BEYAZ ATLIYI BEKLERKEN

BEYAZ ATLIYI BEKLERKEN

Haziran 19, 2025 - 14:08
Haziran 20, 2025 - 19:36
 0  716
BEYAZ ATLIYI BEKLERKEN

BEYAZ ATLIYI BEKLERKEN

YAZAN: BİKE S. DEMİRKIZ

Hatice 38 yaşındaydı. Evde kalmış demeyelim; evin içinde fazla kalmıştı. Gelinlik hayalini dantel örtülere, nişanlık ayakkabısını kutusuna, aşkınıysa cam silerken camdaki yansımasına emanet etmişti. Beyaz atlı prensi pencere önündedir diye fön çekilmemiş saçla perdesini bile aralamazdı.

Her sabah pencereye çıkarken içinden geçirdiği cümle şuydu:

“Belki o gün bugündür…”

Ama her sabah sadece karşı apartmanda oturan orta yaşlı Astsubay emeklisi Kadri Bey'in balkondan verdiği selam geliyordu.

Hatice, annesi Müzeyyen Hanım'la birlikte Kadıköy’de üç katlı eski bir apartmanda yaşıyordu. Babası, O daha ilkokul çağlarındayken, bir sabah elinde poşetle kapıya yöneldi.

“Ben sigara almaya çıkıyorum,” dedi.
“Nereye?” dedi Müzeyyen.
“Uzağa,” dedi. Kapıyı kapattı. Gitti. Bir daha dönmedi.

Geride sadece fısır fısır konuşan bir radyo ve içinde yarısı içilmiş bir çay bardağı kalmıştı.

Müzeyyen Hanım o günden sonra yalnızlığa alışamamış, “ben de biriyle başlayayım hayatıma” diyerek TV programlarına yazılmış, ama çaya çıktığı hiçbir damat adayını uygun bulmamıştı.

Karşı binada oturan emekli astsubay Kadri Bey, sabahları takım elbisesi, kravatı ve yakasına taktığı karanfil ile balkonundan karşıya seslenir ve karşılık bulma umuduyla el sallardı:

“Haticeeee! Sabah şeriflerin hayır olsun?”
Hatice ise açtığı perdeyi son hızla geri örterdi.

Annesi ailece rahat ederiz umuduyla kızına arada sırada:

“Kızım Kadri Bey’in sende gönlü var sanki, ne olur bir sabah da güler yüzle günaydın desen.”
“İstersen sen de anne, hem yaşı sana daha uygun!” Diye kestirip atardı.

Yan dairede oturan Semiha Teyze 70’ini çoktan geçmişti ama hâlâ taze gelin havasındaydı. Üç evlilik, beş nişan tecrübesi vardı. Şimdilerde Tik.tok’ta müstakbel kocasını bulma umuduyla videolar paylaşıyordu.

Balkondan Hatice’ye bağırdı:

“Hatice kız! Bir arkadaşımın oğlu var seni tanıştırayım, boya badana işleri yapıyor, iyi de kazanıyormuş boylu poslu da maşallah!”
“Teşekkür ederim teyze şu an düşünmüyorum.”
“Kızım bu işler anca böyle. Beyaz atlıyı beklersen daha çok beklersin pencerede.  Ben dördüncüyü kaçırdım, nasipse beşinciyi bekliyorum artık!”

O sabah Hatice elinde meyve sebze torbalarıyla pazardan dönüyordu ki gözlerine inanamadı. Apartmanın önündeki direğe bembeyaz bir at bağlıydı.  Yanında esmerce uzun saçlı boylu poslu takım elbiseli biri duruyordu.
Kalbi çarpmaya başladı.

“İşte bu!” dedi içinden. “İşte o geldi!” Atın yanına yaklaşınca 20’li yaşlarındaki genç roman çocuk ona dönüp: “Abla selamünaleyküm, atı az şuraya bırakabilir miyim? Düğün çekimi var da. Damat gelcek birazdan gelini almaya gidcez davul zurnayla.”

Hatice dondu kaldı. At beyaz... adam genç...gerçi beklediği değil belki de bir işaret…
Sadece başını sallayabildi. Gençse, “Sağ ol abla, Alla razı olsun,” deyip atla ilgilenmeye geri döndü.

At bir an kişnedi. Hatice bunu “Evet, seninki de yolda” gibi yorumladı.

Olanları gören Semiha Teyze balkondan bağırdı:

“Ben sana demedim mi Haticeeee kız! O at bu sokağa girerse, senin kaderin döner diyeee!”

Birkaç dakika içinde bütün mahalle, Hatice’nin beyaz atlı prensini bulduğunu konuşuyordu. Müzeyyen Hanım dua etmeye başlamıştı bile.

Ne var ki yarım saat sonra balon söndü, çünkü sokaktan “Aaa Mehmet!” sesleri yükseldi. Pencereyi açıp baktığında, başından aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi oldu.

Meğer at, Hatice’nin platonik lise aşkı Mehmet’in düğün çekimi içindi.  Gelin arabası yerine beyaz atla gelmişti ve bir sokak ötede oturan Alamancı Ayşe ile evlenmekteydi.

Hatice'nin elleri titredi.  Ağzından şu döküldü:

“Allah’ım, sesimi duyup benim Beyaz atlıyı yollamışsın ne var ki kapılar şaşmış sanırım”

Odasına dönüp iki damla göz yaşı ile gönlündeki beyaz at defterini mühürledi.  Sonrasında annesine dönüp dedi ki:

“Kız anne, artık kim olursa olsun razıyım bilesin.  Kadri Bey amca, boya badanacı, yeter ki gelinlik giymek nasip olsun artık.”

Ardından sakinleşmek için mutfakta zeytinyağlı dolma sarmaya koyuldu. Annesi yanına geldi derin bir iç çekti:

“Kızım, ben sana Vahap Amca’yı anlatmış mıydım?”

Hatice elindeki sarmayı bırakıp döndü:

“Yine mi? Seni stüdyodan kaçırtan damat adayın değil mi, Vahap Amca.”

Müzeyyen Hanım 2004’te bir evlilik programına çıkmıştı. Orada tanıştırıldığı kişi:

Vahap Bey. Köyden gelmiş, 57 yaşında, yumuşak konuşan, munis görünümlü, geçmişinde iki evlilik olan biri.

Sunucu sordu:

“Neden evliliklerin yürümedi Vahap Amca, gelin adayımız Müzeyyen Hanım merak ediyor.”
Vahap, gayet sakin:

“İlkini ben kaçırmıştım 17 yaşında, babasından izni alamayınca ya nasip dedik. Amcamın kızıydı. 5 ay sevdik birbirimizi, bir gün baktım yolda diğer amcamın oğluna selam veriyor bu, namus meselesi, gözüm dönmüş, bir an başkasına bakıyor sandım, kıskandım işte kader yani... bıçakladım. Meğer yanılmışım, 14 yıl yattım kader olaraktan. İyi halden çıkınca, ikinci kadını sevdim ama o da evli çıktı. Sonra beni dolandırmaya kalktı. Baktım bu beni öldürecek dedim, ama kendi öldü.

Sunucu:” Nasıl kendi öldü? Kalp krizi mi geçirdi, eceli mi geldi?” 

“Yok yani kader olaraktan... bıçağımın üzerine düştü benim elimdeyken. 7 yıl daha yattım afla çıktım. Ben de yalan yok, kader kurbanıyım yani. Şimdi nasipse helal süt emmiş bir hanımla izdivaca talibim”.  Müzeyyen hanım benimle bir çaya evet derse mesut olurum.

Müzeyyen ayağa fırladı:

“NE KADERİ BE, SEN SERİ KATİL OLMUŞSUN” deyip elindeki mikrofonu Vahap Amca’nın kafasına fırlattı ve ekledi “Ben buraya aşk aramaya geldim, sen yeni kurbanını bulmaya! Allah belanı versin VAHAP!” ve akabinde hışımla stüdyoyu terk etti.

Sunucu, kameraya döndü:

“Canlı yayındayız sayın izleyiciler, Müzeyyen Hanım koca adayını beğenmedi, bir çay bile içmeden stüdyoyu terk etti ve şimdi bu stresi atmak üzere hep beraber sahneye iniyoruz. Oynamaya var mısınız hanımlar beyler?  Hadi Ankara havası ile devam ediyoruz? 

Tam Müzeyyen Vahap hikayesini Hatice’ye anlatmaya başlamıştı ki, kapı çaldı. Semiha Teyze gülümseyerek içeri girdi, çayınız varsa bana da koyun kapıdan Vahap’ı duydum koştum geldim.

“Biliyor muydunuz benim 3. Nişanlım Vahap’dı 2002 yılıydı henüz yeni çıkmıştı mahpustan, kader kurbanı dedim ona inandım.”
Hatice: “Yok artık! Bu mahalledeki her kadın Vahap’a mı denk geldi?”

Semiha: “Ya sorma.  Neyse ki ben kader olmaktan kıl payı kurtuldum. Pastanede buluştuğumuz ilk gün ruj sürdüğümü görünce, sen yollu musun? Ne bu kırmızı ruj deyip üstüme yürüyünce, attım nişanı o an. Neyse ki etrafta sadece pasta bıçağı vardı da üstüne düşmedim yanlışlıkla. Yoksa ben de şimdi tahtalı köyde olurdum, kader olaraktan yani…deyince üçü de kahkahayı koy verdi ve hep bir ağızdan “Kader Olaraktan Yani” diye haykırdılar.

Birkaç hafta sonra yine aynı yerde çaylar içilirken apartmana bir kamyon yanaştı.
Yeni biri taşınıyordu. Gözlüklü, zayıf yapılı, sessiz bir adam. Adı Barış’tı. Veterinerdi.

Hatice pencereye koştu, baktı.

“Pek de ufak tefekmiş...” dedi burun kıvırarak.
Annesi de baktı ve kendi kendine söylendi:
“Sabıkası yoktur inşallah…”

Birkaç gün sonra Hatice pazardan dönerken bu sefer apartmanın önünde bir beyaz midilli bağlanmıştı. “Tövbe tövbe hayırdır inşallah dedi kendi kendine”. Yanına yaklaştığında Barış’ı gördü orada.

“Merhaba umarım sizin için sorun yoktur... özel çocuklara hayvan terapisi yapıyoruz da... tanıştırayım bu Ponçik...” “Şey bu arada ben de Barış. Veteriner Dr. Barış Akyürek”

Hatice midilliye baktı. Sessizce duruyordu. Ne kişniyor ne bakış atıyordu. Sadece varlığıyla huzur veriyordu.

Barış gözlüklerini düzeltti:

“Bir gün istersen… beraber parka götürürüz.”
Hatice gülümsedi, “Ben de Hatice” dedi, “tabi neden olmasın hatta bugün bile olur” dedi tereddüt etmeden: O sırada iç sesi şunu diyordu.

“Ben yıllarca beyaz atlı prensimi bekledim ama meğer keramet at da değilmiş... adam gibi adamsa varsın prens olmasın, midillisi olsa da yeter.”

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Bdemirkiz Sonsuzlukta Bir Kıvılcım yazarı