KAFES

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Göğüs kafesimin üzerine yerleşmiş ikinci dünyada ise zaman çoktan durmuştu.

2 Eylül 2026 - 08:58
2 Eylül 2026 - 08:58 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 1  22
KAFES

                      KAFES

        Camın Ardındaki Şehir

​Kafatasımın içi, taşındığımız günden beri kalabalık bir liman kasabasını andırıyordu. Dışarıdan bakanlar, boynumun dik duruşuna, üzerimdeki koyu renk kumaşın ciddiyetine ve göz kapaklarımın ardındaki o sükûnete bakıp huzurlu bir insan gördüklerini sanırlardı. Oysa o sakinliğin altında, asırlık dalgaların dövdüğü iskeleler ve tuzlu suyla şişmiş tahtalar vardı.

​Başımın hemen üzerinde, saçlarımın yerini alan o büyük demir kafes gece gündüz uğuldardı. İçinde minik, taş binalardan oluşan gotik bir mahalle ve o sokaklarda hedefsizce yüzen turuncu balıklar yaşardı. Ne nefes alabiliyorlardı ne de ölebiliyorlardı, zaman o kafesin içinde donmuştu. Her derin nefes alışımda teller kemiklerime batar, pas kokusu genzimi yakardı.

​Göğüs kafesimin üzerine yerleşmiş ikinci dünyada ise zaman çoktan durmuştu. Paslı borularla başımdaki kafese bağlanmış o eski yelkenli, hiç rüzgâr almayan camdan bir denizin ortasında asılı kalmıştı. Yanı başımdan usulca süzülüp geçen dışarıdaki o tek serbest balık, camın ardındaki sonsuzluğa gururla bakarken, benim akvaryumdaki yoldaşım sadece kendi camdaki siluetine dokunabilirdi.

​Yüzümdeki o ince çatlaklar, o geminin taşıyamadığı yükün ve içimde biriken kelimelerin dış dünyaya sızma çabasıydı. Her sabah aynaya baktığımda, o çizgilerin biraz daha derinleştiğini, zihnimin ağırlığından parça parça döküldüğünü görürdüm.

​Şehrin gürültüsü, kafesin içindeki dalgaların sesini bastırmaya yetmezdi. İnsanlar sokaklarda koşuştururken, ben ellerimle göğsümün üzerindeki o cam mahfazayı sıkıca kavrar, saatlerce kımıldamadan dururdum. Parmaklarım camın soğukluğuna öyle bir adapte olmuştu ki, tenimle mika arasındaki sınırın çoktan kalktığını hissediyordum. 

​Onu korumaya mı çalışıyordum, yoksa içindekilerin yere dökülüp paramparça olmasından mı korkuyordum? Cevabını kendime bile itiraf edemedim.

​O gün, atölyenin penceresinden sızan solgun ikindi güneşinde, dışarıdaki balıklardan biri durdu ve uzun uzun gözlerimin içine baktı. Göz kapaklarım kapalıydı ama onu hissedebiliyordum. O serbest balık, akvaryumun içindeki tutsak yoldaşına sanki dışarıdaki okyanusun ne kadar geniş, rüzgârın ne kadar acımasız ama bir o kadar da canlandırıcı olduğunu anlatmak istiyordu.

​İçimdeki yelkenli ilk kez o an, yerinden kıpırdar gibi oldu. Paslı çarklar gıcırdadı, borulardan geçen suyun sesi kulaklarımda uğuldadı. Göğsümdeki kafesin telleri gerildi.

​Hayatım boyunca hep limanda bekleyen o gemi oldum. Rüzgârı bekledim, doğru dalgayı bekledim, kafesin kapısının kendiliğinden açılacağı o mucizevi anı bekledim. Oysa bilmediğim ya da bilmek istemediğim şey, kapının kilidinin içeriden ya da dışarıdan açılmadığıydı, anahtar çoktan kaybolmuştu.

​Yüzümdeki çatlaklardan birine parmak ucumla dokundum. Derinleşen çizgilerden biri çeneme doğru uzanıyordu. Eğer o çatlak tamamen açılırsa, içerideki onca su, o minik kasaba ve serbest kalmayı bekleyen balıklar dışarı dökülecekti. Belki de korktuğum şey yok olmak değil, serbest kalmaktı.

​Çünkü insan, içinde yaşadığı kafese o kadar çok alışır ki, bir süre sonra parmaklıkları göğüs kafesinin gerçek kemikleri sanmaya başlar.

​Ellerim camı biraz daha sıkı kavradı. Dışarıdaki balık gözden kayboldu, yelkenli olduğu yerde sessizce sallanıyordu. Ve ben, kendi zihnimin okyanusunda, ne batabilen ne de karaya varabilen o sonsuz yolculuğumda başım öne eğik, bir sonraki dalganın camı dövmesini beklemeye devam ettim.

​Camın soğukluğu parmak uçlarımdan bileklerime, oradan da omuzlarıma doğru yayıldı. Kafesin içinde asılı duran o küçük kasabanın sokaklarında rüzgârın sesi değişmişti, artık sadece uğuldamıyor, tahta pencereleri zorlayan hırçın bir melodiye dönüşüyordu.

​Gözlerim kapalıydı ama zihnimin perdesinde her şey netleşmeye başlıyordu. O paslı borulardan yalnızca su değil, yılların birikimi, söylenmemiş sözler ve yutkunulmuş acılar akıyordu. Göğsümdeki yelkenli, yıllar sonra ilk kez geriye değil, ileriye doğru hafifçe eğildi. Yelkenlerini şişirecek o rüzgârın dışarıdan değil, kendi içimdeki derin bir nefesten doğabileceğini o an fark ettim.

​Yüzümdeki çatlaklar artık birer yara izi gibi değil, sanki kabuk bağlamış birer harita gibi görünüyordu. Her bir çizgi, ruhumun katmanlarını birbirine bağlayan gizli geçitlerdi. Sesim içimdeki o dar odalarda yankılanırken: "Eğer bırakırsam, geriye ne kalır?" diye düşündüm. 

​Cevap, akvaryumun dışındaki o turuncu balığın akıntıyla birlikte özgürce süzülüşünde saklıydı. İnsan, kaybetmekten korktuğu şeylerin aslında onu tutsak eden ağırlıklar olduğunu ancak onları serbest bırakmaya yeltendiğinde anlıyordu.

​Ellerim yavaşça gevşedi. Camın üzerindeki parmaklarım birer birer çözüldü. O an, ne o kafes yıkıldı ne de o minik kasaba sular altında kaldı, ilk defa, içimdeki o limandan ayrılmayan gemi, rüzgârını bulmuş gibi sessizce ve gururla denize doğru süzüldü.

​Camın pürüzsüz yüzeyinden ellerimi çektiğim an, üzerimdeki o ağır yükün bir kısmının havaya karıştığını hissettim. Başımın üzerindeki kafes hâlâ oradaydı, minik evler, paslı sokaklar ve zamanın durduğu o gotik mahalle yerli yerindeydi. Ancak artık o kafes beni taşıyan bir zindan değil, geçmişimin sergilendiği sessiz bir müzeydi.

​Yelkenli, boruların bağından tamamen kopmasa da serbest bırakılmış bir kuş gibi hafifçe sallanıyordu. Yüzümdeki çatlaklardan içeriye doğru sızan o ikindi güneşi, içerideki donuk suları ısıtmaya, turuncu balıklara yepyeni bir canlılık katmaya başladı. Göz kapaklarım hâlâ kapalıydı ama dış dünyayı artık bir tehdit olarak değil, keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir okyanus olarak algılıyordum.

​Aynaya bakmama gerek yoktu, yüzümdeki çizgilerin birer kırık değil, yaşanmışlığın mühürleri olduğunu biliyordum. İnsan, kendi zihninin derinliklerinden korkmayı bıraktığı an, en şiddetli fırtınaların bile aslında kendi iç denizini temizlemek için estiğini anlıyordu.

​Ve ben, ilk defa limandan ayrılmak zorunda olmayan ama nereye isterse gidebilecek güce sahip olan o gemi gibi, derin bir nefes alarak sessizliğin içinde yürümeye devam ettim.

            DİLEK SARIKAYA

Menajer: İlayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow