BÖLÜM 5: PORTRELERDEKİ SIR VE İTİRAF ​ 

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Melis'in metruk taş evin bahçesinde bulduğu gizemli gümüş madalyon ve içindeki portreler, geçmişin karanlık sırlarını gün yüzüne çıkarıyor. Rafael ile yaşanan beklenmedik yüzleşme, tüm dengeleri değiştirerek Eylül'ü bir yangın mevsimine dönüştürüyor.

21 Ağustos 2026 - 06:30
21 Ağustos 2026 - 06:30 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 0  27
BÖLÜM 5: PORTRELERDEKİ SIR VE İTİRAF  ​ 

Ertesi sabah, güneş İstanbul’un yorgun çatıları, paslanmış olukları ve dertli minareleri üzerine henüz tam doğmamışken, adımlarım beni sanki görünmez, kopması imkânsız bir ipin ucundaymışım gibi metruk taş evin önüne sürükledi. Gökyüzü bahsi geçen o tekinsiz gri-mavi rengini henüz terk etmemiş; sokak lambaları son bir can havliyle cılız ışıklarını Arnavut kaldırımlarına yansıtmaya çalışıyordu. İçimde anlam veremediğim, sanki ruhumun en ince tellerine sert bir mızrap vurulmuş gibi amansız bir titreme vardı. Mahalle tamamen dilsizdi; her pencere birer kapalı göz, her ahşap kapı sırlar üzerine çekilmiş aşılmaz birer sur gibi yükseliyordu.

​Paslı bahçe kapısının eşiğinde, demir parmaklıkların, yabani sarmaşıkların ve yıllanmış rutubetin tam dibinde durduğumda, kurumuş eylül yapraklarının arasına saklanmış gümüş bir parıltı yeniden gözümü aldı. Eğilip metalin soğukluğuna dokunduğumda, ağır ve buz gibi madalyon avucumun içine ürkütücü bir son nefes gibi düştü. Avucumdaki gümüşün ağırlığı, sadece gramlarla ölçülemeyecek kadar büyüktü; sanki tüm mahallenin yıllardır sustuğu ne varsa, bu küçük yuvarlak metalin içine sığdırılmıştı. Yüzeyinde ince bir işçilikle, neredeyse büyük bir öfkeyle kazınmış gibi duran sert hatlı, otoriter bir "H" harfi vardı. Zincirin ucunda sallanan minik, pirinç bir anahtar, dilsiz bir şahit gibi parmaklarıma dolandı. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak isteyen yaralı bir kuş gibi göğsümü zorlarken; madalyonun kapağını tırnağımla, sanki yasak bir mezarı aralar gibi titreyerek açtım. Zamanın sararttığı ama pürüzsüz kalmış iki küçük portreyle karşılaştım.

​Sol taraftaki genç adam, hayatım boyunca tanıdığımı sandığım kimseye benzemiyordu. Bakışlarında fırtınalı, dizginlenemez ve biraz da korkutucu bir tutku gizliydi. O gözlerde, Hüseyin eniştemin o bildiğim, akşam yemeklerinde masaya çöken ağırbaşlı, ezik hüzünlerinden tek bir iz bile yoktu. Karşımdaki yüz, eniştemin hiç anlatmadığı, belki de bizzat kendisinin bile hafızasından silmek istediği o vahşi, günahkâr gençliği miydi? Sağdaki kadın ise soluk bir sis bulutunun içinden bana gülümsüyor gibiydi; dudaklarında hem tehlikeli bir davet hem de derin bir keder vardı. Boynunda ise şimdi ellerimin arasında, tenimi bir kor gibi yakan bu madalyonun aynısı asılıydı. Onlar kimdi? Hayatım boyunca tanıdığımı sandığım o durağan insanların, bu yabancı ve tutkulu yüzlerle ne bağı vardı? Bulduğum madalyon, gömülü bir mezarın ilk taşı mıydı, yoksa uyanmaması gereken bir lanetin, yüzyıllık bir sürgünün başlangıcı mı? Geçmiş, toprağın altına alelacele gömülen bir ölü gibidir; ne kadar derine gömersen göm, bir eylül yağmuruyla yeniden yüzeye çıkar.

​Tam o esnada, sokağın o kof ve ağır sessizliğini Rafael’in sesi, sanki havayı ikiye bölen bir kırbaç gibi aniden yardı:

​"Melis! Neden bu evin önündesin?"

​Sanki büyük bir cinayet işlerken suçüstü yakalanmışım gibi sarsıldım. Panikle madalyonu ve uğursuz, pirinç anahtarı hırkamın en derin cebine tıktım. Yakalanma korkusu, teyzemin mutfaktaki o ürkütücü uyarıları, eniştemin koridordaki sert, suçlu bakışları... Hepsi zihnimdeki savunma duvarlarını birer birer yıktı. Dudaklarımdan, hiçbir mantık süzgecinden geçmemiş, tamamen savunmasız ve çıplak bir cümle döküldü. Gözlerimi Rafael’in o zümrüt yeşili, meraklı ve aynı zamanda şüpheyle kısılan derin bakışlarına diktim; sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak, neredeyse bir yalvarışla fısıldadım:

​"Sadece... Seni görmek istedim."

​Kendi sesim bile kulaklarıma yabancı bir melodi, bir başkasının feryadı gibi gelmişti. Bir yalan mıydı bu, yoksa madalyonun bana verdiği sarsıcı dehşetin içinde sığındığım tek ve devasa gerçek miydi?

​Rafael’in yüzündeki sert ve sorgulayıcı ifade, bir saniyeliğine tamamen dağıldı; bakışlarında şaşkınlık, minnet ve keder arasında ince, görünmez bir köprü kuruldu. Adımını bana doğru atacak gibi oldu ama taş evin, Rovinda’nın pencerelerinden sızan görünmez gölgesi hâlâ ikimizin üzerine karanlık bir kefen gibi düşüyordu.

​O an, parmaklarımın cebimdeki anahtara değmesiyle bir şeyi daha fark ettim; elimdeki madalyon sadece geçmişin kilitli kapılarını değil, bizim de henüz mürekkebi kurumamış kaderimizin kilidini açmıştı. Gizemli anahtar artık bendeydi ve artık hiçbir şey, pencerelerin ardındaki masumiyet kadar temiz kalmayacaktı. Eylül, artık sadece hüzün değil, bir yangın mevsimiydi.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.