ZEHRİN PENÇESİ- 2. BÖLÜM

Zehir gibi aşkın pençesine düşenler asla kurtulamaz... Ona dokunmak yasaktı. Nefes alışı bile ölümcüldü. Ama bir gece, karanlıkta bana uzanan o ellere direnemedim. Bilmeliydim: Bu aşk değil, bir tuzaktı. 'Beni sevme,' dedi. 'Çünkü ben zehirim.'

Ağustos 10, 2025 - 14:19
Ağustos 11, 2025 - 11:12
 0  284
ZEHRİN PENÇESİ- 2. BÖLÜM

2 : SUÇLULUK DEPREMİ VE VİCDAN AZABININ SANCISI

Onu bırakmak, bir uçurumun etrafında dolanmak, her bir adımda dikenli tellerin üstüne tırmanmaktı. Arabama giden uzun patikada attığım her bir adımda, beni daha derine çeken bir şeyler vardı. O hiç arkamda kalmıyor, sanki her bir adımda peşimden geliyordu. Elleri, teni, gözleri ve tüm varlığıyla, beni bir an bile ıskalamadan delik deşik ediyordu. Kafamda cümleleri yankılanıyordu.

Beni sevdiğini söylediği onca an. Bana ait olduğunu söylediği, yaşamın benle bir anlamı olduğunu itiraf ettiği onca zaman.

Yaşam benim için artık karmakarışıktı.

Anahtarı cebimden çıkarıp tuşa bastığımda kapılar açıldı. Arabamın ön kısmının etrafından dolanarak sürücü koltuğune yerleştiğimde, camın ardından görünen düzlük çorak araziye bakarak derin bir nefes aldım. Başımı direksiyona koydum. Ve ağlamak istedim. Sonsuza kadar ağlamak, hiç durmaksızın kendime yanmak istedim.

Kendime acıyordum çünkü ben onun yaptığı her şeyi, her seferinde affedecek kadar çok seviyordum onu. O ise binbir emekle yaptığım her şeyi tek vuruşta yıkacak kadar değersiz görüyordu beni. Aramızdaki bu farkın temsiliydi adeta şimdi uçurum.

Başımı kaldırdım, anahtarı kontağa taktım, arabayı çalıştırdım. Şimdi ağlamak sırası değildi. Tekerlekler gıcırdayarak ve hırlayarak hareket ettiğinde biraz geriledim ve direksiyonu çevirerek şerit boyunca sürmeye başladım.

Ne yapacağımı bilmiyordum, kafam karmakarışıktı. Sadece hüngür hüngür ağlamak istiyordum.

Yaklaşık on beş dakikalık yolun sonunda şehir merkezine varmıştım. Burası biraz daha iç aydınlatıcıydı. En azından parlak ışıklar ve reklam panoları yanıyor, sirenler ötüyor, kornalara basılıyordu. İnsana tamamen yalnız olduğunu unutturan tüm bu seslerin arasında, işime tekrar odaklanmam gerektiği yüzüme çarpıldı. Küçük çaplı bir film sitesinde çevirmenlik yapıyor ve karşılığında cüzi bir ücret alıyordum. İşlerimi aksatmamaya ne kadar çabalasam da her şey ısrarla son güne kalıyordu. Ve Poyraz'la geçirdiğim her anın sonunda yaşadığım o büyük kırıklık beni mahvediyordu.

Ev arkadaşım Asya ile kaldığımız eve geldiğimde, kirayı beraber bölüşüyorduk, anahtarımı bulup çıkarttım. Ellerim hâlâ Poyraz'ın karşısındaymışım gibi titriyordu. Zorlukla anahtarı kapı deliğine soktum. Ayakkabılarımı çıkarttım ve içeri geçtim.

Salondan çizgi film sesi geliyordu. Asya'nın orada olduğunu anladığımda, istemsizce adımlarımı kaçırdım.

"Sen mi geldin?" diye seslendi, çekirdek çitleme sesi gelirken.

"Hmmm!" dedim sesimin yettiği kadar.

"Sinem!" diye bağırdı.

"Benim!" dedim bir kez daha, beni rahat bıraksın diye. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Asya insanı iyi teselli ederdi. Oysa benim şu anda yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Sadece kafamdaki sesleri dinlemek istiyordum. O seslerin bir gürültüden fazlası olmadığını bilsem de.

Boş olan kendi odamın kapısını kapadığımda, Asya'nın adımlarının salondan buraya doğru yöneldiğini hissettim. Kapıya vuruldu, ses beynimin içinde yankılandı. "Sinem," dedi Asya, bu sefer daha yumuşak bir sesle. Bir derdim olduğunu anlamıştı. Ne zaman bir derdim olsa o çaresiz, küçük çocuğa dönüyordum. Bu dünyada her şeyin küçücük kalbim üstünde ne kadar ağır bir yük olduğunu tarif dahi edemiyordum.

Sesim adeta kapana kısılmıştı. "Beni biraz yalnız bırakır mısın canım?" dedim, gözlerim akmaya başlarken. Şimdi güvendeydim. "Söz, sana sonra her şeyi anlatacağım... Ama şimdi yalnız bırak beni."

Gözyaşlarım, çenemdeki titremeyle birleşiyor, adeta doğru dürüst laf etmeme izin vermiyordu.

"Peki," dedi, kapıdaki ağırlığının sekteye uğradığını hissettim. Adımları uzaklaştı.

O zaman dört koca duvar üstüme gelmeye başladı.

Hem yalnız kalmak istiyor hem de birinin omzunda ağlamak istiyordum.

O omuz en yakın dostum Asya'nın omzu değildi. Poyraz'ın omzuydu.

Beni yıkan Poyraz'ın. Beni darmadağın eden Poyraz'ın. Beni mahveden Poyraz'ın. Empatiden yoksun, sadece kendini düşünen, her zaman beni suçlayan, her daim üste çıkmaya çalışan ve defalarca kez bana yalan söyleyen Poyraz'ın.

Dişlerim birbirine çarpıyordu acıdan ve titremeden. O bende var olan son gururu, son onuru almıştı. Geriye sadece yağmurlarla dolu güzler bırakmıştı.

Üzerindeki yorganla epey rahat görünen battaniyeye baktım ve güz sezonu mantomu tekli koltuğun üstüne fırlattım. Sonra da öylece kot pantolon ve beyaz kısa kazağımla kendimi yatağa bıraktım. Orası güvenli limanımdı. Orada her bir saniye kendimi savunmak, kendimi kanıtlamak zorunda değildim.

Telefonuma ağrıdan titreyen parmaklarımla uzandım ve galeriye girdim.

Boy boy sıralanmış fotoğraflarımızın arasında, hiçbirinde gerçekten sevgiyle dolu kameraya bakmadığını hissettim. Sanki tüm anlarda Poyraz, huysuz bir kameraman tarafından, zorla fotoğraf karesine hapsedilmişti.

Yüzümde buruk bir tebessüm, yanaklarımda tuzlu gözyaşlarımın sürtünmesi eşliğinde gözlerim kapandı ve başım acıyla yastığa düştü.

Yarına tamamlamam gereken bir yarım saatlik çeviri vardı.

Ama uyku o kadar tatlı, şefkatli ve yatıştırıcıydı ki her şeyi göz ardı etmek istedim.

Gözlerim daha fazla yorgunluğuma direnemiyor, "Yeter" diye bağırıyordu kalbim.

Karanlıkla aydınlık arasındaki o düş silsilesinden gözlerimi açtığımda, hava kararmıştı. Ayağa kalkarak cam kenarına gittim. Sonbaharın turuncu sarı yaprakları, akşam rüzgârıyla savruluyordu. Kalbime çöken güz bu yapraklarda yeniden canlanıverdi. O zaman telefonumu anımsadım.

Artık ondan bir mesaj gelmeyecekti.

Artık ona sevgi dolu bir mesaj atmayacaktım.

Hayır, sanki gerçekten bir mesaj atsa, benden özür dilese onu affeder miydim?

Asla! Edemezdim.

Sözlerime inanamadım.

İnsan bir adam için, kendine olan tüm güvenini nasıl böylesine kaybederdi? Onu yine her şeye rağmen affedip, göğsüne yaslanmaz mıydım? Yine bir gün ansızın bir yüzük kutusu çıkarıp dizleri üstüne çöktüğünde, onunla yaşanan hayali mutlu bir hayatın, bir çocuğun hayalini kurmayacak mıydım? İnsan kalbine laf geçiremezdi ki...

Gözlerim yeniden istemsizce dolmaya başlamıştı. Göz altlarım yanıyordu. Ev sessizleşmişti.

Asya'nın uyuduğuna kanaat getirdim.

Işığı açmak istemedim çünkü o zaman muhtemelen uyanır, ne olduğunu anlatmamı isterdi. Ama beni uykuda sanırsa zorlamaz, her şey olanları daha iyi sindirmeme çok faydası olacak sabaha kalırdı. Saati tamı tamına kontrol etmek için yatağa giderek, yastığın altında kalan telefonumu aldım. Ekranı açarken derin bir nefes aldım. Karnım kasılıyor, kalbim yerinde durmadan sallanıyordu. Her bir kasım titremeye başladı. Ekran parladı, aklım saatte değildi; bakışlarım yalnızca, diyaframıma kramp sokan o karaltıya kaymıştı.

Bir bildirim.

"Seni özledim. Bazen çocukluk ediyorum işte..."

Mesajın devamı alt kısımda kalmıştı. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve yutkunarak bir derin nefes daha çektim içime.

Okuduğum şeyleri kaldırabilecek miydim?

Neden her şey bittiyse numarasını bile telefonumdan engelleyemiyordum?

Ekrana tıkladım ve mesajın kalan kısmının görünmesine izin verdim.

"Hem sen beni her zaman anlayışla karşılarsın. Biliyorum. O an çok sinirliydim. Kim olsa o sinirle aynı şeyleri söylerdi."

Parmaklarım o kadar terlemişti ki ekran kayganlaştı. Telefonu kapatırken göğsüm zorlukla inip kalkıyordu. Adeta beynimden kurşun yemiştim. İnsan ne kadar acı görürse görsün ona bağışıklık geliştiremiyordu işte... Daha güçlü olsaydım keşke. Keşke ona yenilmeseydim. Şimdiden karşısında kendimi sorgulamaya başlamıştım bile.

Acaba fazla mı üstüne geliyordum?

Poyraz yetiştirme yurdunda büyümüştü. Hayatta benden daha çok acı görmüştü kuşkusuz...

Ama ben de hiçbir zaman iyi aileye sahip olmadım ki...

Ama ben de ömür boyu anne babamdan kaçtım ki...

Ben de onlardan beş kuruş isteyemedim ki...

Onu suçluyor muyum? Kendime çeki düzen vermesi gereken ben miyim?

Kafam o kadar bulanmıştı ki bilgisayarı açıp kalan çeviri işini tamamlamaya karar verdim. Başka hiçbir şekilde bu düşünceler dağılmayacaktı. Çaprazımda kalan çalışma masama doğru şöyle bir baktım. O sert sandalyeye sırtımı yaslama hayali bile korkunçtu. Yine de yatağa geçersem gözlerim kapanır, tekrar uyurdum. Bu yüzden masa başında kalmam gerekiyordu. Ekran... Bir kere daha parladı.

Adeta kalbimin ortasına bir yıldırım düştü.

"İyi geceler bal perisi."

'BÖLÜM SONU'

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Seyma_Ozkul Karanlık romantizm okumak istiyorsan hoş geldin!