Dünyadan Sonra Bölüm 4

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bilimkurgu yazarları kaçınılmazı öngörür. Zaten kaçınılmaz olan felaketlerdir, çözümleri değil. İsaac Asimov

9 Mayıs 2026 - 23:49
9 Mayıs 2026 - 23:49 ⏱ 14 dk Okuma Süresi
 8  54
Dünyadan Sonra Bölüm 4

DÜNYADAN SONRA

BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ

1. KISIM HER ŞEYE RAĞMEN



"Aşkım, çapayı verir misin?"

Aynur, ağır metal çapayı Aras'a uzatırken bakışlarını ondan ayıramıyordu. Aras çapayı alırken parmakları birbirine değdi; Aynur’un yüzünde engelleyemediği bir tebessüm yayıldı. Aras duraksayıp sordu.

"Bir yerimde bir şey mi var?"

Aynur düşüncelerinden sıyrılıp başını iki yana salladı. "Hayır, nereden çıkardın?"

"Bana öyle bir bakıyorsun ki... Kendi kendine gülümseyince bir an yüzümde komik bir leke var sandım."

Aynur bu sefer neşeli bir kahkaha attı. "Sadece şu son on iki günü düşünüyordum Aras. Hayatıma girdiğin gün benim için bir mucizeydi zaten; ama bu karanlık günlerde yaptıklarınla, o mucizeyi her sabah yeniden inşa ediyorsun. Şu bahçeye baksana, yarattığın şey inanılmaz."

"Ben mi yarattım? Aşkım sakın babalarımızın ve kardeşlerimizin yanında böyle söyleme, beni burada amele niyetine çalıştırırlar!"

"Tamam, beraber ter döktünüz ama o fikirler senin zihninden çıktı. Kaosun ikinci günü, herkes gökyüzündeki sessizliğe bakıp ne yapacağını şaşırmışken o fileleri bulup bu serayı kurman... Medeniyetin fişi çekildiği anda sen bizi hayata bağlayan yeni bir devre kurdun."

Aras, elindeki çapayı toprağa saplayıp üzerine yaslandı. "Bunlar aslında yeni şeyler değil Aynur. Atalarımızın biz unuttuğumuzda bile toprağın altında sakladığı eski sırlar. Sadece literatürdeki bilgiyi tozlu raflardan indirip bu çamurun içine serdik, o kadar."

"İşte bu soğukkanlılığın bizi kurtardı," dedi Aynur. "O gün o gölgeliği kurmasaydın, bu fideler şimdiye çoktan kavrulmuştu. Sen benim için sadece bir eş değil, bir can simidi oldun."

"Abartıyorsun sevgilim," dedi Aras, hafifçe doğrularak. Mütevazı bir gülümsemeyle çapasına asılmaya devam etti.

"Hadi ama, Aras. Eski bir bisikleti, sızdıran bir su tankını ve bozuk bir buzdolabı motorunu, bisiklet dinamosuyla bir araya getirip çalışan bir düzenek kurdun. Tüm dünya durmuşken biz burada hayata tutunduk. Üstelik bahçeyi sularken her akşam o bisikletin pedalını çevirip spor yapıyor olmamız da işin en ironik kısmı."

Aras ellerini beline koyup derin bir nefes aldı. "Aşkım, ben sadece elimizde kalan parçaları birleştiriyorum. Teknoloji dediğin sadece karmaşık devrelerden ibaret değil. İnsan zekası çaresizlikle birleşince, hurdalıklar bile mucize üretir."

Gözü bahçenin kenarında vakur bir şekilde duran beyaz Renault 9’a kaydı. Şakağına sızan ter damlasını parmağıyla silip arabayı işaret etti. "Emektar Toros’un hakkını da yemeyelim. Babamın o eski mekaniği olmasaydı, o hurdaların hiçbirini buraya taşıyamazdık. Modern cipler yollarda birer heykel gibi kalırken, o yaşlı dev bizi geleceğe taşıdı."

Aynur, toprağa eğilip taze bir fidanın yaprağındaki toz zerresini nazikçe üfledi. "İşte bu," dedi, bakışlarını o yeşil yapraktan ayırmadan. "Eskiden mühendislik senin için sadece ekrandaki projelerdi. Şimdi ise bizim ekmeğimiz, suyumuz... Her şeyimiz oldun."



Aynur sözlerini bitirir bitirmez, zihni gayriihtiyari beş gün önceki o ikindi vaktine, aile arasında kıydıkları nikâha gitti. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki... Artık ne işleyen bir belediye, ne de kayıt tutan bir devlet otoritesi vardı. Dünya, kurşuni bir sessizliğin ve bitmek bilmeyen bir kaosun içindeydi; mühürlerin ve imzaların anlamını yitirdiği bu yeni düzende, onlar kendi mühürlerini ruhlarına vurmaya karar vermişlerdi.

Eski fantastik romanlardaki o epik törenleri andıran, sade ama sarsıcı bir nikâh yapmışlardı. Şahitleri ne bir memur ne de resmi bir defterdi; sadece aileleri ve bahçedeki o dilsiz ağaçlardı. Kendi elleriyle yazdıkları ortak yemin metni, hem birbirlerine duydukları sarsılmaz bağı hem de o can çekişen dünyayı her şeyiyle özetliyordu:





Aras, "Dün yolumuzu çizen o kibirli yıldızlar, şimdi üzerimizde süzülen dilsiz birer enkazdan ibaret. Gök dökülürken, karanlığın ortasında yönünü bulan tek şey gözlerindeki o saklı ışıktır artık. Medeniyet, kendi inşa ettiği gürültünün altında can çekişip mutlak bir sessizliğe bürünürken; bu ıssızlığın tek yankısı, birbirimizin nefesinde korunan o kadim fısıltıdır."

Aynur, "Bir zamanlar düşlerimize yataklık eden o aydınlık geceler, şimdi avuçlarımızı dolduran bu kahverengi toprağın sessizliğine evrildi. Dünya, insanın kibrine kırılıp bereketiyle kabuğuna çekilse de; bu kuraklığın bağrında köklerimiz birbirine dolanacak ve hayat, her şeye rağmen kendine sızacak yeni bir çatlak bulacaktır. Biliyoruz ki; insan ancak döküldüğü toprağı sevince filizlenir. Memleketini sev, memleketini koru; çünkü o kadim bağ koparsa, ruhun fırtınada savrulan bir toz zerresinden farksız kalır."

Sonra, birbirlerinin ellerini sıkıca tutarak hep bir ağızdan fısıldadılar "Düşen sahte yıldızlar ve ayaklarımızın altında suskunca bekleyen bu kadim toprak şahididir ki; üzerimize çöken gök ne kadar kararırsa kararsın, şafak bir daha asla gökyüzünden değil, sadece bizim birbirimize döndüğümüz o ilk andan doğacaktır. Evini sev ve onu her türlü karanlıktan koru; bahçeni sev ve onu inançla işle. Çünkü dünya dilsizleştiğinde, hayatın tek hakikati avuçlarındaki bu toprak ve başını yasladığın bu çatı olacaktır."



*****

Hava karardığında, köy evinin damındaki çardağın altında kurulan sofra, dünyanın geri kalanındaki o kör karanlığa inat küçük bir ışık adası gibiydi. Anneler ve Aynur, mutfaktan gelen tencere sesleri ve taze ekmek kokuları arasında son hazırlıkları yaparken; Aras, kardeşi Orkun’un oğlu Efrayim’i dizlerinde zıplatıyordu. Çocuklar harika yaratıklardı; felaketten bihaber, her saniyeyi saf bir neşeyle tüketiyorlardı. Aras bir zamanlar baba olmayı ne kadar çok istediğini hatırladı ama şimdi, medeniyetin dilsizleştiği bu belirsizlikte bir çocuk dünyaya getirmek, fırtınanın ortasında bir mum yakmaya çalışmak gibi geliyordu. Çılgınlıktı.

Damın bir köşesinde, Aynur’un babasından gelen küçük jeneratör, ritmik ve gürültülü bir şekilde hırıldayarak o karanlığı delmeye çalışıyordu. Aynur’un abisinin getirdiği o eski usul tüplü televizyon ise çardağın en gölgeli köşesine kurulmuştu. Analog antenin kabloları damın kenarından geceye doğru umutsuzca uzanıyordu. Bir haftadır aralıksız o ekranın başında nöbet tutmuşlardı. Dünyanın bir yerinden, herhangi bir dilde, cızırtılı da olsa bir insan sesi duymak için her yolu denemişlerdi.

Ancak ekran, onlara duymak istediklerini vermiyordu. Aras bakışlarını Efrayim’in gülen yüzünden çekip o gri ekrana çevirdi. Milyonlarca gri ve siyah noktanın durmaksızın dans ettiği o karıncalanma, aslında evrenin en eski uğultusuydu. Sinyaller sustuğunda geriye kalan tek şey, yaratılışın o sağır edici ve soğuk gürültüsüydü. Ne bir haber, ne bir müzik, ne de bir yardım çağrısı... Sadece mutlak bir yalnızlığın görsel karşılığı olan o bitmek bilmeyen karıncalar.

Yemekten sonra sofradaki neşeli sohbetler koyulaşmış, dünyanın dertleri o küçük ışık adasının dışında bırakılmıştı. Aras, günün yorgunluğu ve omuzlarındaki belirsizliğin ağırlığıyla müsaade isteyerek odaya çekildi. Aynur, eşinin durgunluğunu hemen fark etmişti; birkaç dakika sonra o da sessizce peşinden gitti.

Odaya girdiğinde Aras’ı elleri cebinde, pencerenin kenarında buldu. Gecenin karanlığına dalmış, öylece dışarıyı izliyordu. Aynur usulca yanına yaklaşıp kollarını onun beline doladı, başını omzuna yasladı.

"Galiba yıldızları benden daha çok özlemişsin," diye fısıldadı nazlı bir sitemle.

Aras, bakışlarını o simsiyah boşluktan ayırmadan gülümsedi. "Işık kirliliği olmayınca... Gerçekten harika görünüyorlar Aynur. Sanki binlerce yıldır oradaymışlar da biz yeni fark ediyormuşuz gibi."

Aynur parmağını camın soğuk yüzeyine uzatıp, ufuk çizgisinin biraz üzerinde hafifçe hareket ediyormuş gibi görünen, iğne ucu kadar parlak bir noktayı işaret etti. "Aşkım, şu yıldıza baksana. Diğerlerinden daha küçük ama sanki daha canlı, daha parlak."

Aras’ın yüzündeki o yumuşak ifade yerini teknik bir ciddiyete bıraktı. Gözlerini o parıltıya dikip derin bir nefes aldı. "O bir yıldız değil sevgilim. Yolunu kaybetmiş, kimsesiz bir uydu."

Aynur’un kollarındaki sarılışı hafifçe sıkılaştı. Aras devam etti: "Böylesi bir kaostan nasıl kurtulmuş, garip gerçekten. Galiba yörüngesinde şans eseri sabit kalmayı başardı. Şimdi, enerjisi tamamen tükenip karanlığa gömülene kadar geceleri bize eşlik edecek. Medeniyetin gökyüzündeki son, ölü hatırası..."



Oysaki Gümüş Elçi, büyük bir özveriyle yörüngesine kilitlenmiş; gökyüzünde nadir kalan arkadaşları gibi kararlılıkla kendisine verilen görevi yapmaktaydı. Aşağıdakilerin ona yakıştırdığı "yolunu kaybetmiş" sıfatından habersiz, soğuk boşluğun içinde sessizce süzülerek sadakatle hizmet etmeye devam ediyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Aynur ve Aras, el ele "cennet bahçesi" adını verdikleri şaheserlerini geziyorlardı. Gece izledikleri o uzak ve soğuk parıltının aksine, şimdi ayaklarının altındaki toprak nemli, canlı ve sıcaktı.

Güneş, çiy damlalarıyla bezeli yaprakların arasından sızarken, Aynur bir gün önce diktikleri fidelerin boyunlarını nasıl doğrulttuğunu hayranlıkla izliyordu. Aras'ın nasırlı eli, Aynur’un elini her sıktığında, bu bahçe sadece bir gıda kaynağı değil; birbirlerine verdikleri sözün, bu yeni ve dilsiz dünyada kurdukları o küçük krallığın kalesi gibi görünüyordu. Fırsat buldukları her an, kısa bir bakışla ya da sessiz bir gülümsemeyle aşklarını tazeliyor; dışarıdaki kaosun bu yeşil duvarlardan içeri sızmasına izin vermiyorlardı.

Aynur durup taze bir nanenin kokusunu içine çekti. "Her şeye rağmen," dedi fısıldayarak, "hayat burada devam ediyor Aras."

Aras, eşinin elini dudaklarına götürüp küçük bir öpücük kondurdu. "Sen olduğun sürece," dedi gözlerinin içine bakarak, "bu bahçe her zaman dünyanın en güvenli yeri olacak."

*****

Uluslararası kurye, Mersin’in kıyı şeridinde, sinek vızıltısını andıran bir sesle elektrikli motosikletini sürüyordu. Tömük’ün deniz kenarındaki yayla evlerine doğru, kaosun ortasında değil de sıradan bir iş günündeymişçesine sakince ilerliyordu. Yollar, modern dünyanın aniden duran kalbinin kanıtı gibi birer otopark mezarlığına dönmüşken; insanlar, bu dilsiz ve akaryakıtsız dünyada hareket eden tek şeyi, kaos öncesinden kalma bu gerçeküstü manzarayı büyük bir hayretle izliyordu.

Kargocu, ne Akdeniz’in kıyıya vuran hırçın dalgalarına ne de kendisine bir hayalet görmüş gibi bakan meraklı insan seline aldırış ediyordu. Gözlerindeki kaskın vizörü ardında, binlerce kilometre yukarıdaki Gümüş Elçi’den akan kusursuz koordinatlar çerçevesinde yoluna devam ediyordu. Dünya susmuş, sistemler çökmüştü; ancak kurye için durmak, teslimatı geciktirmek demekti ve onun lügatinde gecikmeye yer yoktu.

Mersin’in caddelerinden süzülen o mekanik vızıltı, Tömük’teki cennet bahçesinin duvarlarına kadar uzandı. Elektrikli motosiklet, tozlu köy yolunda neredeyse hiç iz bırakmadan ilerleyip bahçe kapısının önünde durduğunda; önce çevredeki köylüler, ardından da ev sakinleri bahçeye döküldü. Herkes, sanki kıyametten sağ salim kurtulmuş bir zaman yolcusuna bakar gibi bu pürüzsüz, parlak aleti izliyordu. Kısa süreli bir şok dalgası tüm bahçeyi sardı.

Aras, dışarıdan bakıldığında her zamanki gibi sakin görünüyordu; ancak zihninin içinde devasa bir türbülans başlamıştı. Bir anda olasılıklar, algoritmalar ve teknik hesaplar beyninde uçuşmaya başladı. Eğer bir kurye hala koordinat alabiliyorsa ve bu araç hala şarj edilebiliyorsa, belki de medeniyet düşündüğü kadar derin bir karanlığa gömülmemişti. Belki de bir yerlerde sistem hala nefes alıyordu.

Düşünceleri, gökyüzündeki sessiz uydulardan yeryüzündeki bu somut motora kadar tüm zihnini kaplamışken; kuryenin nazik ama duygudan arındırılmış sesi, Aras’ın iç sesini keskin bir bıçak gibi kesti:

"Doktor Güngör, Bayan Toprak merhaba, ben Stefan. İki ayrı kargonuz var."

Bu sözler biter bitmez Stefan, yan cebinden çıkardığı akıllı telefonu Aras’a uzattı. Aras, eline tutuşturulan o pürüzsüz akıllı telefona bakarken parmaklarının titremesine engel olamadı. On iki gündür ölü birer cam parçasından farkı olmayan bu cihazların birinde, hala parlak bir ekranın yanıyor olması ve kendisinden parmak izi istemesi, fizik kurallarının bükülmesi gibi bir şeydi. Parmak izi okuyucunun yeşil ışığı, Aras’ın nasırlı başparmağıyla buluştuğunda mekanik bir onay sesi duyuldu. Stefan, motosikletin sepetinden özel kaplama, mat siyah bir kargo paketini ve montunun iç cebinden çıkardığı kalın bir zarfı Aras’a teslim etti.

Hiçbir şey olmamış, dünyanın çivisi yerinden oynamamış gibi motosikletine bindi. Stefan’ın kaskının vizörü kapandığında, arkasında sadece tozlu bir köy yolu ve dehşet içinde kalmış bir aile bıraktı. O ince vızıltı, gerisin geriye kıyıya, kendisini bekleyen tekneye doğru uzaklaşırken bahçede ölümcül bir sessizlik hakim oldu.

Aras, bir elinde soğuk kargo paketini, diğer elinde ise o zarfı tutarken bakışlarını Aynur’a çevirdi. Aynur’un yüzü, Stefan’ın ona hitap ederken kullandığı "Bayan Toprak" ifadesinin ağırlığıyla bembeyaz kesilmişti.

Aras, titreyen ellerine inat, zarfı tek bir hamlede açtı. İçindeki belgeyi büyük bir dikkatle satır satır okurken, Aynur’un gözleri kağıdın en üstünde yer alan o ağır sembollere kilitlenmişti. NASA ve Birleşmiş Milletler’in amblemleri yan yana duruyordu; hemen altında ise ABD ve Türkiye bayrakları, bu yeni dünyanın dilsiz otoritesini temsil edercesine yan yana işlenmişti.

Aras, profesyonel bir maske gibi yüzündeki hiçbir mimiği bozmadan belgeyi Aynur’a uzattı ve vakumlu kargo paketine yöneldi. Paketin içinden çıkanları gördüğünde Aynur’un gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Aşkım..." dedi Aynur, sesi titreyerek. "İkimiz için de birer telefon göndermişler! Medeniyet geri mi dönüyor?"

Aras, elindeki cihazların o soğuk ve pürüzsüz metaline dokunurken başını yavaşça iki yana salladı. Bakışları hala Stefan’ın uzaklaştığı tozlu yoldaydı.

"Hayır sevgilim," dedi Aras, sesi buz gibi bir kararlılıkla yankılandı. "Sadece biri bizim için. Bu bize açık bir davet”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osman Uyur Bolca okuyorum, elimden geldiğince yazıyorum. 26 Temmuz 1984 Adana doğumluyum. 2006 Cumhuriyet üniversitesi dış ticaret ve 2011 Hitit üniversitesi iktisat mezunuyum. Finansal risk analistiyim ayrıca mümkün olduğunca yazıyorum. WOMAN OF THE NIGHT (DIE FRAU DER NACHT Almanca çevirisi) ve ADDICTION DIGITAL SHACKLE isimli kitaplarım var. Bilimkurguyu çok seviyorum, bu konuda yazmayı çok seviyorum.