Mahkûm

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bölüm 2

11 Haziran 2025 - 13:14
11 Haziran 2025 - 13:14 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  770
Mahkûm

BÖLÜM 2

(Korkusuz Ali)

“Boşuna suçlu aramayın! Ölümü alaya alandan daha büyük bir suçlu varsa karşıma getirin.”

Küçük yeğenim bir defasında bana ölüm nedir diye sormuştu. Ona, bu dünyadaki varlığımızın son bulması ama başka bir evrene geçmek olduğunu söylediğimde, bir süre yüzüme bakıp şöyle demişti: “Başka bir evrende yolculuk yani.” o an, onun gözünden bakınca ölüm kavramı o kadar masum ve basit gelmişti ki, büyüdükçe neler değiştiğini merak etmiştim.

Ölüm korkunçtu, ölüm soğuktu ama neden? Ölümün yeniden doğmak olduğunu söyleyen kutsal bir kitabımız olmasına rağmen üstelik. Uzun süre bunu düşünmüş, ama bir türlü cevabını bulamamıştım. Ama şimdi, burada, belki de sadece bir saat içinde cevabı daha yirmi iki yaşında bir çocuktan öğrenmiştim. Ölüm değil, geride bıraktıklarımız korkutuyordu bizi. Peki, ölümden korkmayan bir adam nasıl görünür, nasıl bakar? Muhtemelen karşımdaki adam gibi görünürdü. Dağılmış koyu kumral saçları ve sakallarına rağmen yüzü oldukça güzel bir adamdı. Lâkin bakışlarında anlamlandıramadığım tüylerimi diken diken eden bir ifade vardı. Ne korkuydu ne de tereddüt. İdama mahkûm edilmiş bir adamın hüzünlü bakışları yoktu. Gözlerindeki morluklar, gecelerin uykusuz geçtiğini gösterse de gözlerinde korkunun hiçbir izine rastlanmıyordu. Öfkeli, biraz da kavgacı bir havası vardı; bu, yüzündeki dağılmış kabuk bağlamış yaralardan belli oluyordu. Yumruğundaki izler ise, karşılıklı bir dövüşün izlerini taşıyor gibiydi.

“Keşke güneşe bakmak bu kadar zor olmasaydı.”

 Karalayıp durduğum defterden onun sesiyle duraksamış bakışlarımı ona çevirmiştim. Kısık gözleriyle pencereden sızan güneş ışığına baktığını gördüm. Sanki beni protesto eder gibi konuşmamaya, sessizliğe bürünmeye çalışıyordu. Ama bir süre sonra sessizliğini bozacağını bilmiyordum. Oysa ben pes etmiş onu fiziksel özelliklerinden ve mimiklerinden tanımlamaya çalışmaya başlamıştım bile.

“Neden?” diye sordum birden merakla. 

“Doya doya bakabilmek için.” Öyle aşk dolu bir ifadeyle söylemişti ki, içim titremişti. Ufak gözlerini kısarak daha da küçülen göz bebekleriyle bakıyordu batmak üzere olan güneşe.

“Güneşe bakmayı seviyorsun anladığım kadarıyla” diye sordum, o da tebessüm etti.

“Güzel olan her şeye bakmayı severim doktor. Sen de güzelsin.” Dedi bakışlarını bana çevirerek. Kızaran yüzümle gözlerimi kaçırdım. Saniyeler sonra tekrar ona dönerek, “Madem öyle, neden bana bakmıyorsun?” diye sordum yalancı bir küskünlükle. O, gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam etti. Bir an da kendimi çıplak hissettim, nedensiz. Çünkü hayranlıkla bakmıyordu, sorguluyor gibiydi.

“Neden seni yolladılar?” diye sordu konudan alakasız bir şekilde.

“Ne?” diye şaşkınlıkla yanıt verdim.

“Neden bir erkek ya da yaşlı bir psikiyatrist yerine sen, diye hiç düşündün mü?”

“Ne demek istediğini anlamadım.” 

Alaylı gerçek olmayan bir gülümsemeyle ellerini masaya koydu ve yaklaştı. 

“Güya iyilik yapıyorlar ama aslında kendilerine. Seni göndererek idama mahkûm edilmiş insanlara ‘hiçbir zaman sahip olamayacağınız duygularla öleceksiniz.’ Demeye çalışıyorlar. Yeniden aşık olmak, bir kadına dokunmak, evlenip çocuk sahibi olamamak… daha sayayım mı?”

“İğrenç düşüncelerinizi kendinize saklayın” dedim geriye yaslanarak. Sesimdeki öfkeli tınıya hâkim olamadım. O ise alaycı bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam etti.

“Yanılıyorsunuz doktor, iğrenç düşünen ben değilim. Sizi buraya gönderenlerin düşünceleri bunlar. Yoksa ölüme yakın olanların tek hayali bir gün daha yaşamak olabilir sadece. Bir ağaç gölgesine uzanıp kuşları dinlemek, okyanusun ortasında ufku seyretmek… Ama onlar ölüme yakın olmadıkları için bilmiyorlar. Bilmedikleri için kendi kalıplarına sokuyorlar, hepsi bu.”

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Belki sadece gerçekten yardımcı olmaya çalıştıkları için beni yolladılar.”

“Tahminlerime göre, daha yeni mezun oldun. Senin gibi çok fazla tecrübesi olmayan bir doktora neden böyle zor bir iş verdiler? Okulun birincisi miydin? Ya da bu iş ile ilgili bir sınav yaptılar ve sen kazandın. Belki alanında ünlü bir psikiyatrist falansın. Tv kanallarına çıktın, baktılar ışık var, yetenekli, yemişim tecrübeyi diyerek seni yolladılar. Bunlardan biri mi, yoksa ansızın bir telefon geldi, bu iş teklif edildi. Sana bu işi sağlayan ne diploma ne de özgeçmişin. Sadece vesikalık fotoğrafın… Doktor.” Dedi geriye doğru yaslanarak. Söylediklerini dehşet içinde dinlerken, mantıklı yanlarıyla kafam karıştığı için gözlerimi kaçırmakta buldum çareyi. Tereddütlü ifademi görmemeliydi. Beni bu şekilde manipüle etmesine izin vermemeliydim. Aksi takdirde o haklı olurdu. 

“Gelme bir daha.” Başımı hızla kaldırıp yüzüne baktım, ama o, gözlerini güneşin batmakta olan ışıklarına çevirmişti çoktan. Birkaç saniye donup kaldım, sonra anladım ki, bakışlarında bir huzur vardı. Dudaklarımı aralayarak bir şeyler söylemek istedim ancak, söyleyeceğim her sözcük anlamsız geldi.

“Haftaya bir daha geleceğim. O zamana kadar çocukluk anılarınızı hatırlamanızı istiyorum, ama en güzel olanları. Haftaya bana anlatırsınız.” Dediğimde o şaşkın bakışlarını bana çevirmişti. Muhtemelen bu kapıdan koşarak çıkmamı bekliyordu ama bu anlattıkları gerçek bile olsa yardımıma ihtiyaçları vardı.

Ayaklanıp odadan çıkmak için kapıya yürüyordum ki… “Yazık ediyorsun kendine” dediğini duyarak duraksadım. Sesinin tonundaki acımayı hissettim. Ama aksini söyleyip ikna etmek istemediğim için susmayı tercih ettim. Odadan dışarı kendimi atarken tuttuğum nefesi dışarıya bıraktım. Uzun koridorda yürürken, bacaklarımda hissettiğim güçsüzlük gitmişti. Dış kapıda müdür bekliyordu, gözlerinde meraklı bir bakış vardı.

“Nasıl geçti doktor hanım?”

“Çok iyi, anlattığınız gibi endişelenmem gereken bir şey yokmuş. Ama…” Müdürün gözlerinde hafif bir gerilim vardı.

“Evet?”

Birkaç saniye tereddüt ettim, sonra devam ettim.

“Ali’ydi sanırım adı.” Kaşları hafifçe havaya kalktı. Anladığını belirten bir baş sallaması ve yüzündeki hüzünle sıkıntılı bir nefesi dışarıya verdi.

“Zor birine benziyor işimi zorlaştıracak gibi.” 

“Ali ana emanet doktor hanım.” Yalvaran bir sesle konuştu, hafifçe titreyiş vardı sesinde.

“Sizin için önemli biri sanırım.” 

“Hepsi benim için önemli. Ama Ali… Ali oğlumu gördün işte. Cayır cayır yansa bir yudum su istemez. Ölür de yine yardım istemez. Yardım et ona doktor hanım. Düştüğünde yardım eli uzatılmasını istemeyi öğret.” Derken gözlerindeki yalvarışa yutkunarak baktım.

“Anladım. Siz hiç merak etmeyin, elimden geleni yapacağım.” 

Müdür bana bakarak bir an sustu, sonra hafifçe gülümsedi.

“Allah razı olsun, iyi ki geldin.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Hanife Demir Merhaba! Ben Hanife , üç çocuklu bir anne, eş ve aynı zamanda geniş hayal dünyasını kaybetmeyi asla başaramamış bir polisiye yazarıyım. Çocukluğumdan beri hayal gücüm o kadar genişti ki, bazen gerçek dünyaya geri dönmekte zorlanıyordum. Neyse ki o dönemin izlerini hâlâ taşıyorum ve bu, polisiye yazarken fazlasıyla işime yarıyor. Tabii, geniş bir hayal dünyasına sahip olmak kadar, evde geniş bir sorumluluk alanına da sahibim: Üç çocuk! Çocuk yetiştirmek başlı başına bir dedektiflik işi zaten. Kayıp oyuncakların izini sürmek, kim odaya gizlice kurabiye götürdü gibi gizemleri çözmek derken kendimi doğal bir dedektif gibi hissetmeye başladım. Bu da beni polisiye yazmaya teşvik etti! Evde sürekli suç mahali var ama endişelenmeyin, en kötü suçluların ellerinde bir kutu boya ve masum gülümsemeleri oluyor. Eğitim hayatım boyunca hayal gücüm sınır tanımadı ve gerilim dolu hikayeler kafamın içinde bir yerde kendi hikâyesini yazdı. İlk başta gerçek dünyada suçları çözmek için dedektif olmayı düşünsem de, daha sonra kağıt üzerinde suç işlemeyi daha cazip buldum. Polisiye romanlarımda, karakterlerim sürekli karanlık sokaklarda, gizemli olayların peşinde koşarken ben de okuyucularıma hep en iyisini sunmaya çalışıyorum. Başarılarıma gelirsek, henüz Nobel almadım ama üç çocuğu aynı anda ilgilenip bir bölüm yazmak, bence takdir edilmesi gereken bir başarı. Her kitabımda biraz daha derinlere inerek okurlarıma, her sayfada “katil kim?” dedirtmeyi seviyorum. Boş zamanlarımda (ki gerçekten var mı, emin değilim), hayal gücümdeki sınırsız dünyalarda dolaşmayı ve yeni hikayeler yaratmayı sürdürüyorum. Polisiye yazarlık benim için sadece suçları çözmek değil, aynı zamanda okurlarımı beklenmedik sürprizlerle şaşırtmak demek. Başa dönecek olursak; İlk kitabım biraz sürpriz oldu. Sadece kafamın içinde dönüp duran olayları kağıda döktüğümde farkına vardım kalemimdeki cevheri. Sonunda amacımı ve beni ben yapan o hayali bulmuştum. İlk kitabım (Konuşan Gözler )2023 yılının Mart ayında Flora yayınlarında ücretsiz olarak basıldı. Konuşan Gözler hikâyesi olan bir roman. Yazılırken çok büyük bir yol kat etti diyebiliriz. O yüzden ben de yeri bambaşkadır. Zaten beni yazar yapan kitaptır, ötesi yok. İçindeki karakterleri de hâlâ yaşatıyorum. En son, Dark Polisiye’nin altıncı kitabında “Galata Canavarı” adlı bir öyküde yeniden yazıldı. Şimdi de Dark Kadın adlı kitapta “Sinderalla’nın kayıp ayakkabısı “ ismiyle anıldı. Her geçen gün yazdıklarım ile büyüyorum. Yazabilir miyim, merakıyla başladığım bir aşk romanı da ücretsiz onay alınca ve basılınca daha büyük beklentiler içine girdim. Şimdilerde Kâbus adlı romanımı yayınevine göndermiş onay bekliyorum. Poyabir gibi büyük bir suç örgütüne üye olduğumu da unutmamak lazım. Ama aramızda kalsın. Gelecekteki planım mı? Suç dünyası durmuyor, benim de yazacak daha çok cinayetim ve çözecek daha çok gizemim var. Eşim ve çocuklarım bu maceraya biraz şaşkın, biraz da sabırla eşlik ederken, ben kapalı bir perdenin arkasında, başka suçlarımı hikayeleştirip yazmaya devam edeceğim. Ve kim bilir, belki bir gün dünya literatürüne adımı kazıyacağım... Hayaller büyük ama imkansız değil!