KİRALIK GELİNLİK

Bazı gelinlikler giyilmeden bile yük taşır, duvarlara sinen sessizliği, söylenemeyenleri örter.

Haziran 11, 2025 - 17:41
 3
KİRALIK GELİNLİK

KİRALIK GELİNLİK

 

Gelinliklerin bir hafızası vardır. Duvardan duvara asılı duran beyaz kumaşlar, yıllar boyunca sayısız kadının heyecanına tanıklık etmiş, kimi zaman bir gülümsemenin içinde parlamış, kimi zaman sessizce akan bir gözyaşının kenarına takılmıştır.

Atölyenin aynaları, yalnızca bedenleri değil; hayalleri, korkuları, beklentileri ve bazen de pişmanlıkları yansıtır. Her yıl onlarca kadın girer o küçük prova odalarına kimisi âşık, kimisi kararsız, kimisi sadece doğru olanı yaptığına inandırılmış. Bazı gelinlikler sevgiyle sarılırken bir bedene, bazıları kaderle zorlanır üzerine. Ama her biri, bir kadının hayatındaki en “özel” günün kıyafeti olmaya adaydır. Ve her biri, bir gün ya naftalin kokulu bir hurçta unutulur… Ya da hiç yaşanmamış bir mutluluğun dekoru olarak bir kenara atılır.

Atölye ise hâlâ aynı yerindedir. Sokağın ucunda, iki eski binanın arasında, sade bir tabelası olan küçük bir dükkan. Cam vitrininin arkasında üç cansız manken durur: biri kabarık etekli bir hayali taşır, biri zarif bir dantelin içindedir, diğeri sade ama asildir. Tabelada sadece şunlar yazar:

“Elanur Atölyesi – Gelinlik Kiralama ve Özel Dikim”

İçeri girince ağır bir sessizlik karşılar insanı. Ama o sessizlik aslında doludur. Her dikiş makinesinin yanında zamanın izleri, her askının ucunda onlarca kadının sesi vardır. Tavan yüksek, duvarlar soluk kremdir. Ama beyazlar ışıldar burada. Işığın en çok vurduğu köşede, pencerenin tam karşısında Ela oturur.

Ela, öylece oradadır. Kırklarına yaklaşmış, sade giyimli, yüzünde ne tam bir neşe ne tam bir hüzün olan bir kadın. Ama elleri çalışkandır; sanki dikiş iğnesiyle sadece kumaşları değil, geçmişin sessizliğini de dikmektedir. Yüzünde sürekli hafif bir yorgunluk, gözlerinde derin bir suskunluk taşır. Konuştuğunda yavaş, düşünerek, ölçerek konuşur. Ama asıl dili, kumaşla olur. Kimin hangi modeli hayal ettiğini, ne giymek istediğini kelimelere ihtiyaç duymadan anlayabilir.

O sabah da öyle başlamıştı gün. Işık pencereye vuruyor, mankenlerin üstündeki dantelleri parlatıyor, atölyenin içi her zamanki gibi sakindi. Ela, dikiş makinesinin başında bir yakanın incilerini tamamlıyordu. Radyo açık değildi. Sessizliği seviyordu. Gelinliklerin fısıltısını ancak sessizlikte duyabiliyordu çünkü. Kapıdaki küçük çıngırağın sesi duyulduğunda başını kaldırdı. İçeri giren genç kadın, sabahı neşeyle yırtarcasına bir gülümsemeyle süzüldü:

“Merhaba! Ben Melis. Bugün randevum vardı.”

Ela ayağa kalktı, alışkın bir tebessümle karşıladı onu. Sakin ve kibar bir sesle:

“Hoş geldiniz, Melis Hanım. Ben Ela.”

Melis’in gözleri parlıyordu. Ela kahve hazırlarken o isteklerini sıralıyordu. Elinde telefon, heyecanla modele benzer birkaç görsel gösterdi.

“Aslında gelinliği kiralarız diye düşünüyordum ama nişanlım bütün detayların hayal ettiğim gibi olması için çabalıyor. Şöyle bir model hayal ettim ama daha sade... belki biraz daha şık ama modern. Anlatabildim mi?”

Ela göz gezdirdi, sonra başını kaldırıp gülümsedi.

“Anlattınız,” dedi. “Hayal ettiğinizi tam olarak anladım endişelenmeyin. Onu gerçeğe çevirmek benim işim.”

Melis’in gözlerinde samimi bir şaşkınlık belirdi.

“Çok emin söylediniz. Anlatıldığı gibi siz işinizde çok iyi birisiniz sanırım.”

Ela gülümseyerek omuz silkti. “Sadece işimi seviyorum.”

Melis, kabine girip birkaç model denedi. Ela, aynadaki yansımaları izlerken bir anlığına kendi gençliğini düşündü. Bembeyaz bir elbisenin içinde nasıl görüneceğini düşlediği yılları… Sonra o düşünceyi usulca buruşturup iç cebine koydu. Çünkü geçmişi konuşmayanlar, onu içlerinde taşımak zorundadır.

Melis dışarı çıktığında heyecanla kendi etrafında döndü. Ela hafifçe başını salladı. “Sizin için doğru modelin yolunu bulduk sanırım.”

Melis gülümsedi.

“Ben sana kahve ısmarlayayım. Şu karşı köşedeki kafe. Yarın prova sonrası gidelim, olur mu? Hem elbiseyi konuşuruz, hem başka şeyleri.”

Ela birkaç saniye düşündü. Sonra başını usulca salladı.

“Olur.”

Melis çıkarken, kapının çıngırağı bir kez daha çaldı. Ama bu kez içeride kalan sessizlik, biraz daha derinleşmişti.

Bir gün sonra provaları daha neşeli geçmişti. Melis düğün heyecanıyla yerinde duramıyordu. Daha ikinci görüşmelerinde çok samimi olmuşlardı. Provadan sonra kahve içmeye geçtiler. Kafenin camları buğuluydu o gün. İçeride tarçınlı kahve kokusu ve kavrulmuş bademli kurabiyelerin sıcaklığı vardı. Dışarıda Aralık ayının tenine işleyen serinliği, içerideki sıcaklık eritiyordu. Ela, cam kenarındaki masaya oturduğunda gözlerini dışarıya değil, fincanın içine çevirdi.

Melis hâlâ kasadaydı, içeceğini seçiyor, arada bir neşeyle baristaya bir şeyler soruyordu. Kahve yavaş yavaş masaya geldi. İki fincan. Biri sade, diğeri kremalı. Ela sade olanı seçti, Melis neşeyle “Tatlıyı ben taşıyayım,” deyip yanına oturdu.

“Biliyor musun Ela, seninle konuşmak çok keyifli.” dedi Melis, kaşığını bardağın kenarına vurarak.

“Bazı insanlar daha ilk günden içini açar. Ben mesela öyleyim. Ama sen... içini açmıyorsun ama karşındakini rahatlatıyorsun. Bu bambaşka bir şey.”

Ela başını hafifçe eğdi. Gülümsedi. Teşekkür etmek ister gibi, ama sözcükleri fazla görür gibi. Melis cebinden telefonunu çıkardı. Bir süre ekranı karıştırdı, sonra Ela’ya dönüp,

“Bu arada ben sana nişanlımı hiç göstermedim değil mi?” dedi.

Parmağı ekranda birkaç kaydırma yaptı.

“Bak, işte bu Kerem.”

Ela, ismi duyduğu anda göz kapakları titredi. Sanki biri kalbinin orta yerine usulca dokunmuştu. Telefon ekranı Ela’ya uzatıldığında, dünya birkaç saniyeliğine sustu. Kafedeki kahkahalar, çatal bıçak sesleri, sokaktan geçen arabaların uğultusu…

Hepsi bir anda geri çekildi. Ekrandaki adam tanıdıktı. Çok tanıdık. Yıllar öncesinden bir hikâyenin içinden fırlayıp gelmişti sanki. Ela’nın, adını artık içinden bile söylememeye alıştığı adamdı.

Kerem.

O gençliğinin kalbine ilk düğümü atan, sonra onun çözülmeyişine sessiz kalan adam. Aralarında ne bir kavga, ne bir veda olmuştu. Sadece gitmişti. Ya da Ela gitmişti.

Gidilmişti.

Ela’nın gözleri bir an fotoğrafta takılı kaldı. Kerem, gülümsüyordu. Yanında Melis vardı, mutluydular. Gerçekti. Sahiden de hayat devam etmişti. Ela fotoğrafa değil, geçmişine baktı. Ama belli etmedi. Gözlerini geri çekip sessizce, “Çok yakışmışsınız,” dedi.

Melis gülümsedi. “Kerem biraz mesafelidir. Ama onu tanıdıkça... Bazen öyle bir bakıyor ki... Sanki benden önce büyük bir şey yaşamış gibi. Çok sevmiş, ama çok üzülmüş biri gibi. Beni seviyor, hissediyorum ama o geçmişte neyse, bilmiyorum... Bazen orada yaşıyor gibi.”

Ela bir şey demedi. Demedi çünkü her kelime, kalbinin duvarından düşecek bir taş demekti. Melis telefonunu çantasına geri koydu. Son yudumunu içti.

“O da geliyor birazdan,” dedi. “Beni almaya uğrayacak. Tanışırsınız belki.”

Ela hemen toparlandı. Fincanını ileri itti, montunu aldı.

          “Ben kalkayım. Bugün atölyeye uğramam lazım,” dedi.

Sesi sakindi ama omzundaki yük, yüzündeki gölgeden okunuyordu. Melis şaşırdı.

“Ama daha erken?”

Ela gülümsedi.

 “Seninle kahve içmek güzeldi. Yarın provada görüşürüz.”

Melis yerinden kalkıp ona sarıldı.

“Senin gibi biriyle karşılaştığım için çok şanslıyım.”

Ela bir şey demedi. Sadece kapıya yöneldi. Adımlarını hızlandırmadı. Ama içinden koşuyordu. Kafenin kapısını açtığında, hafif bir esinti yüzüne çarptı. Bir sokak lambasının önünden geçerken durdu. Camdan yansıyan kendi siluetine baktı. Ve kendine ilk kez şunu fısıldadı:

“Eğer karşıma çıkarsa... Vazgeçer.”

“Ve ben, Melis’in gözündeki o ışığı söndüremem.”

Melis’in sözleri çınlıyordu kulaklarında “Sanki benden önce büyük bir şey yaşamış gibi. Çok sevmiş, ama çok üzülmüş biri gibi.” Kerem de unutmamıştı onu. Yaşadıkları kolay unutulacak cinsten değildi. Birbirlerini deli gibi seviyorlardı. Ama bitmişti işte. Kerem yıllar sonra yeni bir aşka yelken açmıştı. Melis bunun için en doğru kişi olabilirdi. Ela yürüdü. Ama her adım, bir geçmişin yeniden başlamasını engelleyen yeni bir vedaydı. Zaman bazı şeyleri onarmaz. Sadece üstünü örterdi.

Ela, günler geçtikçe daha az konuştu, daha çok çalıştı. Dikiş makinesinin sesi, kalbinin sızısını bastırmak için birebirdi. İğne her kumaşa battığında, içinde bir şey daha az hissedilir oluyordu. Melis ne zaman atölyeye gelse gülümsüyordu. Ela da gülümsüyordu. Ama biri kalpten, diğeri görevden... Melis her gelişinde heyecanla bir şey anlatıyordu:

Mekan, fotoğrafçı, müzik listesi, çiçek seçimi, davetliler...

Ve bazen durup hayranlıkla şunu söylüyordu:

“Kerem beni her zaman sakinleştiriyor. Bazen bana geçmişinden hiç bahsetmemesi tuhaf geliyor ama... Belki de bazı şeyler geçmişte kalmalı, değil mi?”

Ela yalnızca başını sallıyordu. O baş hareketinde koskoca bir hikâye gömülüydü. Ama Melis bunu bilmiyordu. Bilmeyecekti de. Ela, Kerem’in adını duydukça yüzünü pencereye çeviriyordu. Kumaşlara daha çok eğiliyordu. Provalarda Melis’in arkasından iğne tutan elleri, sanki kendi yarasına pansuman yapıyordu. Gelinlik son haline yaklaşıyordu artık. Tarlatanı tamamlanmış, duvağı dikilmişti. Ve Ela her detayı kendi elleriyle, adeta bir özür gibi, bir vedayı dikiyormuş gibi özenle yapıyordu. Atölyenin arka köşesinde boş bir sandalye vardı. Ela o sandalyeye her gün birkaç dakika oturuyor, gelinliğe bakıyordu. Beyaz kumaşın içinde Melis değil, yıllar önce hayalini kurduğu kendisi duruyordu sanki. Hayalini kurduğu tören değil, yarım kalan bir duygunun defin töreniydi bu. Gece olunca, atölyede tek başına kalıyor, ışıkları açık bırakıp aynalara uzun uzun bakıyordu.

Aynalar...

Zamanı göstermeyen, sadece içindekini çoğaltan şeyler. Bir gece, duvarda asılı olan gelinliği izlerken mırıldandı:

“Bir kıyafetin bu kadar güzel oluşu, bazen sadece acıtır.”

 

Son prova günü Melis geldiğinde, Ela duvağı dikkatle yerleştirdi. Bir adım geri çekildi. Melis aynadaki haline bakarken gözleri doldu. “Bu ben miyim?” dedi.

Ela sessizce başını salladı.

“Bu senin o günkü halin.”

Melis aynaya baktı, sonra dönüp Ela’ya sarıldı.

“Sen olmasaydın böyle olmazdı. Hayatımın en özel gününde senin dokunuşun var.”

Ela cevap vermedi. O sarılmanın içinde kaskatı kaldı. Ama Melis hissetmedi. Çünkü Ela, hissettirmemek konusunda ustaydı.

---

Düğün günü sabahı, Ela atölyeye erkenden geldi. Kimse yoktu. Işık griydi. Her şey sessizdi. Masasına oturdu. Çekmecesinden küçük bir defter çıkardı. Kapağı eskimiş, köşeleri kıvrılmış. İçine yıllardır hiçbir şey yazmamıştı. Şimdi tek bir cümle yazdı:

 “Bir zamanlar onunla evlenecektim. Şimdi onun için başka bir kadını giydirdim.”

Daha birçok şey yazdı. Bazı sayfalarda saçmaladı ama durmadı döktü içini. Vakit geldiğinde defteri kapattı. Gelinliği teslim etti. Her düğüne davet edilir ama hiçbirine gitmezdi. Zaten hepsine tanıktı.

Atölyeden çıkarken ışığı kapattı. Kapının çıngırağı çaldı. Ama bu kez içeride kalan sessizlik, yalnızca kumaşlara ait değildi.

İstanbul sonbaharı, akşamüzeri saatlerinde sarıya çalan bir hüznü taşırdı gökyüzüne. Ela, işten erken çıkmıştı o gün. Gelinliklerden uzak, kumaşların sessizliğinden ayrı bir adım atmak istemişti kendine. Ruhunu biraz havalandırmak, sokakların arasında kaybolmak... Bazen insan en çok kendine rastlamaktan korkar kalabalıkta. Kadıköy Çarşı’sının kalabalık sokaklarından birindeydi. Güneş, binaların arasına sıkışmış son ışıklarını uzatıyordu kaldırımlara. Ela başı hafif önde yürüyordu. Ne aceleyle ne yavaşça. Düşünmeden, ama derin bir dalgınlıkla. Bir köşeyi döndü. İşte tam o an oldu. Bir ses.

“Ela?”

Ses, zamanın içinden çıkmış gibi tanıdıktı. Başını kaldırdığında, karşısında Melis ve Kerem duruyordu. Melis şaşkın, gülümseyen gözlerle yaklaştı hemen.

“Tesadüfe bak! Seni görmek ne güzel!”

Ela’nın içi boşaldı bir anlığına. Ama yüzü durgundu. Yalnızca dudaklarında, “Ne hoş bir rastlantı” gibi bir kıpırtı vardı. Melis, Ela’nın kolunu tuttu. “Biz yürüyorduk. Bir şeyler yiyeceğiz. Sen nasılsın, görüşemedik düğünden sonra.”

Ela başını salladı. “İyiyim... Yoğundum.”

Ve o an, Kerem öne çıktı. Gülerek. Ama o gülümseme Ela’nın kalbinde bildiği gibi değildi. Bir parça ironi, biraz da umursamazlık vardı dudaklarının kenarında.

“Hâlâ gelinlik işi, değil mi Ela?” dedi.

Melis, şaşkın bir kahkaha attı. “Aa siz tanışıyor muydunuz? Benim gelinliğimin yaratıcısı.”

 

Kerem gözlerini Ela’dan ayırmadan cevapladı:

“Tanışıyoruz tabii. Eskiden... Epey yakındık. Değil mi Ela?”

Ela’nın içinde yıllarca bastırdığı ne varsa, o saniyede yerinden kıpırdadı. Ama dışı taş gibi kaldı. Gözlerini kaçırmadı. Yutkundu sadece. Melis Kerem’e döndü. “Sen bana hiç bahsetmemiştin?”

Kerem omuz silkti. “Bahsetmeye gerek duymadım. Geçmiş geçmişte kaldı. Unutulan günler. ”

O cümle, Ela’nın yüreğine çakılmıştı çoktan. Ama en çok batan, Kerem’in gözlerinde hiçbir kırıntı olmamasıydı.

Ne özlem.

Ne pişmanlık.

Ne soru.

Hiçbir şey.

Bir anlık bir sessizlik oldu.

Kaldırımda üç insan.

İkisi hayatın merkezinde, biri kıyısında kalmış gibi.

Ela gülümsedi.

Ama o, yara üzerine çekilmiş bir perde gibiydi.

Dikişsiz.

Sessiz.

 

“Ben geç kalıyorum,” dedi. “Görüşmek üzere.”

Melis, “Mutlaka uğrayacağım atölyeye,” diye seslendi arkasından. Ama Kerem bir şey demedi. Ela yürüdü. Bu kez hızlıydı. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Ama ağlamıyordu. Çünkü bazı gözyaşları, gözden değil; gururdan vazgeçemeyişten akardı.

Kaldırım taşları altında ezilen yalnızlığını, sadece adımları duyardı.

---

 Ve Ela anladı.

Bazı adamlar, hatırlanmayı hak etmezmiş.

Ve bazı aşkların dönüşü yoktur.

Çünkü dönecekleri yerde, gerçek bir sevgi değil, yalnızca bir geçmiş yanılsaması kalmıştır.

Mart, 2025 İstanbul

Hüseyin BEKEN

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

HuseyinBeken Yazmazsam eksik kalıyor dünya. Cümlelerim sessiz çığlıklar gibi düşer kâğıda. Her hikâyede biraz ben, biraz sen varsın.