Güneş' in Doğduğu Topraklar

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
10 Nisan 2025 - 11:08
10 Nisan 2025 - 11:08 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 2  814
Güneş' in Doğduğu Topraklar

Hızla uzaklaşan trenin arkasından öylece bakakaldı. Hayır, sevdiği birini uğurlamamıştı; aksine yolcu kendisiydi. Ve yolculuğu bu durakta bitmişti. Her ne kadar bağırmak, ağlamak gelse de içinden hiçbir şey yapmadı, yapamadı. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu. Belki on, belki yirmi dakika belki de daha fazla… Öylece bekledi. Derin bir nefes aldı, etrafına bakındı ve bir kaldırım taşına bırakıverdi kendini…

Sekiz, dokuz yaşlarındaydı. Sabahları erkenden uyanır, mavi önlüğünün düğmelerini ilikler, bir koşu okula giderdi. O zamanlar insanlar köylerden daha göç etmemişti. Her köyde neredeyse okul bulunurdu. Okulda zamanın nasıl geçtiğini anlayamazlardı. Gözlerini ayırmadan öğretmenlerini izlerler, zil çalınca bahçeye çıkarlardı. Öğretmenleri de onlara oyunlarda eşlik ederdi. Okulda kardeş gibiydiler. Kalemden, deftere her şeyi paylaşırlardı. Ekmeklerini bile bölüşürlerdi. Son zilde sanki ertesi gün tekrar görüşmeyecekmiş gibi öğretmenleriyle vedalaşırlar, yolda ebelemece oynayarak eve giderlerdi. 

Annesi, onu hep kapıda beklerdi. Annesinin, o kadar işin gücün arasında yolunu gözlemesi hoşuna giderdi. Evin en küçük çocuğuydu. Kendinden büyük iki ağabeyi ve bir ablası vardı. Annesi uzun boylu zayıf bir kadındı. Boncuk boncuk gözleri vardı. Gözlerinin rengini annesinden almıştı. Annesi sürekli öksürürdü, bir hastalığı vardı hiç şüphesiz ama hiç doktora gitmemişti. Köyde doktor yoktu; doktora gidelim diyende hiç olmamıştı zaten. Buna rağmen durmadan, yorulmadan çalışırdı. Ama o biliyordu, annesi çok yoruluyordu… Babası ise hani dağ gibi adam derler ya öyleydi işte. Sabah erkenden kalkar; sıcak demeden soğuk demeden ekmeğinin peşinde koşardı. Birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Tek varlıkları alabildiğince uzanan altın sarısı başak tarlalarıydı. Anadolu bereketti, bire bin verirdi. Babası var gücüyle çalışır, bu bereketli topraklar da onları kimseye muhtaç etmezdi. Anadolu, ana gibiydi onlar için…

 

Acı bir fren sesiyle irkildi bir anda. Sesin geldiği yöne doğru başını çevirdi. Küçük bir çocuk annesinin elinden kurtulmuş yola atlamıştı. Şoför son anda fark etmişti bu yavruyu. Şanslıydı, bir şey olmamıştı. Çocuğa bir şey olmamasına sevindi. Yerinden kalktı ve nereye gideceğini bilmeden ağır adımlarla yürümeye başladı. Koca bir şehirde yapayalnızdı işte. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilmiyordu. Parka doğru yürüdü. Banklardan birine oturdu. Cebinde parası da yoktu. İş bulup çalışacak; para kazanacaktı. Öyle geleceğe dair hayalleri de kalmamıştı zaten. Oysa çocukluğunda ne kadar da mutluydu. Kim bilebilirdi ki başına gelecekleri… Gözlerini yumdu ve yüreğinde o günkü sızının aynısını hissetti.

 

Hayatının en zor anlarından biriydi. Zaman hızla akıp gidiyordu, abileri büyümüş askerlik çağına gelmişlerdi. Davullu zurnalı asker uğurlaması yaptı bütün köy halkı… Askere gidene kına yakmak adettendi. Geleneği bozmadılar. Ertesi gün köyden kalkan minibüse bindirdiler ağabeylerini. Çok zaman geçmeden aldılar acı haberi… Evet, ateş düşmüştü baba ocağına. Ay yıldızlı al bayrak asıldı evin kerpiçten duvarına. Bir değil iki şehit vermişti Güneşin doğduğu bu topraklar bugün… Nasıl dayanacaklardı bu acıya. Zaten hasta olan anası dayanamadı çok fazla. Daha bu acıya alıştırmadan kendilerini, annesinin acısıyla yıkıldılar. Bir evde ana olmayınca olmuyormuş bunu en iyi o bilirdi. Evet, ablası ona annelik yapardı. Bilirdi ablası onu severdi, bakardı, kıyamazdı kardeşine ama… Aması vardı işte. Hiç tutar mıydı annenin yerini? 

Komşuları bırakmadılar onları, her gün biri yemek yapıp getirdi. Anadolu insanı merhametli olurdu, zor zamanda kimseyi bırakmazdı ama zamanla evde derin bir sessizlik yerini aldı. Uzun zaman babası eve gelmedi. Ablası ile bir başlarına kalakaldılar. Ablası, ona belli etmemeye çalışsa da geceleri hep ağlıyordu. İçin için ağlıyordu. Abileri yoktu, annesi yoktu, babası yoktu. Abileri ve annesinin ölümüne hiç kolay olmasa da alışacaklardı ablası bunun farkındaydı. Ama babası neredeydi? Neden onları bırakıp gitmişti? Nereye gitmişti? Evet, biliyordu babasının nasıl acı çektiğini, evlatlarını, eşini kaybetmişti. Haklıydı elbette. Ama ya onlar ne olacaktı? Hem annesiz, hem babasız kalmışlardı. Bu durumu kabullenemedi. Ablasına yük olmak istemedi, onun için için ağlamalarına dayanamadı. Çok uzaklara gidip yeni bir hayata başlamanın ve ablasını yanına almanın hayalini kurmaya başladı. Bu hayal onu yollara düşürdü.

Parkın ışıklarının yandığını fark etti. Kendine kalacak yer bulması gerekiyordu. Hala ne yapacağına karar verememişti. Anıları peşini bırakmıyordu. 22 yıllık hayatına neler sığdırmıştı öyle… Artık geçmişi bir kenara bırakmalı, kendine yeni bir hayat kurmalıydı. Yavaşça banktan kalktı, en kalabalık caddeye doğru adımlarını attı. Ama birden duraksadı ve kalacak yer bulamayacağını düşünerek geceyi parkta geçirmek için geri döndü. Sabah olmuştu, etrafta sayısız koca koca bina vardı ve sanki Güneş bu şehirde hiç doğmuyordu. Köydeki gibi doğan Güneş, kızıllığı ile büyülemiyordu. Bu gurbet elde her şey tahmin ettiğinden daha da zor olacaktı… 

Dükkânların yanından geçerken camlara asılmış, iş ilanlarını inceledi. İnsanlar robot gibiydi. Anadolu insanının sıcaklığı hiç birinde yoktu… Kendine oturacak bir bank ararken başının döndüğünü fark etti. Bayılmış ve yere düşmüştü. Gözlerini açtığında hastanede yatıyordu. Başında ufak tefek güleç yüzlü bir amca duruyordu. Amca nasıl olduğunu sorduğunda onun Türkçe konuşmasına hiç şaşırmadı. Onda baba sıcaklığını hissetmişti. Yavaşça doğrulup, gözyaşları içinde ona sımsıkı sarıldı. Onun geldiği yerde insanlar, sıcakkanlı ve merhametliydi. İki günde bu şehrin ona göre olmadığını anlamıştı. Adının Ali olduğunu öğrendiği amca, onu evine götürdü. Ali amca, hanımının yaptığı mis gibi buram buram Anadolu kokan tarhanadan ona ikram etti. Onu evinde misafir etti. Uzun uzun sohbet ettiler. Ali amcaya başından geçenleri, bu şehre neden geldiğini anlattı. Yumuşacık bir yatakta derin bir uykuya daldı. Sabah olduğunda Ali amcaya, ailesini ve köyünü bırakmanın ne kadar yanlış olduğunu anladığı; köyüne dönmek istediğini söyledi. Kahvaltıdan sonra Ali amca onu tren garına götürdü. Ali amcaya minnet borcunu bir gün ödeyeceğini söyleyip, vedalaşarak trene bindi.

Tren sıra sıra ağaçların içinden geçerken içini bir sevinç kapladı. Yerinde duramıyor; bir an önce evine, özüne dönmek istiyordu. Sudan çıkmış balık misali yapamadı gurbet elde. Bizi ancak biz anlarız diye geçirdi içinden… 

Son istasyonda indi. Koşar adımlarla evine gitti. Kapıyı çaldı. Kapıyı babası açtı. Babası da dönmüştü. Sarıldılar. İkisi de gözyaşlarını tutamadı. Güneş’in doğduğu bu topraklar onları yine bir araya getirmiş, bağrına basmıştı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Duygu HAMLI DUYGU HAMLI Ankara’nın Nallıhan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Nevşehir Öğretmen Lisesi’nde öğrenimine yatılı olarak devam etti. Süleyman Demirel Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde sınıf öğretmenliği alanında tezli yüksek lisansını tamamladı. Ülkemizin çeşitli yerlerinde sınıf öğretmenliği, okul müdür yardımcılığı, okul müdürlüğü, il milli eğitim şube müdürlüğü gibi görevleri icra etti. Ulusal ve uluslararası dergilerde makaleleri yer aldı. Eğitim alanında yapmış olduğu çalışmalarını konferanslarda sözlü ve poster bildiri olarak sundu. Yazmanın, duygu ve düşüncelerini ifade etmenin en önemli yolu olduğunu ifade eden yazar, ilk eserini ‘Hayallerim Var Benim’ isimli çocuk kitabı ile ortaya koydu. Bulutlar Uçmaktan Yorulur Mu? isimli ikinci kitabının ardından Gölgeler Dünyası isimli 3. eserini kaleme almıştır. Evli ve iki çocuk annesidir.