Kaybolan Masum Ruhların Gittiği Yer

Ağustos 12, 2025 - 23:50
Ağustos 13, 2025 - 11:33
 0  258
Kaybolan Masum Ruhların Gittiği Yer

1.Bölüm - Terkedilmiş Sokaktaki Ev

Küçük Nazlı, pastanenin vitrinindeki binbir çeşit pasta ve kurabiyeye özlemle baktı. Birkaç gündür midesine restoran artığı kuru ekmek parçalarından başka bir şey girmemişti. Geceleri karnının gurultusu öyle yüksek sesle çıkıyordu ki bir türlü uyumasına izin vermiyordu. Kuytu bir sokağın köşesine yaptığı karton evinin içine işleyen buz gibi soğuk da cabasıydı. 

Vitrine dalmış seyrederken dikkatini çeken başka bir şey, tatlıların görüntüsünü arka plana itti. Camda saçları kirden keçeleşmiş, yüzü is lekeleriyle kararmış ve gözlerinin ışığı sönmüş bir kız ona bakıyordu. Yabancıladı biraz. Neye benzediğini unutmuştu sanki. Belki de hatırlamak istemiyordu. 

Kendini bildi bileli sokaklardaydı. Çok uzakmış gibi gelen bir geçmişte, ona bakan bir halası vardı galiba. Karnını doyuran, sıcak bir yatak veren, korktuğunda kucaklayıp teselli eden… Belki de kendi yarattığı güzel bir hayâldi. Gerçek olsa bile dedim ya, çok uzak bir geçmişte.   

Dilenmeyi sevmiyordu. Mendil satarak kazandığı bir iki kuruş onu zar zor hayatta tutsa da insanların bakışını değiştiriyordu. Tiksinti yerine merhamet okuyordu Nazlı gözlerinde. Dilenmeyle arasındaki o küçücük fark işte buydu. Kaç gündür mendil satamamıştı ama. Yamalı ceplerinde bir kuruş bile yoktu. Karnı yine guruldadı. Ve gözlerini devirip vitrinin önünden yürüyerek geçti.

Az ileride annesinin elinden tutmuş küçük bir kız çocuğu yapmacıktan ağlıyor, bir yandan da “Anne, o bebeği al bana, ”diye bağırıyordu. “Hayır, hayır! Şerbet’i istiyor olamaz,” diye korkuyla geçirdi içinden Nazlı. Koşarak yanlarına gitti ama cesaret edip de fazla yaklaşamadı. Oyuncakçı dükkanının önünde durmuş, neredeyse kendi boyunda, sarı saçlı bir bebeği işaret ediyordu kız. Nazlı’nın en sevdiği Şerbet’ini.

İlk, pembe kurdelelerle süslenmiş, kıvırcık, altın sarısı saçlarına vurulmuştu. Maviş gözleri sevecen bakıyordu. Vişne kırmızısı dudakları tatlı bir gülümsemeyle aralanmıştı. Kurdeleleriyle eşleşen şahane bir elbisesi ve siyah rugan ayakkabıları vardı. Nazlı hemen hemen her gün oyuncakçının önünde durup vitrindeki bebeği seyrederdi. Bir süre sonra arkadaşı olarak görmeye başlamış, hatta ona Şerbet ismini koymuştu. Kimsenin görmediği zamanlarda kısık sesiyle onunla sohbet ederdi. Nazlı söyler, Şerbet dinlerdi.

Endişeyle anne-kızın dükkana girişini seyrederken bir iki adım daha yaklaşıp son kez Şerbet’e vitrinden baktı, ta ki yanında bir el belirip onu alana kadar. Nazlı’nın kalbi birkaç yerinden kırılmıştı. Hüzünle bakışlarını az evvel Şerbet’in olduğu yere dikmiş, sevgili arkadaşını kaybetmenin yasını tutuyordu.  Artık o, ismini bilmediği başka bir kızın elinde ruhsuz bir oyuncaktan başka bir şey değildi. Anne-kız dükkandan büyük bir kutu ile çıkıp sokağın sonunda kaybolana kadar Nazlı onları ölesiye bir nefretle izledi.

Sonra kederle deli gibi sokaklarda koşmaya başladı. Kendini bilmez bir şekilde gezinip duruyor, bir yandan da sayıklıyordu. “Beyaz papatyalar, sıcak ekmek, kuş cıvıltısı.” Kalbinin bir odacığına kilitlediği bütün güzel düşüncelerini ortaya saçmıştı. Korktuğunda ya da üzüldüğünde hep bunu yapardı. Ama bu sefer yaralı kalbinin acısını bir türlü dindiremiyordu. Bir ara durup gökyüzüne baktı. Kara bulutlar her tarafı kaplamış yaklaşmakta olan fırtınayı haber veriyordu. Nazlı telaşla etrafına bakındı ve normalde dolaştığı yerlerin çok uzağında olduğunun farkına vardı. Herşey çok yabancı gelmişti. Bir an önce geri dönmesi gerekiyordu.

Birkaç adım daha atmıştı ki erken kararan hava bembeyaz bir şimşekle aydınlandı. Arkasından göğü yırtarak gelen sesi ise Nazlı’yı o kadar ürkütmüştü ki olduğu yerde donakaldı. Sonra bir daha çaktı ve bir daha. Her defasında korkuyla titredi. Bir yağmur damlası burnuna çarptı önce. Deli gibi esen bir rüzgar sokaktaki bütün yaprakları üstüne doğru savurdu. Sonrasında gelen sağanak yağmur var gücüyle onu kovalamaya başladı. Çaresizce koşuyordu. Sırılsıklam olmuş, soğuk iliklerine kadar işlemişti. Sığınacak bir yer arıyordu. Ama tanımadığı sokaklar, karanlık ve bir türlü durduramadığı titremesi içindeki paniğin daha da yükselmesine sebep olmuştu.

İki yanı ağaçlık olan dar bir sokağa attı kendini. Karanlığın ilerisinde zayıf bir ışık görmüştü. Bir kelebeğin aleve doğru çekilmesi gibi Nazlı da istemsizce ışığa doğru yürümeye başladı. Sokağın sonunda ardına kadar açık, paslı demir kapıların gerisinde üç katlı koca bir konak tekinsiz yükseliyor, yıldırımlar tepesinde belirdikçe silueti gökyüzüne kazınıyordu. Nazlı’nın gördüğü ışık alt katın bir penceresinden sızmaktaydı. Onun haricinde burada birilerinin yaşadığına dair hiçbir iz yoktu. Titremesini durdurmak için kollarını birbirine kavuşturarak demir kapılardan geçti. Kendini uzun zamandır bakım görmediği için vahşileşmiş bir bahçenin içinde bulmuştu.  Az ilerdeki ön kapının sahanlığında yağmurdan korunmayı planlıyordu. Kapıya giden mermer merdivenlerden tedirgince çıktı.  

Tepeye vardığında şaşırmıştı. Uzaktan baktığında kapalı olduğuna yemin edebilirdi kapının. Ama şimdi aralanmıştı. Nazlı çekinerek içeri göz attığında geniş bir salonda yanan şömine ateşini gördü. Sıcaklığı aralıktan yüzüne çarpınca bir tel gibi gerilmiş olan bedeni azıcık da olsa gevşemişti. Eliyle kapıyı iterek içeri girdi ve arkasından kapattı. Dışarıdaki fırtınanın bütün sesleri anında kesiliverdi.

Etrafta kimsecikler yok gibiydi. Uzun süre kullanılmamış gibi her şey ve her yer toz ve örümcek ağlarıyla kaplıydı. Öyle görünüyordu ki ölü gibi duran bu evde tek canlı şey şöminede yanan ateşti.  Nazlı tedirgin adımlarla ateşin başına giderek soğuktan neredeyse donmuş olan bedenini ısıtmaya çalıştı. Alevlerin sıcaklığı onu sarmaladıkça yavaş yavaş kendine geldi. Şimdi daha iyi hissediyordu. Aklı başına gelince merak etti. Bu ateşi kim yakmıştı acaba? Belki de kendi gibi sokakta kalmış biri ısınmak için yakmıştır diye düşündü ama her kimse etrafta ona dair bir iz yoktu.

Bir süre sonra düşünceleri kayarak yine Şerbet’e gitti. Onu kaybettiğine hâla inanamıyordu. Ama aslında hiç onun olmamıştı ki. Sadece olduğuna inandırmıştı kendini. Farkına vardığı bu gerçeğin  üzüntüsüyle omuzları düşerken birden sırtındaki tüyler diken diken oldu. Sanki bir şey hızla arkasından geçmişti. Nazlı korkuyla döndü. Ama hafifçe aydınlanmış olan salonda ondan başka kimse yoktu. Sonra bir çocuğa aitmiş gibi gelen bir gülme sesi duydu. Salonu diğer odalara bağlayan bir sürü kapının sıralandığı koridordan gelmişti. Biraz daha yaklaşınca birini hayal meyal gördü. Ama pembe kurdeleli o altın sarısı kıvırcık saçları nerede olsa tanırdı. Şaşkın bir şekilde seslendi. “Şerbet?”

Cevap veren olmadı. Nazlı yarı karanlık koridorda kendi gölgesini önüne alarak yürümeye başladı. Şerbet’in girdiğini düşündüğü kapının önüne gelince durdu.  Elini tereddüt ederek tokmağa uzattı ve bütün cesaretini toplayarak çevirdi. Kapı gıcırdayarak açılmıştı ki yine o gülme sesini duydu. Daha ilerdeki başka bir kapıdan gelmişti.  Nazlı o tarafa yöneldi. Elini tam kapı koluna koymuştu ki bu sefer de koridorun sonundaki dar merdivenlerden gelmişti ses. Korkusu artarak on-on beş basamaktan oluşan merdivenlerin başına kadar geldi.  Ucunda tek bir kapı vardı. Fakat onu da açacak cesareti bir türlü kendinde bulamıyordu. Sonra kapı kendiliğinden aralanıverdi. Karşısında kanlı canlı bir kız çocuğu belirmişti. Porselenden yüzü ve elleri yoktu ama Nazlı onun Şerbet olduğundan emindi. Sarı saçları, maviş gözleri, vişne kırmızısı dudakları, elbisesi ve ayakkabısına kadar aynıydı. Nazlı’ya gülümsedi ve tekrar kayboldu.

Nazlı bütün korkularını bir anda unutup arkadaşını tekrar görmenin verdiği şaşkınlık ve buruk bir sevinçle bir çırpıda merdivenleri inerek kapıyı sonuna kadar açıp içeri girdi. Tuhaf bir odayla karşılaşmıştı. İçi binbir çeşit oyuncakla doluydu. Tam ortada bir çay takımı ile süslenmiş, alçak ve  yuvarlak bir masa duruyordu. Üzerindeki şamdanlıkta yanan mumun aleviyle aydınlanmıştı oda. Masanın gerisinde ise Şerbet ayakta durmuş onu bekliyordu. Gözlerinde garip, sabırsız bir pırıltı vardı.

Nazlı sordu. “Şerbet? Bu gerçekten sen misin?” Sesi titriyordu.

Şerbet gülümseyerek cevap verdi. “Evet Nazlı. Ben de seni bekliyordum. Sonunda geldin.” Bir yandan da Nazlı’ya yaklaştı.

“Ama sen gerçek gibisin, nasıl oldu bu?”

“Beni senden ayırdıklarında çok üzüldüm. Seni çok özledim, yanında olmak istedim. Sonra nasıl olduysa canlandım birden. Bu bir mucize olmalı. Kaçtım o kızdan. Seni ararken de şans eseri yeni arkadaşlar edindim.” Etrafındaki oyuncakları gösterir gibiydi. Gözlerinin içi gülerek “Sonunda beni bulacağını biliyordum,” dedi ve ellerini Nazlı’ya doğru uzattı. Nazlı bir adım daha atarak arkadaşının ellerini tuttu. Sıcacıktı. Bu gerçekten bir mucize olmalıydı. Bir damla sevinç gözyaşı kirpiklerinin ucuna kadar geldi. Artık yalnız değildi. 

Ama Şerbet’in elleri boynuna dolanırken bir şeylerin ters gittiğini çok geç fark etti. Önce göz bebekleri kayıp geriye çekildi. Sonra sarı saçları kuruyup kafasına yapıştı. Elbisesi kaybolup altında bir yılana benzeyen pullu bedeni ortaya çıkardı. Nazlı’nın kalbi korku ve dehşetle sıkıştı. Karşısındaki şeyin Şerbet olmadığını anlamıştı. Artık sadece yaşadıklarının gerçek değil, bir kabus olması için dua ediyordu.

‘Çikolatalı pasta, bonibonlu kurabiye, çilekli dondurma.’ Bu dehşet kabustan uyanmak için ümitsizce aklından geçen güzel düşüncelerini saymaya başladı. ‘Gökkuşağı!, Atlıkarınca! Yavru kediler!’ Canavarın boğazına dolanmış mumsu, yapışkan elleri daha da sıkmaya başladı. Karnı uzun süredir açtı çünkü. Avına yaklaşırken sabırsızlanmaya başlamış, gerçek şekline döndüğünün farkına bile varmamıştı. O kadar uzun  zamandır bekliyordu ki, tuzağına düşmüş olan bu insancığın karşısında onun için anlamsız olan kelimeleri sıralaması bir şey ifade etmiyor, için için gülüyordu.

‘İşe yaraması gerekiyor! Beni kabustan uyandırması gerekiyor!’ diye içinden geçirdi Nazlı. Ama nerden geldiğini bilmediği bir sürü iğrenç kol güçsüz bedenini sarmaya başlamıştı. Kımıldayamıyordu. Canavar korkunç sesiyle kulağına fısıldadı.

“Bizimle kal Nazlı. Söz bir daha hiç üşümeyeceksin. Hiç aç kalmayacaksın. Burada hepimiz çok mutluyuz. Bize katılırsan sen de mutlu olacaksın.”

Balçık akan ağzı derin bir çukur gibi açıldı. Etrafa yayılan çürümüşlüğün kokusuyla küçük kız bayılmıştı. En son hatırladığı şeyse çukurun içindeki cehennemi hatırlatan alev yumağıydı.

Önce başını yuttu. Sonra bedeni ve ayakları derken Nazlı’nın bedeni masum ve yalnız ruhuyla beraber bu dünyayı sonsuza dek terk etti. Doymanın verdiği tatminlikle sakinleşti canavar.  Bir sonraki avı, kaybolduğunu kimsenin fark etmeyeceği başka bir zavallı ruh, kapısına gelene kadar kendi boyutuna çekilerek sabırla beklemeye devam etti.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow