KANAYAN AĞAÇ

GOTHIC Kısa Hikâye

Ağustos 15, 2025 - 18:13
Ağustos 16, 2025 - 13:40
 0  186
KANAYAN AĞAÇ

Bir kez daha nerede olduğunu ve nereye gittiğini bilmeden yürüyordu. Her zamanki gibi nereye gittiğini bilmeden. Tek ışık kaynağı, karanlık gökyüzündeki dolunaydı. Ama dolunay da ona yardımcı olmuyordu. Parlak beyaz ışık, sık ağaçların arasından geçemiyor, zemine ulaşamıyordu. Poyraz üzerindeki yırtık ve kir içindeki pijamalarıyla ve çıplak ayaklarıyla ormanın derinliklerinde bir hedefi olmaksızın yürüyordu. Yerdeki otlar ve kuru dallar ayağına batıyor, derin olmayan yaralar açılmasına neden oluyor, hatta kanatıyordu. Ama o bunların hiçbirini hissetmiyordu. Gözlerini kocaman açmış, dümdüz karşıya, boşluğa bakarak sadece yürüyordu. Birkaç kere ağaçlara çarpmış ama bu da yürümesine engel olamamıştı. Ellerini öne doğru uzatarak boşluk bulmaya çalışıyor, sonra yürümeye devam ediyordu. Son derece ağır ve dikkatsiz adımlarla... Ağır yürütmesinin sebebi aşırı kilolu olması değildi. Bir rüyada olduğunu ve çevreyi keşfetmek için gezdiğini sanmasıydı. Şu an kendisini rüyada sanıyordu. Gördüğü şeyler ise yemyeşil bir arazi, parlak güneş ve ileride pırıl pırıl parlayan berrak bir dereydi. Şu an etrafı keşfederek güneş ışığını ve zemindeki yeşil çimenleri teninde hissettiğini sanıyordu. biraz su içmek ve içine girmek için dereye doğru ilerlediğini sanıyordu. Ayakları yara bere içinde kalmıştı. Birkaç kere ağaçlara çarptığından dolayı burnundan ve kollarının çeşitli yerlerinden kanlar akıyordu. Hatta yüzünde de çeşitli çizikler oluşmuştu. Ama o hâlâ uyanmamıştı. Kim böyle güzel bir rüyadan uyanmak isterdi ki? Hatta birkaç dakikadır ona eşlik eden ve sinsice arkasından yürüyen çakalın bile farkında değildi. Burası vahşi hayvanlarla dolu bir ormandı. Etrafta çok fazla tehlikeli hayvan vardı. Öyle ki ara sıra ağaçların arasından geçerken kocaman ve yoğun bir şekilde örülmüş örümcek ağlarına takılıyor, bütün ağlar üzerine bulaşıyordu ama bunu da fark etmiyordu. Üzerine birkaç kere örümcek çıkmış ancak sonra geri inmişlerdi. Belki de onu bu derin uykusundan uyandıracak tek şey ya bir hayvan tarafından ısıtılması ya da yenmesi olurdu. Peşindeki çakal ona biraz daha yaklaştı. Poyraz’ın onu fark etmediğini, bu yüzden de kolay lokma olduğunu anlamış olmalıydı. O da poyraz gibi ağır ve sessiz hareket ediyordu. Çakal şimdi Poyraz’ın tam dibindeydi. Poyraz’a ilk saldırıyı gerçekleştirmek için vahşi ağzını ayırdığı sırada, olduğu yerde kala kaldı. Bir süre o şekilde bekledikten sonra yere devrildi ve çırpınmaya başladı. Bir yılan tarafından sarılıp sarmalanıyordu. Ava giderken avlanmıştı. Yılan, çakalın önce ayaklarını sarıp yere düşürmüş, sonra da boğazına dadanmıştı. Çakal acı içinde tuhaf sesler çıkarırken, Poyraz olan bitenden habersiz bir şekilde yürümeye devam ediyordu. Çakalın acı içindeki sesini duymasa da başka bir ses duydu. Birisi ona sesleniyordu.  “Buradayım Poyraz, kurtar beni!”

Poyraz aniden durdu. Gözleri hâlâ bir ölününki gibi donuk ve belirsizdi. Olduğu yerde başını kaldırıp boş gözlerle etrafa bakındı. Ama güneşli parlak gökyüzü dışında görebildiği tek şey havada süzülen kumrulardı. Poyraz gülümsedi. Sonra başını öne eğip birkaç adım attı, o sırada aynı sesi tekrar duydu.

“Poyraz... Beni kurtar Poyraz!”

Poyraz yine durdu ve bu kez havaya bakarak, kendi etrafında bir tur attı.

“Buradayım Poyraz, yanıma gel... Gel ve beni kurtar...”

Poyraz irkildi. Hızla arkasını döndü ama yine yemyeşil bir araziden başka bir şey göremedi. Sadece sesi duyuyordu. Ama kendisinden başka kimsenin olmadığı bir yerde bu boğuk ve yankılı ses nereden geliyordu.

“Poyraz... Poyraz...”

Poyraz ellerini yumruk yaparak başının iki tarafına koydu ve hızla kendi etrafında dönmeye başladı.

“Kimsin? Seni göremiyorum.” diye haykırdı korku içinde.

“Bakarsan görürsün Poyraz, bana bak...”

Poyraz ellerini başından çekip etrafa dikkatle baktı ama hiçbir şey göremedi. Gözleri hâlâ donuk ve belirsizdi.

“Bakıyorum ama seni göremiyorum. Seni göremiyorum! Neredesin?”

Boğuk ve yankılı ses karşılık verdi.

“Buradayım poyraz. Bana bak, yanıma gel ve beni kurtar!”

Poyraz küçük bir irkilme yaşadı. Sonra gözlerini birkaç kere kırptı. Dehşet içinde etrafına bakındıktan sonra, hızlı hareketlerle ellerini pijamalarında gezdirdi. Üzerini silkeleyerek temizlemeye çalıştı. Her yeri kan içindeydi, vücudunu çeşitli yerlerinde acılar hissediyordu. Buraya gelirken yaşadığı onca şeye rağmen onu uyandıran şey tam dibinde durduğu ağacın dalından ensesine düşen bir parça yaprak olmuştu. Üzerini silkelerken aynı anda etrafına bakınıyordu, korku içindeki gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Burası da neresiydi? Buraya nasıl gelmişti, neden gelmişti hiçbir şey hatırlamıyordu. Hatırladığı son şey yatağına girip yorganını boğazına kadar çektiği ve tam karşısındaki duvarda asılı olan kanayan ağaç tablosunu seyrederken uyuya kaldığıydı. Bunları hatırlayınca başına gelen şeyi yavaş yavaş idrak etmeye başlıyordu. Onu buraya getiren şey uyur gezerlik hastalığıydı. Evet, yine olmuştu. Yine yatağına yatmış ve hiç bilmediği bir yerde uyanmıştı. Bu daha önce de sık sık başına gelmişti. Bu yüzden kardeşiyle beraber şehri terk edip bu köye yerleşmişlerdi. Kardeşi bu hastalığının şehirdeyken hem onun hem de başkaları için tehlikeli olduğunu söyleyip köye yerleşmeye karar vermişti. Burada daha güvende olacağını düşünmüştü. Ama bu güvende olma meselesi sadece diğer insanlar için geçerli gibi görünüyordu. Poyraz için ortada hâlâ bir tehlike vardı. Şehirde kaldıkları zaman en son ki uyur gezerlik sırasında bir evsizi döverek hastanelik etmiş, kardeşi de artık onunla baş edemeyeceğini anlayınca onu bir akıl hastanesine yatırmıştı. Ama poyraz üç senenin sonunda kurulu ikna etmiş ve o lanet yerden taburcu olmuştu. Ne yazık ki hastalığı hâlâ devam ediyordu. Erkek kardeşi de onun için en güvenli yerin anne babalarının öldükleri köy evi olduğuna karar vermişti. Evet anne babası buradaki evde ölmüştü. Evde komşular tarafından ikisinin de parçalanmış bedenleri bulunmuştu. Tek bildikleri buydu. Onlara bu konu hakkında tek söylenenler buydu. Köylü bu konuyla ilgili asla konuşmuyordu. Belki de yalnızca Poyraz’a anlatılan buydu, belki de kardeşi çok daha fazlasını biliyor ama bildiklerini poyrazdan saklıyordu. Bu olay gizemini korudukça Poyraz bu olayla ilgili kendi kendine teoriler, fikirler üretmeye başlamıştı. Belki de köye bir şeytan musallat olmuş, kendisine bir ev aramış ve onların anne babalarının evini seçmişti. Onları parçalayarak öldürmüş sonra da evlerine yerleşmişti. Köylüler de o şeytanın kendilerine de musallat olmaması için bu olay hakkında tek kelime etmiyordu. Belki de kaldıkları verin altında bir canavar vardı. Uzun zamandır uykuda olan bir canavar. Evin gerçek sahibi. Uyandığında, kendi evine yerleşmiş iki ihtiyarı görünce öfkeden deliye dönmüş ve onları öldürmüştü. Belki de başka saçma sebepler. Ona gerçekler anlatılmayınca, Poyraz’da kendince bu tür teoriler üretiyordu. Gerçeği hiçbir zaman öğrenmeyecekti. Kardeşi onun güvenliği için evdeki tüm kapıları ve pencereleri, hatta Poyraz’ın odasının kapısını bile kilitliyordu. Ama Poyraz o kilitlerin hepsini aşmayı başarmış ve yine evden dışarı çıkmıştı. Belki de kardeşi hiçbir şey duymamış, uykusuna devam ediyordu. Belki de uyanmış ve Poyraz’ın yokluğunu fark etmişti ve şimdi her yerde onu arıyordu. Poyraz etrafına bakınarak nereye gitmesi gerektiğini düşünmeye çalıştı. Bir ormanın ortasındaydı. Döndüğü her yön birbirine benziyordu. Hangi yöne gideceğine karar vermeye çalışırken biraz önce uykusundayken duyduğu boğuk sesi tekrar duydu. Bu kez olduğu yerde çakılıp kaldı. Korkudan bacakları titremeye, midesi yanmaya başladı. Biraz önce uyandığında gördüğü ve duyduğu şeylerin kâbusunun bir parçası olduğunu anladığında derin bir nefes almıştı. Ama şimdi uyanıktı. Uyanık olmasına rağmen aynı sesi duyuyordu. Bu kâbus değildi, gerçekti. İşte şimdi korkmanın tam sırasıydı.

“Poyraz, beni kurtar!”

Ses kadına mı yoksa erkeğe mi ait olduğu anlaşılmayacak derecede karmaşıktı. Çok uzaklardan geliyormuş gibiydi. Poyraz ellerini yumruk yaparak çenesine götürdü ve ürkek bir çocuk gibi etrafına bakındı. Ama karanlıkta birer hayalete benzeyen ağaçlardan ve ağaçları delmeye çalışan ayın sisli ışığından başka bir şey göremedi. Artık bir karar vermeli, yanlış yöne de gitse bu ormandan çıkmalıydı. Ama kardeşinin söylediğine göre bu orman uçsuz bucaksız, kocaman bir araziydi. Buradan nasıl çıkacağını bilmiyordu, hayatta kalacağını bile... Sesi tekrar duyduğunda, birilerinin gerçekten yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündü. Bir yandan arkasına bakmadan buradan gitmek, diğer yandan da yardım isteyen o kişi bulup onu kurtarmak istiyordu.

“Arkana bak Poyraz, beni göreceksin. Beni çıplak bedenimden tanıyacaksın.”

Poyraz kaşlarını çatarak ağır ağır arkasını döndü. Biraz bakındıktan sonra karanlığa rağmen onu fark etti. İşte oradaydı. Yemyeşil ağaçlarla kaplı bu kocaman ormanda, bir derenin kenarında tek başına kalmış çıplak bir ağaç. Tek bir yaprak bile bulunmayan dallar bir örümceğin bacaklarını andırıyordu, onu fark etmemek imkânsızdı. Poyraz oraya doğru ilerledi. Bu oydu. Bu, tablosunu yaptığı kanayan ağaçtı. Bunu anladığında tüyleri ürperdi. Ağaca uzun uzun baktıktan sonra etrafında bir tur attı. Dehşete düşmüştü. Gözlerini kocaman açmış, şaşkınlıkla ağaca bakıyordu. Bu ağaç, diğerlerinin aksine açık bir alanda olduğundan ay ışığından faydalanıyor, net bir şekilde görülüyordu. Ağacın dallarının ucundan ve gövdesinden süzülen kanlar ay ışığında parıldıyordu. Poyraz ellerini ağacın gövdesinde gezdirirken ağaç ona bir kez daha seslendi.

“Beni kurtar Poyraz!”

Poyraz aniden ellerini ağacın üzerinden çekti. Ellerinde bir ıslaklık hissediyordu. Ellerine baktığında, ağacın gövdesinden süzülen kana bulandığını fark etti. Bu onu daha da korkuttu. Ellerini, hızlı hareketlerle üzerindeki pijamasına sürterek temizlemeye çalıştı. Pijaması da kana bulanırken ağacın tam dibinde, zeminde bulunan bir yer Poyraz’ın dikkatini çekti. Diğer bölgelere göre daha yüksek, kabarık bir toprak yığını vardı. Bu anı daha önce de yaşadığını anımsadı. Başını kaldırıp, donuk gözlerle ağaca bakarak aynı anda mırıldandı.

“Seni kurtaracağım ağaç. Seni kurtaracağım!”

Poyraz yere, dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini kullanarak, var gücüyle kabarık alanı kazmaya başladı. Ne kadar sürdüğünü anlayamadığı uzun bir sürenin sonunda çukura ulaşmıştı. İşte oradaydı. Etleri kurtlar ve böcekler tarafından öğütülmüş, yalnızca deri ve kemikten oluşan, toprak ile bütünleşmiş bir beden. Bu beden, kanayan ağacın kurtulmak istediği kâbustu. Poyraz’ın kâbusu ise her ikisi...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...