BOŞ KALAN HAMAK

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Anne, beni daha yükseğe salla!” “Hayır anne, önce beni!”

25 Ağustos 2026 - 16:06
25 Ağustos 2026 - 16:06 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 0  21
BOŞ KALAN HAMAK

        BOŞ KALAN HAMAK 

Flütle çalınan bir melodi duyuluyordu.

Yumuşak, süssüz bir melodiydi. Çimenlerin, ağaçların ve ufkun duygusunu taşıyordu. Sanki yıllardır orada bekleyen bir hatırayı uyandırmak için çalınıyordu.

Bazı yerler bizi asla terk etmez.

Sadece zaman geçtikçe daha sessiz, daha uzak ve ulaşılması daha zor hâle gelirlerdi.

Burası da öyle bir yerdi.

Ormanın kenarında, yıllar önce kendi elleriyle astığı iki hamak vardı.. İki kızına ait iki hamak.

Kızları küçükken buraya gelirlerdi. İkisi de aynı anda annelerine seslenirdi.

 *Anne, beni daha yükseğe salla!"

" Hayır anne, önce beni!"

Anne gülerek:

" İkinizi birden nasıl sallayayım ben?"

Sonra bir hamaktan diğerine geçer, önce birini, sonra diğerini iterdi. Kızların kahkahaları ormana yayılırdı.

Bazen ikisi de aynı anda konuşur, anne hangisini dinleyeceğini şaşırırdı.

Ama hiçbirini diğerinden ayırmadı. İkisi de canıydı.

İkisi de nefesiydi.

İkisi de dünyaya geldiği gün hayatına başka bir anlam katmıştı. Anne, iki kızına bakarken dünyanın kendisine verebileceği en büyük mutluluğu verdiğini düşünürdü.

Onların ellerini tuttuğunda bütün korkuları dinerdi.

Birinin başını omzuna yasladığında diğerini de yanına çekerdi. İkisini birden sarardı.

 "Siz benim iki kanadımsınız," derdi.

Kızlar gülerdi.

O zamanlar ölümün ne olduğunu, 

ayrılığın ne kadar ağır olabileceğini bilmiyorlardı. 

Yıllar geçti, kızlar büyüdü.

Hamaklar yerinde kaldı.

Bir zamanlar küçük ayakların sallandığı o hamaklarda artık sessizlik vardı. Anne, her baktığında hâlâ çocuklarını görüyordu. Çocukluğun sesleri bazen eşyalarda saklanır.

Bir oyuncakta.

Eski bir elbisede.

Bir fotoğrafın köşesinde.

Ya da yıllardır aynı yerde duran bir hamakta. Sonra hayat, hiç kimsenin hazırlıklı olmadığı bir yerden vurdu onu.

Kızlarından biri gitti.

Öyle bir gidişti ki...

Anne bunun gerçek olduğuna uzun süre inanamadı.

İnsanın “dayanamam” dediği bir ayrılık varmış. Ve insan, dayanamayacağını söylediği o ayrılığa dayanabiliyor olmakla sınanıyormuş.

Ona beklememesi söylendi. Yine de bekledi. Çünkü anneydi.

Bir annenin kalbine “artık gelmeyecek” demek kolay değildi.

Bir gece yine ormana gitti. Gece yarısına kadar orada kaldı. Lambanın kandil ışığı giderek azalırken orman sessizleşti. Rüzgâr bile yavaşladı.

Kadın iki hamağın karşısında durdu.ikiside boş olmasına rağmen gözleri yalnızca küçük kızının hamağına takılı kaldı. 

Bir zamanlar küçük bedeniyle sallandığı o hamak şimdi sessizce rüzgârla hareket ediyordu.

Kadın elini uzattıp:

" Sen burada olmalıydın," diyerek hamağın ipine dokundu.

"İkiniz de burada olmalıydın," diyerek ağlarken gözlerini kapattı.

Bir anda yıllar öncesine döndü.

İki küçük kız.

İki hamak.

Ve aralarında duran genç bir anne.

Birini sallarken diğeri sabırsızlanıyordu.

" Anne, sıra bende!" 

 "Anne, daha hızlı!"

Kahkahalar... 

Çimen kokusu.

Güneş.

Hayat.

Kadın gözlerini ağlayarak açtığında yine yalnızdı.

 Oturup başını hamağın kenarına yasladı ve uyuyakaldı.

Küçük ayakkabıları onunla bekledi.

Ertesi sabah dünya yine aynıydı.

Güneş doğmuştu. Kuşlar ötüyordu. Ağaçlar rüzgârla sallanıyordu.

Ama onun dünyası sonsuza kadar eksilmişti.

İnsanların görmediği acılar vardı. Yüzünde gülümsemeyle ilerlerken içinde her şey sessizce parçalanabilirdi.

O da gülümsedi, konuştu.

Gündelik işlerini yaptı.

Diğer kızına sarıldı.

Onu kaybetmemek için belki biraz daha sıkı tuttu biliyordu.

Bir çocuğunu kaybetmek için belki daha sıkı tuttu. Biliyordu; bir çocuğunu yalnızca bir insanı kaybetmek değildi.

Birlikte yaşadığın yılları, hayallerini, geleceğini, hatıralarını, kendinden bir parçayı kaybetmekti.

Diğer kızı yanındaydı.

Onu da canından çok seviyordu. Ve insanın kalbinde bir evladın yeri, diğerinin sevgisiyle kapanmıyordu.

Birinin varlığı, diğerinin yokluğunu silmiyordu.

Anne ikisini de aynı kalple seviyordu. Biri yanında nefes alıyordu. Diğeri ise artık yalnızca hatıralarda yaşıyor, sadece enerjisini hisettiriyordu. 

Geceleri yine fotoğrafları açıyordu. Her karede kızının yüzündeki gülümsemeye uzun uzun bakıyordu.

 "Sen mutluydun," diyerek parmaklarını fotoğrafın üzerinde geziniyordu. 

 "Ben ise o mutlu anlarına şimdi gözyaşlarımla dokunuyorum. Seni ne kadar çok özledim, yavrum," diyordu. 

İçinde biriken onca cümleyi ona anlatmak istiyordu.

Yarım kalan onca duyguyu... 

Bir kez sesini duymak.

Bir kez “Nasılsın?” demek istiyor

ama ulaşamıyordu.

Çalmayan bir telefon, cevap vermeyen bir numara ve her geçen gün biraz daha büyüyen bir özlem kalmıştı ona.

İnsan en ulaşamadığı kişiye yanıyordu. Keşke bilseydi.

Keşke kızına, sensizliğin içinde nasıl derin bir boşluk bıraktığını anlatabilseydi. Canının her gün biraz daha nasıl yandığını... 

Kalp nadiren bir anda kırılırdı.

Hayal kırıklıklarıyla, eksikliklerle, kırık sözlerle ve veda etmeye hiç hazırlanmadığımız ayrılıklarla yavaşça kırılırdı.

Onun kalbi ise bir kez kırılmamıştı. Her hatırlayışta yeniden kırılıyordu.

Bir şarkıda, bir fotoğrafta, bir kokuda... 

Bir çocuğun kahkahasında.

Bazen sokakta kızına benzeyen birini gördüğünde...

Bazen telefonu eline alıp onun numarasını aramak istediğinde... 

Bazen de iki hamak arasında durduğunda ve birinin boş olduğunu gördüğünde... 

Bir gün yine ormana gitti.

Bu kez yanında diğer kızı vardı.

İki kadın sessizce yan yana yürüyüp hamakların yanına geldiklerinde ikisi de durdu.

Anne bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra kızının elini tutarak:

"Hatırlıyor musun? Seni ve kardeşini burada salladığım günleri." dedi. 

Kızı başını sallayarak:

"Hatırlıyorum." dedi. 

Anne gülümserken gözlerinden yaşlar da beraberinden boşalıyordu. 

"İkiniz de aynı anda “Anne, beni daha yükseğe salla” derdiniz." 

Sonra anne boş hamağa bakarak.

"Ben ikinizi de canımdan çok sevdim, yavrum," dedi.

Kızı annesinin elini daha sıkı tutarak:

"Biliyorum, anne," dedi. 

"İnsan birini kaybedince diğerini daha az sevmez. Tam tersine... Daha çok sarılmak istiyor. Çünkü hayatın ne kadar kırılgan olduğunu anlıyor." 

Rüzgâr eserken boş hamak hafifçe sallandı. Anne, o an kızının çocukluğundaki kahkahasını duyduğunu sanarak gülümsedi. Gözyaşları yanaklarından akarken...

O günden sonra anne boş hamağı kaldırmadı. kimseye de izin vermedi.

O hamak artık yalnızca bir hamak değildi.

Bir kızın çocukluğuydu.

Bir annenin elleriydi.

İki kardeşin kahkahasıydı.

Ve yarım kalan bir hayatın sessiz tanığıydı.

Her gittiğinde önce iki hamağa bakıyor, birinde hâlâ diğer kızını görüyordu. Ötekinde ise kaybettiği kızını.

Ama artık boşluğu yalnızca acıyla görmüyordu.

Orada sevgiyi de görüyordu.

Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider ama sevgileri asla gitmez.

Bir flüt melodisine dönüşür.

Ağaçların arasından geçen rüzgâra...

Ayın gümüş ışığına... 

Bir fotoğrafın içindeki gülümsemeye ve bazen boş kalan bir hamağın usulca sallanmasına... 

Kadın yıllar sonra bile kızına mektup yazar gibi konuşmaya devam etti.

"Hasretin ne demek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum ve yavrumun hasretini çekiyorum."

Gökyüzüne bakarak: " Bir gün ben de bu dünyaya veda edeceğim.

Tıpkı bir rüzgârın dalları usulca terk etmesi gibi... Hiç kimseyi incitmeden. Gürültü koparmadan. Toprağın kokusuna karışacağım.

Yağmurun sesinde beni dinleyin. Bir sabah ansızın camınıza vuran hafif bir esintide... Belki bir çiçeğin yaprağındaki çiğ damlasında... 

Size yalnızca “Ben buradayım” diyeceğim.

Çünkü yavrum sen gittin diye sevgim bitmedi.

Sen gittin diye anneliğim de bitmedi. Ben hâlâ sizin annenizim . Ve siz ikinizde hâlâ benim kızımsın. Biriniz yanımda, biriniz gökyüzünde." 

Kadın son kez boş hamağa baktı.

Sonra diğer hamağa.

İki hamak yan yana duruyordu.

Biri yaşayan kızının çocukluğunu taşıyordu.

Diğeri ise yalnızca hatıraları.

Ama ikisi de aynı annenin sevgisine aitti.

Anne yavaşça yürürken arkasından rüzgâr esti.

Boş hamak hafifçe sallanırken flüt sesi yeniden duyuldu.

Yumuşak, sessiz, uzak... 

Kadın dönüp baktığında kızını hissetti.

Bazı insanlar gitse bile hiçbir zaman gerçekten gitmez.

Bir annenin kalbinde, iki kız çocuğunun yan yana sallandığı o eski yaz günlerinde sonsuza kadar yaşayacaklar.

                 DİLEK SARIKAYA

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow