Mahkûm 4

Bölüm 4

Haziran 16, 2025 - 13:19
Haziran 17, 2025 - 08:48
 0  738
Mahkûm 4
Mahkûm 4

    BÖLÜM 4

 (KADER MAHKÛMU)

Çaresizlik, insan ruhuna vurulan en ağır kırbaçtır.

Victor Hugo bir kitabında; ‘Darağacı, devrimleri yok edemeyen tek anıttır’ dediğini hatırlıyorum. Hatta şöyle devam ediyordu: ‘Gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparıp, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır. Ölüm cezası ellerinden kolayca bırakmadıkları bir bıçaktır.’ 

Onlara karşı çıkan, sözlerine katılmayanları cezalandırmak tek çare sanan hükümet daima yıkılmaya eninde sonunda mahkûmdur. Bir haftadır cezaevinde görev yapıyordum ama o bir haftada bile yanlış bir şeylerin olduğuna şahit oluyordum. Ölüme mahkûm edilmeyi bırak o demir parmaklıklar da bile hak etmeyen insanlar vardı. Sokaklar canavarlar ile kaynarken tel örgülerle çevrili dört duvar masum insanların yeriydi. Yanlış bir şeyler vardı elbette ama bunun sebebi bozuk terazi miydi, bilmiyorum. 

Geceleri beni uykusuz bırakan bu düşünceler arasında Ali ismindeki mahkûmun söyledikleri de kafamda dönüp durmaya devam ediyordu. Doğru olabilir miydi? 

Donuk bakışlarla pencereme çarpan yağmur damlalarını izlerken bunları düşünüyor ama düşündükçe işin içinden çıkamıyordum. O kadar dalgındım ki yalnız olmadığımın farkında bile değildim.

“Funda kızım, iyi misin?”

Amcamın endişeli sesiyle kendime gelirken irkilerek gözlerimi ona çevirdim. Meraklı ve endişeli bakışlarıyla beni süzüyordu.

“İ- iyiyim amca. Geldiğini duymadım.”

“Fark ettim. Uzaklara dalıp gitmiştin. Gerçekten iyi misin kızım?” diye sordu. Sanırım birkaç defa seslenmiş ama duymamıştım.

“Yüzündeki kaygı sesine de yansımıştı. Ne diyeceğimi bilemediğim için gözlerimi odanın içinde gezdirip saniyeler sonra zihnimde beliren soruyu sordum:

“Amca… bu iş için bana nasıl ulaştılar biliyor musun? Ben böyle bir başvuruda bulunmadım.” Diye sordum tereddütle.

“Anlamadım Funda?” dedi sorgulayan bakışlarıyla. Amcam ya çok iyi bir oyuncuydu ya da bir fikri yoktu.

“Saçmaladım boş ver…” dedim ellerimi sallayarak. Üzerini kapatmaya çalışsam da yüzündeki endişe bir an bile dağılmadı.

                                                ***

Düne kadar geri geri attığım adımlar, yerini kararlığa bırakmıştı.İç sesim, ‘Buraya kadar geldin. Sebebi ne olursa olsun, sana ihtiyaçları var. Pes etmek yok, ‘diyordu.

“Hoş geldiniz, Doktor Hanım.” Diyerek gülümseyen yüzüyle beni kapıda karşılayan müdür Bey ile ben de gülümsedim.

“Hoş buldum Müdür Bey.”

“Hemen başlayacak mısınız? İsterseniz bir çay ikram edeyim?” diye soran adamın nazik teklifi içimi ısıtmıştı ancak bir an önce başlamak istiyordum.

“Teklifiniz için çok teşekkür ederim. Bir ara sözüm olsun, ama önce işimin başına dönmek istiyorum.” Dedim.

Gülümseyen yüzü solarken ilk başta nazik teklifini reddettiğim için kırıldığını sandım. Ama mırıldandığı o tek kelime bir kurşun gibi boğazıma saplanmıştı.

“İş…” 

O kelimeyi öyle yorgun ve yenik bir ses tonuyla söyledi ki, söylediklerimde bir yanlış var mı diye kendimi tedirgince sorgularken utanmıştım. Sözlerim netti: Bu benim işimdi. Ama belli ki Müdür Bey için mesele bundan fazlasıydı. O duygularını görevlerinin önüne koymuştu. Lâkin onu anlıyordum. Hatta bir miktar utanmam bundandı. Geçirdiğim o bir hafta bile beni çok etkilemiş, duygularıma ket vuramamıştım. O yıllardır bu insanlarla birlikteydi ve mutlaka güçlü bir bağ kurmuştu. 

“Tabii… buyurun, başlayabilirsiniz.” Diyerek bize yaklaşan memuru işaret etti. Memura selam verdikten sonra takip etmemi bekledi. Ben ise pişman bakışlarımı Müdür Bey’in üzerinden zorlukla çekip memurun peşinden uzun koridoru yürümeye başladım.

Birkaç defa kaçamak bakışlarımı arkama çevirip Müdür’e baktım. Ellerini arkasında bağlamış, omuzları düşük, pencereden dışarıya hüzünle bakıyordu.

İçimde tarif etmesi zor bir ağırlıkla, bana ayrılan odaya girdim. Gözüm hemen pencereye kaydı. Tel örgülerin ardından yarım yamalak görünen ormanın kasveti içimi boğdu.

Kapı aralandı. Pos bıyıklı, esmer, ellili yaşlarda bir adam ağır adımlarla içeriye girdi. Gözleri kısa bir an bana takıldı, sonra odada gezinerek karşımdaki boşluğa bir kum çuvalı gibi kendini bıraktı. Parmakları arasındaki tesbihi iki eliyle çevirirken gözlerini boncuklardan ayırmıyordu.

“Hoş geldiniz. Ben Funda. Sizin isminiz?” diye sordum yumuşak bir ses tonuyla. Bir taraftan elimdeki not defterine bir şeyler karalıyordum. Bakışları sorumla önce bana sonra not defterine çarptı.

“Ne yapacaksın bacım ismimi?” dedi bitkin bir sesle. Burada olmaktan bile hoşlanmıyordu ve bunu vücut diliyle çok iyi anlatıyordu. Gözlerime bile bakmamaya çalışıyordu.

“Sadece tanışmak istedim.”

“Tanışmayalım” dedi çatık kaşlarıyla.

“Size seslenmem için… Üstelik dosyanız önümde. İstesem oradan da öğrenirdim. Ama ben sizi sizden dinlemeyi tercih ederim” dedim herkese söylediğim gibi. Çünkü gerçek buydu. Onları onlardan dinlemeyi istiyordum.

“Osman.” 

“Osman Bey, bana biraz kendinizden bahseder misiniz?” diye sordum memnuniyet dolu bir gülümsemeyle.

“Neyimden bahsedeyim? Bacım ne yapacaksın, öğrenip?”

“Tanımak istiyorum demiştim ya…”

“Ölümden bahsetmeyecek miyiz?” diye sordu bir an da sözümü kesip.

Kaşlarım çatılırken sorusu dudaklarım arasından çıkan nefesi yarıda bıraktı. Şaşkın bakışlarımı onda tutarken sıkıntılı bir nefes verip, “Bahsetmesek olmaz mı?” diye sordum be de.

“O yüzden geldiğini söylediler bize. Ölüme hazırlayacaksın ya bizi. Bahsetmeyelim de arkamdan korkak mı desinler?” 

“Kim diyecek Osman? Ayrıca kim söyledi?” diye sordum merakla. Ama sorularımı duymazdan gelip bakışlarını çevrede dolaştırdı. Başka sorularıma cevap vermeyince karalamama geri döndüm. Ne kadar isterse o kadar zaman vermeye devam edecektim. Nasılsa eninde sonunda kendilerini açıyorlardı.

“Oraya ne yazıp duruyon…” diye sordu sonunda sessizliği bozarak. Söylemiştim… Eninde sonunda…

Gülümseyerek defterimi ona çevirdim. Gördüğü kendi eskiz portresiyle kaşları havaya kalktı. Bakışlarını bana çevirirken bu defa o ifadede hayranlık vardı.

“Yetenekli çocuksun sen,” dedi.

“Beğendiniz mi?”

“Beğenmek ne kelime, çok güzel…” dedi, çizime bakmaya devam ederek.

“Size de öğretmemi ister misiniz?” diye sordum cesaretle. Tereddütlü bir bakış atıp yutkundu.

“O kadar zamanım yoktur muhtemelen” dedi yutkunarak.

“Bütün zamanlar bizim Osman Bey. İsterseniz öğretirim” dedim bir önceki sözlerini duymazdan gelerek. Çünkü ölümü konuşmak istemediğimi daha önce söylemiştim.

“Ne işime yarayacak?”

“İyi hissettirir. Çizmek… rahatlatır.” 

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra belli belirsiz başını salladı. Dudakları titredi. Bir şey söyleyecek gibiydi.

“İçinizi dökmek isterseniz, dinlerim.” Dolu gözlerle bakıp başını salladı.

“Orospu çocuğu…” diyerek duraksadı. Utanarak bakışlarını bana çevirdi ama ben rahat olması için tebessüm ettim.

“Karıma…” 

“Kamyoncuyum ben. Ülke ülke gezerim. Aylarca eve dönemem bazen. Amcaoğlu… Ben yokken karımı sıkıştırıp çocuklarımızla tehdit ediyormuş. Bir gece eve zorla girip, kızlarımın boğazına uyurken bıçak dayayıp…” sesi boğuklaşırken duraksadı.

“… tecavüz etmiş. Sonra her fırsatta ve boşlukta yaptığı pisliğe devam etmiş. Bir akşam sevkiyatım iptal olunca eve erken döndüm. O iğrenç adamı karımın üstünde buldum. Bir taraftan dövüyordu. Ne zaman sobanın demirini elime aldım, ne zaman beyninin parçalarını dışarıya çıkana kadar vurdum bilmiyorum. Kendime geldiğimde olan olmuştu. Sonra ölüme mahkûm edildik işte. Ama beni asıl yıkan ölüme mahkûm edilmek değildi. Sonradan olanlardı.” Diyerek sıkıntılı bir nefes verdikten sonra devam etti.

“Karım bana bir daha göz ucuyla bile bakmadı. Ama korktuğu için falan değil… utandığı için. Sanki benden utanacak bir kabahat işlemiş gibi. Kendini öyle kirlenmiş hissediyordu ki olsa gerek, çocuklarına bile sarılamadı bir daha. Sonunda…” diyerek tekrar duraksadı ve gözlerinden bir damla yaş aktı koca adamın.

“Ablasına çocukları emanet ettiği bir gün, ‘pazara gidiyorum’ diyerek çıkmış, sonra da kendini evde asmış. Dudaklarını birbirine bastırıp ağlarken bedeni sarsılıyordu. 

Kim suçluydu şimdi? O iğrenç adamdan kendini koruyamayan kadın mı? Üç kuruş için evinden çok uzaklarda kalıp yuvasını korumasız bırakan adam mı? Yoksa canilikte sınır tanımayan o yaratık mı? 

Ne fark ederdi? Suçlu çoktan ilan edilmiş, cezası kesilmişti. Adam karısını kirleten adamı öldürmüştü, şimdi idama mahkûmdu. Peki, adalet bu muydu? Düşünmemem gerekiyordu ama kendime engel olamıyordum.

Kalan sürede Osman’a insan çehresinin çizim tekniğini gösterdim. Biraz meraklı biraz heyecanla her hareketimi takip ediyordu. İyi bir öğrenciydi. Haftaya, kendi portresini çizmesini istedim. Giderken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Kısacık bir zaman da olsa, ona ölümü unutturmuştum.

Kendime koyu bir hava hazırlarken aralanan kapıyla başımı o yöne çevirdim. Beklediğim kişi gelmişti. Memnuniyet dolu bir gülümsemeyle onu karşılarken o ağır hareketlerle yerine otururken ben bir kahve daha hazırlayıp önüne koydum. Her hareketimi büyük bir dikkatle izliyordu. En azından varlığımı kabul etmişti. Bir süre dumanı tüten bardağa baktı, sonra masaya geriye koyarak geriye yaslandı.

“Nasılsın bugün?”

“Dünle aynı?” 

“Dün nasıldı?”

“Onsan önceki gibi” dedi omuzlarını sallayarak. Kaşlarım çatılırken değişmeyen bazı şeyler canımı sıkıyordu. Ali’yi açmanın neredeyse hiçbir yolu yoktu gibi. Zaten izin de vermiyordu.

“Benimle dalga mı geçiyorsun?” diye sordum sitemle. O ise dudak altını ısırarak gülümsüyordu.

“Kusura bakma. Sevmediğim, gereksiz bulduğum sorulara karşı olumsuz tavrıma engel olamıyorum.” Dedi alayla.

“Neden gereksiz olduğunu düşünüyorsun? Belki hasta hissediyorsun?”

“Dahiliye doktoru musun yoksa ruh sağlığı doktoru mu?”

“Gerçekten seninle iletişim kurmak çok zor Ali, neden böyle?” diye sordum sıkıntıyla geriye yaslanırken.

Bakışlarını birkaç saniye üzerimde tutup, “Sana gelme demiştim… Ama buradasın. Neden?” Beklemediğim soruyla sıkıntılı bir nefes verdim.

“Çünkü burada olmam gerekiyor.”

“Hayır… Senin yerin burası değil ve bunu sen de biliyorsun.” Dedi Ali. Gözlerini, içime kadar işleyen bir kararlılıkla sabitledi.

“Farkı görünüyorsun değil mi? Senin işin kocasıyla geçinemeyen ya da fazla kilolarını kafasına takmış insanları tedavi etmek. Buradaki ölüme yakın olanların sana vereceği hiçbir şey yok. Bu şey tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, kaçınılması mümkün olmayan bir son sadece. Ve sana vereceği tek tecrübe umutsuzluk olur.” 

Bir an sessizlik oldu. Artık dumanı tütmeyen bardağa bir bakış atarken yumruklarını sıkıyordu. Benim ise yüreğim sanki o yumrukların içindeymiş gibi sıkışıyordu. Ne demek istediğini anlıyordum. Tecrübesiz olduğum ve çok fazla empatik davrandığımdan dolayı, burada bu insanlarla geçirdiğim her dakika bana psikolojik zarar verecekti. Ben de biliyordum bunları ama istediğim…

“İstediğim şey, sana ulaşmak Ali. Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum ve bana hiç yardımcı olmuyorsun. İnsanca bağ kurmaya çalışıyorum, çünkü başka yolu yok.”

Gözlerini kaçırırken dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anlıyordum.                  

“Benimle insan gibi bağ kuramazsın. O yolu çoktan yaktım. Burada kurduğun her bağ hem sana hem de onara sadece yük olur.” Diye hararetli konuştuktan sonra duraksadı ve bu defa sakin bir tonda, “Onlara ölümü hatırlatıyorsun” diye devam ettiğinde kaskatı kesilmiş kaşlarımı çatmıştım.

“Anlamadım?” 

“Onlar ölüme zaten hazır ama sen geldiğinden beri tereddüt ediyorlar, korkuyorlar.”

“Ama ben…” diyerek duraksadım. Sözcüklerim tükenmiş gibiydi. Ben biraz da olsa unutmaları için çabaladığımı sanırken, onlara ölümü hatırlatıyordum. Koca bir taş göğsüme oturmuş gibi kalakalırken meraklı bir hüzünle ona bakarak, “Sana da mı böyle hissettiriyorum?” diye sordum.

“Hayır… Beni korkutan ölüm değil, gözümün önünde ölümden korktuğunu söyleyenler. Çünkü çaresizim. Ve bu çaresizlik hissi idam sehpasından daha zor geliyor.”

“Neyse…Bu seansın da bir sonu vardır değil mi?” Oturduğu yerden kalkarken bakışları hüzünlü yüzüme değmiş sıkıntılı bir nefes verdikten sonra kapıdan çıkıp gitmişti. Ben ise kalmak için kendime yeni bahaneler arıyordum. Lâkin Ali sonunda beni öyle bir yerden vurmuştu ki, bulamıyordum. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Yazarhanifedemir Merhaba! Ben Hanife , üç çocuklu bir anne, eş ve aynı zamanda geniş hayal dünyasını kaybetmeyi asla başaramamış bir polisiye yazarıyım. Çocukluğumdan beri hayal gücüm o kadar genişti ki, bazen gerçek dünyaya geri dönmekte zorlanıyordum. Neyse ki o dönemin izlerini hâlâ taşıyorum ve bu, polisiye yazarken fazlasıyla işime yarıyor. Tabii, geniş bir hayal dünyasına sahip olmak kadar, evde geniş bir sorumluluk alanına da sahibim: Üç çocuk! Çocuk yetiştirmek başlı başına bir dedektiflik işi zaten. Kayıp oyuncakların izini sürmek, kim odaya gizlice kurabiye götürdü gibi gizemleri çözmek derken kendimi doğal bir dedektif gibi hissetmeye başladım. Bu da beni polisiye yazmaya teşvik etti! Evde sürekli suç mahali var ama endişelenmeyin, en kötü suçluların ellerinde bir kutu boya ve masum gülümsemeleri oluyor. Eğitim hayatım boyunca hayal gücüm sınır tanımadı ve gerilim dolu hikayeler kafamın içinde bir yerde kendi hikâyesini yazdı. İlk başta gerçek dünyada suçları çözmek için dedektif olmayı düşünsem de, daha sonra kağıt üzerinde suç işlemeyi daha cazip buldum. Polisiye romanlarımda, karakterlerim sürekli karanlık sokaklarda, gizemli olayların peşinde koşarken ben de okuyucularıma hep en iyisini sunmaya çalışıyorum. Başarılarıma gelirsek, henüz Nobel almadım ama üç çocuğu aynı anda ilgilenip bir bölüm yazmak, bence takdir edilmesi gereken bir başarı. Her kitabımda biraz daha derinlere inerek okurlarıma, her sayfada “katil kim?” dedirtmeyi seviyorum. Boş zamanlarımda (ki gerçekten var mı, emin değilim), hayal gücümdeki sınırsız dünyalarda dolaşmayı ve yeni hikayeler yaratmayı sürdürüyorum. Polisiye yazarlık benim için sadece suçları çözmek değil, aynı zamanda okurlarımı beklenmedik sürprizlerle şaşırtmak demek. Başa dönecek olursak; İlk kitabım biraz sürpriz oldu. Sadece kafamın içinde dönüp duran olayları kağıda döktüğümde farkına vardım kalemimdeki cevheri. Sonunda amacımı ve beni ben yapan o hayali bulmuştum. İlk kitabım (Konuşan Gözler )2023 yılının Mart ayında Flora yayınlarında ücretsiz olarak basıldı. Konuşan Gözler hikâyesi olan bir roman. Yazılırken çok büyük bir yol kat etti diyebiliriz. O yüzden ben de yeri bambaşkadır. Zaten beni yazar yapan kitaptır, ötesi yok. İçindeki karakterleri de hâlâ yaşatıyorum. En son, Dark Polisiye’nin altıncı kitabında “Galata Canavarı” adlı bir öyküde yeniden yazıldı. Şimdi de Dark Kadın adlı kitapta “Sinderalla’nın kayıp ayakkabısı “ ismiyle anıldı. Her geçen gün yazdıklarım ile büyüyorum. Yazabilir miyim, merakıyla başladığım bir aşk romanı da ücretsiz onay alınca ve basılınca daha büyük beklentiler içine girdim. Şimdilerde Kâbus adlı romanımı yayınevine göndermiş onay bekliyorum. Poyabir gibi büyük bir suç örgütüne üye olduğumu da unutmamak lazım. Ama aramızda kalsın. Gelecekteki planım mı? Suç dünyası durmuyor, benim de yazacak daha çok cinayetim ve çözecek daha çok gizemim var. Eşim ve çocuklarım bu maceraya biraz şaşkın, biraz da sabırla eşlik ederken, ben kapalı bir perdenin arkasında, başka suçlarımı hikayeleştirip yazmaya devam edeceğim. Ve kim bilir, belki bir gün dünya literatürüne adımı kazıyacağım... Hayaller büyük ama imkansız değil!