YOL SANDIĞINDAN DAHA YAKINDI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir gencin hakikati ararken çıktığı yolculuk, ona cevaplardan çok kendini tanımayı öğretir. Çünkü bazen insanın aradığı şey , en başından beri kalbindedir. Ve yol sandığından daha yakındır.

1 Haziran 2026 - 16:04
1 Haziran 2026 - 16:04 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 3  34
YOL SANDIĞINDAN DAHA YAKINDI

“YOL SANDIĞINDAN DAHA YAKINDI ”

Anadolu’nun kalbinde, rüzgârın buğday başaklarıyla konuştuğu, geceleri göğün yıldızlarla dantel gibi işlendiği eski bir köy vardı. Bu köy, haritalarda küçük bir nokta gibi görünürdü ama gönül haritasında koca bir âlemdi. İnsanları sade, toprağı bereketli, hikâyeleri ise yüzyılların süzgecinden geçmiş kadar derindi.  Köyün en yaşlısı, herkesin “Derviş Dede” dediği bir adamdı. Sakalları ak, gözleri ise hâlâ çocuk gibi berraktı. O, akşamları köy meydanındaki eski dut ağacının altında oturur, gençlere ve meraklı çocuklara hikâyeler anlatırdı. Herkes de merak ve heyecanla dinlerdi çünkü onun anlattıkları sadece hikâye değildi; içinde yol vardı, iz vardı, sır vardı.

Bir gün, köyün en meraklı genci olan Aziz, Derviş Dede’nin yanına geldi. Gözlerinde hem bir arayış hem de hafif bir huzursuzluk vardı.Son zamanlarda Aziz'in içi daralıyordu. Tarlada çalışırken bile düşüncelere dalıyor, geceleri uyumadan önce gökyüzüne bakıp kendine sorular soruyordu. Herkes bir şey söylüyor ama hiçbiri içindeki boşluğu doldurmuyordu.

“Dede,” dedi, “İnsan kendini nasıl bulur? Herkes bir şey söylüyor ama ben hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum.”

Derviş Dede hafifçe gülümseyerek “Evlat,” dedi, “Bu yol tek başına yürünmez. Gel, sana bir hikâye anlatayım. Ama dikkatle dinle… Çünkü bu hikâye, aslında senin hikâyen.”

Ve anlatmaya başladı.

Vakti zamanında, yine bu topraklarda yaşayan bir genç vardı. Adı Yunus’tu. Gönlü dar, aklı karışıktı. Bir gün, içindeki sıkıntıya dayanamadı ve yola düştü. “Hakikat nedir?” diye sora sora yürüdü.

İlk karşısına çıkan, dağların eteklerinde yaşayan bir erendi. Üzerinde eski bir aba, elinde bir değnek vardı. Ama yüzünde öyle bir huzur vardı ki, bakanın içi ferahlardı.                                                  “Ne ararsın evlat?” diye sordu eren. Yunus, “Gerçeği,” dedi. “Kendimi, Rabbimi, yolu…” Eren, yere bir taş koydu. “Bu taş ne?” dedi. “Taş,” dedi Yunus.  Eren başını salladı. “Gördüğün sadece şekli. İçine bakmayı öğrenmeden hakikati bulamazsın.”  Sonra onu yoluna uğurladı.  Yunus yürümeye devam etti. Günler geçti, geceler geçti. 

Karşısına yeni insanlar çıktı, yeni sözler duydu. Ama içindeki düğüm çözülmüyordu.

Bir akşam vakti yağmur bastırdı. Issız bir kayanın altına sığındı. Üzerindeki elbiseler ıslanmış, ayakları yara olmuştu.

Başını dizlerinin arasına alarak.

“Belki de yanlış yoldayım,” diye düşündü. “Belki de aradığım şey hiç yok.”

İlk kez geri dönmeyi düşündü.

Tam o sırada yağmurun sesi arasında küçük bir kuşun ötüşünü duydu. Karanlığın içinde bile şarkı söyleyen o küçücük canlı, ona tuhaf bir şekilde umut verdi.

O gece anladı ki bazen yol, cevapları vermeden önce sabrı öğretirdi.

Bir gece rüyasında nur yüzlü insanlar gördü. Onların yüzlerinde hem hüzün hem de sonsuz bir merhamet vardı. Birinin bakışı sanki “Sevmeden bilemezsin” diyordu.

Uyandığında kalbi yumuşamıştı.

Artık yolda karşılaştığı her insana farklı bakıyordu. Eskiden görmediği şeyleri görmeye başlamıştı. Bir yaşlının duasında sabrı, bir çocuğun gülüşünde saflığı, bir annenin gözlerinde ise sınırsız sevgiyi fark etti.

Bir gün, bir köyde bir ozanla karşılaştı. Ozan, sazını dizine almış, ağır ağır çalıyordu. Tellerden dökülen ses, sanki kalbinin diline tercüman oluyordu.

Yunus yanına oturdu. 

“Bu neyin türküsü?” diye sordu.

Ozan gülümsedi.

“Bu, ayrılığın türküsü… Ama içinde kavuşma da var.”

“Nasıl olur?” dedi Yunus. Sonra sazını eline aldı.

Tellerden yükselen ezgi, akşamın sessizliğine karıştı.

Türküde gurbet vardı, hasret vardı, kavuşamayanların gözyaşı vardı. Ama bütün o hüzne rağmen derinlerde bir umut da hissediliyordu.

Türkü bittiğinde Yunus'un gözleri dolmuştu.

“Bu türkü neden bu kadar hüzünlü?” diye sordu.

Ozan gülümsedi.Ozan konuşurken parmakları farkında olmadan sazın tellerinde dolaşıyor, her cümlesinden sonra tek bir nota bırakıyordu geceye. “Çünkü" dedi "İnsan en çok sevdiğini özler. Özlem olmayan yerde sevginin değeri bilinmez.”

Ozan sazın telini hafifçe çekti.

“Her ayrılık, aslında bir davettir. İnsan sevdiğinden ayrı düşmeden, onun kıymetini tam bilemez.” Ardından “Sevgi, yolun kendisidir. Yolun sonu değil.” diyerek ekledi. 

Yunus artık anlamaya başlamıştı. Yol dışarıda değil, içindeydi. Aradığı şey uzaklarda değil, kalbindeydi.

Ama yine de bir eksiklik hissediyordu.

Bir gece, yıldızların altında otururken içinden “Ben artık biliyorum gibi hissediyorum ama hâlâ tamam değilim” dedi. 

Yıllardır yürümüş, nice söz işitmişti. Bazı günler hakikate yaklaştığını hissediyor, bazı günler ise başladığı yere döndüğünü sanıyordu. O gece yıldızların altında otururken ilk kez bildiklerine değil, bilmediklerine baktı. İşte tam o anda kalbine bir sıcaklık yayıldı... Sanki görünmeyen bir el, yüreğine dokundu ve bir ses

“Bilmek yetmez. Olmak gerekir.” dedi. Yunus sevginin sadece konuşulmayacağını, yaşanması gerektiğini anladı. Merhamet sadece düşünülmez, gösterilirdi. Hakikat sadece aranmaz, içinde yeşertilirdi.

Yıllar sonra Yunus köyüne döndü. Ama artık o eski Yunus değildi. Gözlerinde derinlik, sözlerinde yumuşaklık vardı.

Kimseye “Ben buldum” demedi. Fakat yanında oturan herkes bir şeyler buluyordu onda. 

Çünkü o artık anlatmıyordu; yaşatıyordu.

Derviş Dede hikâyeyi burada bitirdi. Gece iyice çökmüş, yıldızlar gökyüzünü doldurmuştu. Aziz sessizce oturuyordu.Son günlerde zihnini meşgul eden sorular birer birer geçti gözlerinin önünden. Aslında cevapların hepsini bulmuş değildi. Hâlâ anlamadığı şeyler vardı.

Ama ilk kez bundan korkmuyordu.

Çünkü arayışın da cevabın bir parçası olduğunu hissetmişti.

İçindeki boşluk tamamen dolmamıştı belki fakat artık o boşluğu bir düşman gibi görmüyordu. Onu yürümeye çağıran sessiz bir davet gibi hissediyordu. 

“Dede…” dedi sonunda, “Ben de o yola çıkmalı mıyım?”

Derviş Dede elini Aziz'in omzuna koyarak, “Evlat,” dedi, “Sen zaten o yoldasın.” Aziz şaşırdı.

“Nasıl yani?”

Derviş Dede dut ağacını işaret etti, toprağı, gökyüzünü…

“Aramakla başladın ya… işte yol orada başladı.”

Aziz derin bir nefes alırken

 başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Aynı yıldızlar yıllardır oradaydı. Aynı köy, aynı dut ağacı, aynı gece... Ama sanki bakan göz değişmişti. Bütün yolculuk bunun içindi. İnsan bir yere varmak için değil, görmeyi öğrenmek için yürürdü. Aziz gülümsedi.

Çünkü yol... Sandığından daha yakındı. İçindeki sıkıntı yerini garip bir huzura bırakmıştı.Yolun uzak dağların ardında olmadığını ilk kez hissetti.

Belki de aradığı cevaplar çoktan yanı başındaydı.Belki de insan bazen bir yere varmak için değil, görmeyi öğrenmek için yürürdü.

O gece ilk defa yıldızlara bakarken yalnız olmadığını hissetti. Ve yol, sandığından daha yakındı.

                DİLEK SARIKAYA

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow