ALMANYA TRENİ 44. BÖLÜM – OTUZ YUMURTALIK HASTALIK

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Tadı yok.”

20 Eylül 2026 - 01:12
20 Eylül 2026 - 01:12 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 0  4
ALMANYA TRENİ 44. BÖLÜM – OTUZ YUMURTALIK HASTALIK

44. BÖLÜM – OTUZ YUMURTALIK HASTALIK

Gülfem bir gün çocukluk hastalıklarından birine yakalanmıştı.

Ne hastalığı olduğu tam olarak belli değildi.

Belki kabakulaktı…

Belki kızamık…

Ama hastaydı.

Üstelik ağzının tadı da yoktu.

Önüne ne konsa yemek istemiyor, hiçbir şeyden tat alamıyordu.

Şakire ise evin işleriyle uğraşıyordu. O gün yine dışarı çıkması gerekiyordu. Belki oduna gidecekti, belki başka bir işi vardı. Tam olarak ne olduğunu düşünmeye fırsat bulmadan hazırlanmaya başladı.

Evden çıkmadan önce Gülfem’in yanına geldi.

“Ben gidiyorum kızım.”

dedi.

“Yumurtadan pişir de ye.”

Sonra evdeki çocuklara dönüp onları tembihledi:

“Gülfem’e göz kulak olun.”

“Birbirinize dikkat edin.”

Gülfem yatakta yatıyordu.

Çocuklar da evin içindeydi.

Şakire kapıdan çıktı ve gitti.

Kapı kilitli değildi.

Gülfem’in ise hastalıktan yaramazlık yapacak hâli yoktu.

Bir süre yatağında öylece yattı.

Sonra gözü mavi dolabın çekmecesine ilişti.

Çekmecenin içinde yumurtalar vardı.

Bir sürü yumurta…

Yaklaşık otuz tane.

Gülfem annesinin sözünü hatırladı:

“Yumurtadan pişir de ye.”

Belki yumurta yerse kendisine gelirdi.

Belki ağzının tadı biraz olsun düzelirdi.

Ama kendi kalkıp pişirecek hâli yoktu.

Çocuklara seslendi:

“Şunlardan bir tane pişirin bana.”

“Ben bir yiyeyim.”

“Belki ağzımın tadı gelir.”

Çocuklar hemen mavi çekmeceden bir yumurta aldılar.

Pişirdiler.

Gülfem bekledi.

Yumurta hazır olunca önüne getirdiler.

Gülfem bir lokma aldı.

Çiğnedi.

Biraz bekledi.

Sonra yüzünü buruşturdu.

“Tadı yok.”

Çocuklar birbirlerine baktılar.

Gülfem gerçekten hastaydı.

Belki hastalığı yüzünden hiçbir şeyin tadını alamıyordu.

Çocuklardan biri:

“Bir tane daha pişirelim mi?”

diye sordu.

Gülfem başını salladı.

“Pişirin.”

İkinci yumurta da pişti.

Gülfem onu da yedi.

Biraz bekledi.

Sonra yine:

“Tadı yok.”

Çocuklar bu kez bir yumurta daha aldılar.

Onu da pişirdiler.

Gülfem yedi.

Yine tadı yoktu.

“Bir tane daha…”

Çocuklar bir tane daha pişirdiler.

Sonra bir tane daha…

Bir tane daha…

Mavi çekmecedeki yumurtalar birer birer azalmaya başladı.

Gülfem her yeni yumurtada umutlanıyordu.

Belki bu yumurtada tadı gelecekti.

Belki bir sonrakinde…

Belki biraz daha yerse iyileşecekti.

Ama her defasında aynı şey oluyordu.

“Tadı yok.”

Çocuklar da onu kırmıyordu.

Yumurtayı alıyorlar…

Pişiriyorlar…

Gülfem’e getiriyorlar…

Gülfem tadına bakıyor…

Sonra yine:

“Bir tane daha pişirin.”

Bir süre sonra evin içinde garip bir telaş başladı.

Bir tarafta hasta Gülfem…

Bir tarafta ona yardım etmeye çalışan çocuklar…

Bir tarafta da mavi dolabın giderek boşalan çekmecesi…

Ama kimsenin aklına yumurtaları saymak gelmiyordu.

Çocukların aklında yalnızca Gülfem vardı.

Gülfem hastaydı.

Ağzının tadı yoktu.

Belki bir sonraki yumurtada tadı gelecekti.

Bu yüzden yumurtalar peş peşe pişiriliyordu.

“Bir tane daha yapın.”

“Tamam.”

Bir yumurta daha pişti.

Gülfem yedi.

“Tadı yok.”

Bir tane daha…

“Tadı yok.”

Bir tane daha…

“Tadı yok.”

Çocuklar her seferinde yeniden mavi çekmeceye koşuyordu.

Derken çekmecedeki yumurtalar iyice azaldı.

Çocuklar farkında olmadan neredeyse hepsini tüketmişti.

Gülfem ise yatağında yatıyor, her yeni yumurtadan biraz olsun tat almayı bekliyordu.

Sonunda çekmecede birkaç yumurta kaldı.

Onları da aldılar.

Pişirdiler.

Gülfem yedi.

Ama yine:

“Tadı yok.”

Son yumurta da pişti.

Gülfem onu da yedi.

Bir süre bekledi.

Dudaklarını büzdü.

“Yok…”

dedi.

“Ağzımın tadı hâlâ yok.”

Çocuklar mavi çekmeceye baktılar.

Çekmece bomboştu.

Yaklaşık otuz yumurtanın tamamı bitmişti.

Ama Gülfem hâlâ hastaydı.

Hâlâ yatıyordu.

Hâlâ ağzının tadını arıyordu.

Çocuklar birbirlerine baktılar.

Şimdi ne yaptıklarını onlar da anlamıştı.

Mavi çekmecede tek bir yumurta bile kalmamıştı.

Bir süre sonra kapının sesi duyuldu.

Şakire eve dönmüştü.

İçeri girdiğinde önce Gülfem’in yanına gitti.

Kızının hâlini görünce:

“Nasıl oldun kızım?”

diye sordu.

Gülfem annesine baktı.

“Anne, ağzımın tadı hâlâ yok.”

Şakire kızının yanına oturdu.

“Yumurta yedin mi?”

“Yedim.”

“İyi yaptın.”

Şakire daha sonra mutfağa yöneldi.

Mavi dolabın önüne geldi.

Çekmeceyi açtı.

Bir an durdu.

Çekmecenin içi bomboştu.

Şakire şaşkınlıkla çocuklara döndü.

“Yumurtalar nerede?”

Çocuklar birbirlerine baktılar.

İçlerinden biri çekinerek:

“Gülfem istedi…”

dedi.

“Pişirdik.”

Şakire’nin gözleri büyüdü.

“Hepsini mi?”

Çocuklar sessizce başlarını salladılar.

Gülfem ise yatağından seslendi:

“Anne, bir türlü tadı gelmedi.”

Şakire kızına baktı.

Bir an ne diyeceğini bilemedi.

Mavi çekmecede yaklaşık otuz yumurta vardı.

Şimdi tek bir yumurta bile kalmamıştı.

Gülfem ise hâlâ hastaydı.

Üstelik çocuklar da bu yumurtaların çoğunu pişirip yemişti.

Şakire derin bir nefes aldı.

Sonra Gülfem’in yanına gitti.

“Sen önce iyileş kızım.”

dedi.

Gülfem başını yastığa koydu.

Ama hâlâ aynı şeyi düşünüyordu.

Belki bir yumurta daha olsaydı…

Belki o zaman ağzının tadı gelecekti.

Fakat mavi çekmece boştu.

Otuz yumurtanın tamamı bitmişti.

Evde ise yalnızca hasta bir çocuk, ona yardım etmeye çalışan diğer çocuklar ve şaşkın şaşkın çekmeceye bakan Şakire kalmıştı.

Şakire kızına baktı.

Gülfem gözlerini kapattı.

Hastalığı devam ediyordu.

Ama o günün en büyük telaşı artık geride kalmıştı.

Otuz yumurta pişmiş, yenmiş ve bitmişti.

Gülfem’in ise hâlâ ağzının tadı yoktu.

Devam edecek…

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.