Sen De Ölme Diye!

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Acı kayıplarımız, ortak hafızamızdır: Unutmamalıyız, unutturmamalıyız!

16 Ağustos 2025 - 00:26
 0  240
Sen De Ölme Diye!

“Dur. Sen de gitme.”


Bu yalnızca sana seslenmek için kurduğum bir cümle değil. Bu ses, benim sesim; kalbine kazınmak, hafızanın en karanlık rafına yerleşmek, geleceğinin rotasını değiştirmek için var. Seninle konuşmuyorum—seni tutuyorum şu anda, hemde gözünden damlayacak yaşın ucundan; yüreğinin en ince teline asılıyım.


Biliyorum… 
Kaybettiklerimizi geri getiremem.... Ne dünleri diriltebilirim, ne de toprağın altına gömülmüş isimleri… Ama yemin ediyorum: Bir tek hayat daha sönmesin diye, dişimle tırnağımla, kanımla canımla savaşacağım. Söz veriyorum. 


Neden mi söz veriyorum? Çünkü:
Bundan tam on yıl önce… Henüz yirmi yaşında bir kız çocuğu, bir gül goncası gibi ömrünün ortasından koparıldı. İsmi Özgecan’dı. Adı, annesinin seslenişinde hâlâ titreyen, babasının dualarında yankılanan bir isim şimdi… Katledilmesi yetmiyormuş gibi, bedeninin ateşe verilişini izledik hep birlikte haberlerde ve tv ekranlarında. O gün öğrendim ki, bazen toprak bile utançtan örtmek istemiyormuş bazı naaşları. Bu caniliğin karşısında toprak bile mahçup oluyormuş…
O günden sonra karar verdim; bir gün yetki elimde olursa, bu ülkenin göğsünde böylesi canileri barındırmayacağım diye. Çünkü biliyorum; başka Özgecan’lar da var bu topraklarda — henüz adını bilmediğimiz, belki yanımızda oturan, belki bizim evimizde büyüyen…

Hayatın sessiz yaralarından biri: bu sefer de bir baba...
Geçtiğimiz yıl, Türkiye’de bir erkek, bir baba, eşi tarafından öldürüldü—bu trajedi kayıtlara "erkek cinayeti" olarak değil de, “aile içi şiddet”in gölgesinde sinsice yerleşti toplumun belleğine. Baba olmanın, yıkıcı bir sona kurban gitmemin bir başka deyişle: ailesi için ölmek değil de ailesine rağmen ölmekti bu manşet...
Bu örnek, sadece kadın kurbanlarının değil, şiddetin her türlü formunun hatırlanması gerektiğini kazıdı hafızalarımıza.

Sen de hâlâ çöp konteynerlerinin yanından geçerken gözlerini kaçırıyorsun, değil mi?
Çünkü sen de hatırlıyorsun Münevver’i : İstanbul’da, “sevgilim” dediği adam tarafından yaşamına son verilen, sonra bedeninin parçaları çöp torbalarına sığdırılan o genç kadını.
O gün şehrin tüm çöp konteynerleri gözümde birer anıt oldu. Çünkü bu şehir, yalnızca çöp değil, anılar da biriktiriyordu. Kimi zaman gözlerimizin önünde, kimi zaman zihnimizin derinliklerinde.
İşte o yüzden kaldırmak istedim hepsini. Çünkü her köşe başında, insanın kalbini delip geçen sessiz bir çığlık vardı. Birlikte bir gelecek kurmak istediği adam tarafından geçmişe karıştırılmıştı Münevver’in ismi. Ve o ismin şimdi bir mezar taşının üzerinde bile anısı yaşatılamıyordu. 


Hayatın en acı gerçeği bazen küçük bir çocuğun gözündedir, biz göremesek bile.
Geçen yıl çarşamba sabahı, henüz üç yaşında bir çocuk, babasını evde ölü buldu. Uzun süredir şiddet gören bu ailede, baba, kendini koruyamadığı bir ortamda ölmüştü. Cinayeti işleyen eşi hâlâ daha bulunamadı, hâlâ derin bir sessizlikle sürüyor soruşturma.
 Bu örnek, “bir babanın ölmemesi” dileğiyle değil, bir çocuğun babasız kalmaması dileğiyle yankılandı yüreğimde—çünkü öldürüldüğünde sadece bir birey değil, bir aile de parçalanıyordu. Henüz üç yaşındaki bir çocuk, belki de baba kelimesinden önce “yetim” kelimesinin anlamını öğrenmek zorunda kalıyordu…


Hayat bazen, bir insanın elini uzattığı bir bayrakta saklıydı: Nasıl mı öğrendim bunu?
Henüz on beşinde, okul bahçesinde yere düşen şanlı bayrağımızı yerden kaldırırken kalbine yenik düşen Furkan öğretti bunu bana…
O küçücük yaşında, vatanına, geçmişine, topraklarına sahip çıkan bu yüce ruh, bizden çok daha “büyük” bir insan olarak göçtü öbür dünyaya.
Bayrağı kaldırırken yere düşen sadece Furkan’ın bedeni değil, aslında hepimizin güveniydi; birbirimize olan inancımızdı.
Ve ben, o günden sonra söz verdim: Hiçbir bayrağın yere düşmesine izin vermeyeceğim dedim. Çünkü bir bayrağın gölgesi, bir çocuğun ömründen daha uzun sürmeliydi. 


Ve Şule… Ankara’da, bir plazanın yirminci katından düşen genç bir kadın.
Herkes “düştü” dedi. Ben ve sen “itildi” dedik. Çünkü gerçeğin, kâğıt üzerindeki raporlardan ibaret olmadığını çoktan biliyorduk.
O gün, yüksek binaların yalnızca göğe değil, insanın hayatına da gölge düşürdüğünü anladım. Ve işte o yüzden yasakladım zihnimde: beş kattan fazla çıkılmayacak dedim artık. Çünkü bazı yükseklikler, insanı hayata değil, ölüme daha çok yaklaştırıyordu...


Bu isimlerin hiçbirini geri getiremem.
Keşke getirebilsem… Annelerine, babalarına kavuşturabilsem, çocuklarına, sevdiklerine tekrardan sarılabilmelerini sağlayabilsem. Bir mezar, bir cenaze, bir manşet olmaktan çıkartıp yeniden hepsini bir birey, bir anne, bir baba ve evlat yapabilsem.

Keşke hepimiz yalnızca ecelimizle ölsek.
Keşke hiçbir anne “kızım otobüse bindi, ama eve gelemedi” demese.
Keşke hiçbir baba morgun soğuk kapısında beklemese.
Keşke hiçbir çocuk “babam neden gelmedi” diye sormak zorunda kalmasa.


Elimden gelen bir şey varsa o da, tüm gücümle hak-hukuk-adalet olmaya çalışmaktır. Sesim hak olur yeri geldiğinde, vicdanım hukuk, kelimelerim ise adalet.
Bir çocuğun hayatına değecek bir yasa, bir annenin gözyaşını dindirecek bir cümle, bir babanın yüreğini soğutacak bir adım atabilmektir tek gayem.
Bunları neden mi söylüyorum: Sen de ölme diye.


Ve bil ki, bu cümle, yalnızca bugüne değil, yarına da yazılmıştır.
Çünkü biz kaybettiklerimizi “haber” sandığımız için çabuk unutuyoruz. Manşetler değişiyor, sayfalar çevriliyor, yeni felaketler de sırayla gelmeye devam ediyor.
Oysa bu isimler, bu yüzler, bu hikâyeler, hepsi bizim ortak hafızamız. Onlar yoksa biz de yokuz. Unutmak, aslında onları ikinci kez öldürmektir.


O yüzden ben bu köşeden, her hafta, her ay, her yıl, tekrar tekrar hatırlatacağım sana:
Sonraki Özgecan, belki sen olabilirsin...
Sonraki Furkan, belki çocuğun…
Sonraki Şule, belki de torunun...
Biz değişmezsek, gelecek de değişmez. Ama biz değişirsek… Belki, bir gün, kimsenin adının “acı” ile anılmadığı bir sabaha uyanabiliriz.
İşte o gün, işte o sabah, gerçek zafer bizim olur.


Söz veriyorum.

Yeter ki sen de ölme.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı