KUTSAL KAN: TOMRİS

KUTSAL KAN: TOMRİS

Haziran 5, 2025 - 11:35
Haziran 9, 2025 - 10:15
 0  726
KUTSAL KAN: TOMRİS

KUTSAL KAN: TOMRİS

Yazan: Bike S: Demirkız

Bozkırın sabahı sessizdi.

Rüzgâr bile henüz uyanmamıştı. Göğün moru, toprağın sarısıyla karışırken birden doğu ufkunda bir ışık belirdi. Göz kamaştırıcı, ama sıcak bir parıltıydı bu. Ne güneşin doğuşu ne yıldızın düşüşü… Tam ortada, göğün kalbinden bir kıvılcım gibi.

Kayı boyunun en yaşlı şamanı, gözlerini göğe dikmişti. Fısıldadı:

“Ateş kanı yeniden yeryüzüne indi… Aybike döndü.”

Onun gözleri göğün derinliklerini, sesi sonsuzluğu taşırdı. Aybike, göksel halkın yeryüzündeki ilk temsilcilerşnden, Göktanrı’nın kızıl saçlı kızı idi. Aybike’nin, gözleri ay kadar parlak, bakışları fırtına kadar eskiydi. Arkasında gümüş rengi bir kurt, sessizce duruyordu. Onun gelişiyle toprakta bir şey uyanmıştı.

Gökten gelen kadın soyun yeniden başlatıcısıydı. Tanrıların unutulmuş evladının dönüşüydü. Onun sesini yalnızca göğü dinleyenler duyabiliyordu.

“Ben göğün gözüyüm. Oğuz’un anası, kutun bekçisiyim,” dedi.

Yıllar geçti. Aybike’nin adı dilden dile yayıldı, onun soyundan gelen kadınlar “kut taşıyıcı” olarak anıldı. Onun soyundan gelenlere “Göğün Çocukları” denildi.

Bu çocuklar, zamanla Sakalar (İskitler) diye anıldı. Rüzgârla konuşan, kurtlarla kardeş olan, dağlarla anlaşan bir halk… Onlar, kadınlardı. İçlerinden biri, göğün çizdiği kaderle doğacaktı.

İşte tam o gece geldi…

Yıldızlar o gece kararsız parlıyordu. Ay, bozkırın üzerine yumuşak bir gümüş ışık dökerken, çadırın içinden kadim bir çığlık yükseldi.

“Bu kız, savaşla doğdu…” dedi ebe, elleri titreyerek kanlı bebek bedenini kaldırırken.

Adını annesi fısıldadı:

“Tomris…”

Atalarının kanını taşıdığı kadar onların ateşini de taşıyordu, Tomris.  Gözleri, tıpkı Aybike’ninki gibiydi. Çocuk henüz nefes almadan önce bile etrafanbakıyordu. Bir şeyleri görerek. Doğduğu an, dışarıda bir kurt uludu. O uluma, Aybike’nin soyunun devam ettiğini haykırıyordu.

Tomris, rüzgâr gibi doğdu. Annesi ona “Aybike’nin mirasını taşıyan son kıvılcım” dedi. Küçük yaşta yay çekti, kılıç tuttu, yıldızları okudu. Ay gecelerinde rüyalarına kurtlar girer, ona uzak bir savaşın işaretlerini fısıldardı.

Yıllar geçti.  Kavmi olan Sakalar, doğudan gelen bir tehlikeyle karşı karşıyaydı: Büyük Pers Kralı II. Kiros. Altını, orduyu ve korkuyu kullanan bir adam. Onun amacı belliydi: Tomris’in halkını boyun eğdirmek.

Tomris artık bir kadındı, bir komutandı. At sürüyor, ok atıyor, savaşçılara strateji öğretiyordu. Sakaların başkomutanı, hükümdarı, yıldızların dünyaya getirdiği lider…

Ama bir şey eksikti: Oğlu.

Spargapis, Tomris’in biricik oğluydu. Kanı gökten gelen kadının torunuydu ama yüreği hâlâ gençti. Ne yazık ki gençlik bazen en büyük tuzaktır.

Tomris, savaş tanrıçası gibi bir zekâya sahipti ama düşmanı, sadece kılıçla değil, hileyle de savaşırdı. Kiros, Tomris’in oğlunu tuzakla esir aldı. Oğlan, bu aşağılanmayı kabullenemedi annesini düşündü ve kendisini şerefiyle öldürmeyi seçti.

Tomris, haber geldiğinde göğe bakıyordu. Ay parlıyordu ama artık ona hiç ışık vermiyordu. Bu, Tomris’in içindeki Aybike ateşini yeniden yaktı. Artık bu savaş bir toprak savaşı değil, kutlu soyun intikamıydı.

“Artık savaş, oğlum için değil. Atalarım için. Kendi gök kubbem için,” dedi.

O gece Tomris rüyasında Aybike Hatun’u gördü. Aybike, göğsünde mavi bir ateş taşıyordu. Gözleri kurdunki kadar netti.

“Tomris. Bu, yalnızca bir intikam değil. Bu, unuttukları kadim bağı hatırlatma savaşıdır. Göğün kanı damarlarda boşuna akmaz. İhanetin karşısında, gökten gelen ateş olur. Gölgeyi değil, ışığı izle. Karanlığın kalbini kes Kiros yalnızca bir kral değil. O, dünyayı tek bir adamın adıyla ezmeye çalışan kibirdir. Git. Göğü yere indir.”

Tomris uyandığında, yıldızlar sanki onunla göz göze gelmişti.

Tomris ve ordusu, Amu Derya’nın kenarında geceyi beklediler. Sakaların kadınları ve erkekleri zırh kuşandı. Her biri Aybike’nin soyundan bir kıvılcım taşıyordu. Tomris, kılıcını toprağa sapladı, diz çöktü.

“Oğlumun kanı bu toprağa karıştı. Bu gece bu toprak, Tanrı’nın terazisi olacak.”

Sabah olduğunda, Pers ordusu ilerliyordu. Kalabalık, donanımlı, kendinden emin… Gelgelelim Tomris onları bekliyordu. Tuzak kuruldu. Savaş patladı.

Kiros’un ordusunu Amu Derya kıyısında tuzağa düşürdü. Savaşın gürültüsü göğe yükselirken, Tomris’in gözleri düşmanı arıyordu ve o an geldi.

Nihayet Kiros’la yüzleşecekti. Kılıçlar çarpıştı, kan aktı. Tomris eğildi, tek bir kılıç darbesi ile Kiros’un başını gövdesinden ayırdı. Kan göğe kadar yükseldi.

Savaş meydanındaki sessizliği yalnızca kılıçların kan damlaları bozuyordu.

Tomris, Kiros’un başını saçlarından tutarak havaya kaldırdı, gökyüzüne doğru bir zafer çığlığı attı. Sonra tüm meydana gösterdi ve Kiros’un başını gümüş kaplı bir tuluma koydu. Tulumu kanla doldurttu ve şöyle haykırdı:

“Sen kana doyamadın Kiros! Şimdi kana doy!

O an gökyüzü birden açıldı. Aybike’nin sesi duyuldu:

“Gök kutu geri aldı.” Dedi.

Zaferin ardından Tomris, halkını bir kez daha gökyüzüne yöneltti. Aybike Hatun’un soyunun son taşıyıcısı olduğunu biliyordu. Ama aynı zamanda başlangıcıydı da… Çünkü gökten gelen soy asla sona ermez, yalnızca bir başka çağda yeniden doğar.

Tomris bir daha asla bir savaşta kılıç sallamadı. Ama adı, bozkırın rüzgarına, yıldızların şarkısına karıştı. Onun soyundan gelen her kadın, göğe baktığında kendisini onunla bir hissetti.

Yüzyıllar sonra, Büyük İskender aynı bozkırları aşarken, bir kayanın üzerine işlenmiş bir yazıtla karşılaştı. Yazı şöyle diyordu:

“Gökten gelen kadının soyundan geldim. Toprakta yürüdüm ama gözüm hep gökte kaldı. Ben Tomris’im. Gölgeye diz çökmedim.”

İskender yazıyı okuduğunda bir gece gökyüzüne baktı ve şöyle fısıldadı:

“Ey sevgili kızıl saçlı yıldız kadını, keşke senin çağında doğmuş olsaydım …”

 

 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bdemirkiz Sonsuzlukta Bir Kıvılcım yazarı