rehber, duvar yankılarını denememizi söylüyordu.  Yeraltındaki bu neşe üstümde kara bir leke gibi asılı kaldı.

Otelde, soğuk bir duş almayı hayal ediyordum. Resepsiyona vardım, anahtarımı istedim. O sırada bir ses:
— Ben Melis Karaman. Bir rezervasyonum olmalıydı. Dün gelecektim ama uçağı kaçırdım.

Başımı çevirdim.  Baktım: Büyük gözler, dolgun dudaklar, simsiyah saçlar. Olamaz!  Gerçek Melis buydu. O anda Aslı'nın yüzü geldi gözümün önüne. Tozlar altında, alnınınn ortasında bir kara delik, terk edilmiş…

İçimde bir öfke kabardı. Bu yalancı, bu geç kalan kadın, onun yerine yaşamaya layık değildi. Kim be derse desin, bazı işler ertelenmez.

O sırada Melis odası hazır olana kadar otelin barına yönelmişti.  Kendine bir kadeh kırmızı şarap söylemişti.  Yüzümde çapkın bir Ayhan Işık ifadesiyle yanına yaklaştım.


— Kaygıyla baş etmenin en kötü yolu, alkole sarılmaktır, dedim.

Yüzüme baktı ve kocaman gülümsedi…

 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bdemirkiz Sonsuzlukta Bir Kıvılcım yazarı