BALKONDAKİ SARMAŞIK

GOTHIC Kısa Hikâyeler

Eylül 23, 2025 - 13:49
Eylül 26, 2025 - 15:37
 0  25
BALKONDAKİ SARMAŞIK

Masasında oturmuş, dışarıda yağan sağanak yağmuru seyrediyordu. Önündeki daktilosunda yarım olarak bıraktığı hikâyesi tamamlanmayı beklerken, o çoktan hayallere dalmıştı. Bir kolunu masaya, başını da eline dayamış o şekilde donup kalmıştı. Çalışma masasının karşısındaki pencerenin onun ayaklarına serdiği manzara harikaydı. Binanın tam karşısında uçsuz bucaksız bir orman vardı. Eviyle ormanın arasında ise toprak bir yol vardı. Bölgede kendi evinden başka hiçbir ev olmadığından ne o yoldan geçen herhangi biri vardı ne de etrafta dolanan başka bir insan. Sadece kendisiydi. Zar zor aldığı izinlerle ormana yakın, ama yerleşim yerlerine ve diğer tüm evlere uzak mesafeye yaptırdığı bu evde kendisini sanki başka bir şehirde, hatta başka bir ülkede gibi hissediyordu. Yalnızlık. Tamamen yalnızdı. Ara sıra ihtiyaçlarını karşılamak için gittiği şehir merkezindeki dükkânlarda çalışan insanlar dışında muhatap olduğu tek bir insan bile yoktu. Tamamen yalnızdı, ama bu evrenin ona ceza olarak verdiği zorunlu bir yalnızlık değildi. Bu tercih edilmişi bir yalnızlıktı. Eğer zorunlu bir yalnızlık olsaydı burada delirir, kafayı yerdi, ama o belki de dünyada sayılı insanın sahip olduğu büyük bir huzura sahipti. Bu araziyi sanki tamamen kendisine aitmiş gibi hissediyordu. Sanki burası komple ona verilmişti, buranın tek sahibi kendisiydi. Ayrıca bu derin huzurun sebebinin altında başka alışkanlıkları da vardı. Evinde televizyon, radyo, bilgisayar gibi aletler yoktu. Hatta bir cep telefonu bile yoktu. Evinde yalnızca bir sabit telefon vardı ancak onu da çok zor durumda kalırsa kullanmak için almıştı. Belki ambulansı aramak için olabilirdi. Polise ihtiyacı yoktu. Bu yüzden kendisi bir arama yapmadığı sürece telefonun fişini bile takmıyordu. Buraya taşınalı tam altı ay olmuştu ve bu zamana kadar o telefona hiç ihtiyacı olamamıştı. Bu yüzden de fişini hiçbir zaman takmamıştı. Öyle ki bir gün arama yapmaya ihtiyacı olursa, fişini taktığında telefonun çalışıp çalışmayacağını bile bilmiyordu. Evinde tüm bu dijital aletlerin yerine kocaman bir kütüphanesi vardı. İki katlı bu müstakil evde dört tane oda vardı ve evin en büyük odasını yalnızca kitaplarla doldurarak, kocaman bir kütüphaneye çevirmişti. Onun için kitaplarının rahat olması, onun rahatlığından daha önemliydi. Çocuk odası olarak yapılan küçük bir odayı kendisine yatak odası olarak ayarlamıştı. O odada da küçük bir kitaplığı vardı. En sevdiği yazarların en sevdiği kitaplarıyla aynı odada uyumayı seviyordu. Klasik, polisiye, ansiklopedi, araştırma gibi kitapları ise kütüphanesindeydi. Aslında bir ara yatağını da kütüphanesine koyarak binlerce kitapla beraber uyumayı düşünmüş ancak odanın tam ortasına koyduğu yatak, kütüphanesinin görüntüsü bozmuştu. Bu yüzden yatağını oradan tekrar kaldırmak zorunda kalmıştı. Evin ikinci büyük odasını ise kendisine çalışma odası olarak ayarlamıştı. Bu oda büyüktü büyük olmasına ama içinde fazla eşya yoktu. Yalnızca pencerenin önüne koyduğu bir çalışma masası ve sandalye, bir saksı çiçeği, zeminde bazı yerlere yerleştirdiği birkaç mum ve masasının üzerine koyduğu daktilo, kağıtlar, kalemler ve defterler vardı. Bu odayı parası olmadığından ya da o tür bir sebepten dolayı boş bırakmamıştı. Sadece daha rahat çalışabilmek için alanını olabildiğince geniş tutmak, dikkatini dağıtacak her şeyden uzak durmak için boş bırakmıştı. Bu sayede daha iyi hikâyeler yazabiliyordu. Dışarıdaki sağanağı seyrederken bu görüntüyü kafasında biraz daha değiştirerek düşünmeye başladı. Kendi hayalinde şu an dışarıda olan havaya bir fırtına havası kattı. Bunu düşününce, karşıdaki ormanda bulunan ağaçlar ağır ağır sallanmaya başladı. Belki fırtına daha şiddetli olabilir diye düşündü. Bu kez de ağaçlar iyice eğilmeye başladı. Başını kaldırdı ve kaşlarını çatarak, şaşkınlıkla karşısındaki ormana dikkat kesildi. Düşündüğü, hayal ettiği şeyler gerçek oluyordu. Ama bunun gerçekten olup olmadığını anlamak için birkaç deneme daha yapmaya karar verdi. Yağmurun daha sert, daha şiddetli yağdığını ve pencereye çarptığını hayal etti. Biraz sonra yağmur şiddetini arttırdı ve sert bir şekilde ağaçları döverken, aynı anda pencereye çarpmaya ve ürkütücü sesler çıkarmaya başladı. Belki birkaç şimşek çakarsa hiç fena olmaz, diye geçirdi içinden. En sevdiği görüntü fırtınalı bir orman manzarasıydı. Ve yine istediği oldu. Biraz sonra art arda şimşekler çakmaya, gök gürlemeye başladı. Hayranlıkla dışarıdaki görüntüyü seyrediyor, diğer yandan da bilinçsizce gülümsüyordu. Hayali gerçek oluyordu, ne düşünürse gerçekleşiyordu. Bu bir sihir miydi, bir yetenek mi, yoksa bir tesadüf mü? Bunu anlamanın başka bir yolu daha vardı. Hava zaten kötüydü, tüm bunlar zaten yaşanacak olan şeyler olabilirdi. Bir tesadüf olabilirdi.

Bunun tam olarak ne olduğunu anlamak için dışarıdaki havayla hiçbir alakası olmayan bir şeyi denemeye karar verdi. Önündeki daktilosuna ve üzerinde yarım bıraktığı hikâyesinin yazılı olduğu kağıda baktı. Daktilonun kağıda, kendi kendine bir şeyler yazdığını hayal etti. Bir süre bekledi, sonra imkânsız bir şey gerçekleşti. Daktilonun tuşları kendiliğinden hareket etmeye, kağıttaki yarım kalan yazıyı tamamlamaya başladı. Gerçekten oluyordu. Bu ya bir yetenek ya da bir sihirdi ama asla tesadüf değildi. Düşünce gücüyle istediği her şeyi yapabileceğini anladı. Bu şey nasıl olmuştu? Ne zamandan beri vardı? O bunu neden bilmiyordu? Bunu nasıl anlayamamıştı? Demek böyle bir gücü vardı. Bu gücünü istediği her şey için kullanabilirdi. Aklına, üst kattaki balkonda duran sarmaşıklar geldi. Onları geçen ay satın almıştı ve nereyse aldığı gibi duruyordu, hiç büyümemişlerdi. Hayallerinden biri o sarmaşığın büyümesi, kocaman olması ve evinin dışını, yalnızca pencereleri görünecek şekilde tamamen kaplamasıydı. Bunu istiyordu. Bu evin dışarıdan bakılınca tamamen doğayla iç içe, onunla kamufle olmasını istiyordu. Zaten doğanın içinde yaşıyordu ama artık onun bir parçası olmak istiyordu. Hemen masasından kalktı ve odadan çıkıp üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Merdivenleri hızla tırmanıp üst kata çıktığında, koşarak balkonda gitti. Kapıyı açtı, sarmaşığı hâlâ olduğu yerde, aldığı gibi duruyordu. Balkonun üstünü kapatan beton, yukarıdaki çatıdan dolayı daha uzundu, bu yüzden hem balkon hem de sarmaşık bu fırtınalı havadan neredeyse hiç etkilenmiyordu. Sarmaşığı güvendeydi. Ona bakarak şu an durduğu yere, kapıya kadar uzadığı hayal etti. Sarmaşık aynı şekilde kaldı. Gözlerini kapattı ve aynı hayali bu kez gözleri kapalı bir şekilde tekrar etti. Gözlerini heyecanla tekrar açtığında, sarmaşık ayaklarının dibine gelecek kadar yaklaşık bir metre uzamıştı. Bunu görünce gözlerini kocaman açtı. Heyecanla yerinde hoplayıp zıpladı, kendi kendine gülüyor, kahkahalar atıyordu. Bunu başarabilirdi. Bu evi doğanın bir parçası haline getirebilirdi. Gözlerini kapatıp sarmaşığın bu kez balkondan aşağıya, zemine kadar uzadığını hayal etti. Gözlerini açtığında sarmaşığın başka bir ucunun, balkonun demirlerinin arasından aşağı sarktığını gördü. Heyecanla demirlere yaklaşıp aşağı baktığında, sarmaşığın zemine değdiğini gördü. Bir kez daha yerinde hoplayıp zıplayarak, heyecanla bağırmaya başladı.

“Yaşasın! Başardım sarmaşık, başardım...”

Neredeyse otuz yaşında koca bir adam olmasına rağmen, hâlâ küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Gözlerini tekrar kapattı. Sarmaşığın tüm uçlarının uzayarak, evin dışının tamamını kapladığını hayal etti. Gözlerini açtığında, sarmaşık tüm uçlarından hızla uzamaya başlamıştı. Gözlerinin önünde uzuyordu. 

Her ucundan uzayarak balkonun zeminini, duvarlarını, demirlerini sarıp sarmalıyordu. Tekrar demirlere yaklaşıp önce aşağı, sonra yukarı baktı. Sarmaşık evin dış cephesini sarmaya başlıyordu. Neyse ki kış ayında değillerdi, bu yüzden sarmaşığı ölmeyecekti. Ya da daha geç ölecekti ama şimdi değil. Sarmaşık hızla büyüyüp evin dış cephesi boyunca ilerlerken, o da kollarını bağlayıp demirlere yaslandı ve bu büyülü anın tadını çıkardı. Sonra ayağına bir şeyin değdiğini hissetti. Yine gülümseyerek yere baktığında bunun sarmaşığın bir parçası değil, simsiyah, kocaman ve kalın bacakları olan bir örümcek olduğunu fark etti. Hemen olduğu yerde sıçradı ve çığlık atarak evin içine girdi. Bu evde sürekli böcekler oluyordu çünkü neredeyse ormanın içinde yaşıyordu, bu yüzden evini sürekli ilaçlamak zorunda kalıyordu. Ama böyle bir böceği daha önce hiç görmemişti. İçeri girip balkonun kapsını kapattığında, ayağına yine bir şeyin değdiğini hissetti. Yere baktığında gözlerine inanamadı. Balkonda gördüğü örümcek evin içindeydi. Belki de o içeri girerken hemen arkasından da balkondaki örümcek girmişti ve o bunu fark etmemişti. Yine korkuyla bağırarak geriye doğru birkaç adım attı. Hızla arkasını döndüğünde bir örümcek daha gördü. Kapının hemen dibindeydi ve ona doğru ilerliyordu. Bu kez korkudan titremeye başladı. Hem korkuyor hem iğreniyordu. Çünkü bu böcekleri hayatında ilk kez görüyordu. Hem simsiyahlardı hem kocamanlardı hem de bacakları çok kalındı. Tarantulalara benziyorlardı ama tarantula değillerdi. Bunlar tuhaf böceklerdi. Odadan çıkıp kapıyı kapattı ve arkasını döndü. O sırada oracıkta öleceğini hissetti. Hatta bunu biliyordu, buna emindi. Çünkü aynı böceklerden evin içinde onarca, hatta yüzlerce vardı. Belki de evin başka yerlerinde de vardı. Belki de bu böceklerden evinde binlercesi vardı. Bu da neydi şimdi, bunlar nereden çıkmıştı? Alt kata inmek için koşar adımlarla merdivenlere ilerlediği sırada durdu. Merdivenlerden yukarıya kocaman fareler çıkıyordu. Onlarca, belki böcekler gibi yüzlerce fare. Hepsi düşmana hücum eden askerler gibi saflarını sık tutmuş, hızla onun üzerine doğru ilerliyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, dehşete düşmüş, kanı donmuştu. Bu neydi şimdi? Bir kâbus mu? Bir halüsinasyon mu? Bu her ne ise bunun bir an önce bitmesini istiyordu. Gözlerini sıkıca kapatarak evindeki tüm farelerin ve böceklerin yok olduğunu, evinin eskisi gibi sessiz ve sakin olduğunu hayal etti. Gözlerini tekrar açtığında dehşetle çığlık attı. Fareler hâlâ üzerine geliyor, ayaklarının dibinden geçip gidiyor, bazıları da onun etrafında tur atıyordu. Arkasını döndüğünde ise örümcek sürülerinin daha da çoğaldığını fark etti. Sonunda kararını verdi. Burada kalırsa ölecekti. Bu yüzden bulunduğu katta fişini bir kez bile takmadığı, hatta çalışıp çalışmadığını bile bilmediği telefona ulaşmak için harekete geçti. Yerdeki böceklere bakmamaya çalışarak, onların üzerinden geçerek koşar adımlarla salona doğru ilerledi. Ayaklarında ne ayakkabı ne de terlik vardı. Bu yüzden böceklerin ayaklarının altındaki bedenlerinin ezilişlerini hissedebiliyordu. Ama tuhaf olansa, üstüne basıp ezdiği böcekler o ayağını üzerinden çekince yeninden canlanıyor, etrafta dolanmaya devam ediyordu. Bu onu daha da korkuttu ve dehşete düşürdü. Ölmeyen, yeniden canlanan bu yaratıklar onun evini esir almıştı. Sonra da onu öldüreceklerdi. Bu ev tamamen onlara ait olacaktı. Bu eve el koyacaklardı. Peki ama neden? Belki de onların yaşam alanına girdiği, hanelerine tecavüz ettiği için. Sonuçta burası bir ormandı, burada insandan başka her türlü canlının yaşama hakkı vardı ama onun yoktu. Çünkü o bir insandı. Koşar adımlarla salona girdi ama salon da tıpkı koridor ve diğer tüm odalar gibi böceklerle ve farelerle doluydu. Hızlı hareket etmeye çalışarak telefona ulaştı, kablosunu takmak için eline aldığında donup kaldı. Kablonun telefon prizine takılan aparatı yok olmuştu, elindeki kablo hiçbir işe yaramayan boş bir kablodan başka bir şey değildi. Şu an yardıma ihtiyacı vardı, telefon etmesi gerekiyordu ama bu yaratıklar, sanki birer katil gibi onun dış dünya ile iletişim kurabileceği tek cihazı kullanılamaz hale getirmişlerdi. O şaşkınlık ve korkuyla elindeki kabloya bakarken büyük bir gürültü koptu, hızla başını kaldırdığında, salonun penceresinin kırılıp parçalandığını fark etti. Bu da neydi şimdi? Merakla neler olduğunu anlamaya çalışırken pencereden içeriye bir şey girdi. Uzun, simsiyah, kalın bir şey. Pencereden içeri girdikten sonra bile hızla ilerliyor, her yanından çıkan parçalar dört bir yandan uzayıp salonun zeminini ve duvarlarını sarmaya başlıyordu. Daha doğrusu esir alıyordu, bu şey balkondaki sarmaşıktı. Yemyeşil yaprakları yok olmuş, kararmış, ince ve zarif dalları kalınlaşmış, korkunç bir hal almıştı. Sarmaşık evin içine hızla yayılırken, o an dallarda evini esir alan böcekleri gördü. Demek sebep buydu. Böcekler bu sarmaşıktan gelmiş ve eve buradan yayılmıştı. Farelerin nereden geldiğini bilmiyordu ama onlar da bu sarmaşıktan gelmiş olmalıydı. Belki de evin altında hiç bilmediği bir ev daha vardı, farelerin evi. Belki de ondan intikam almak için uzun zaman beklemişler, böceklerle beraber plan yapmışlar ve şimdi planlarını uyguluyorlardı. Evet, kesinlikle böyle olmuştu. Sarmaşık salonda hızla ilerlemeye devam ederken, buradan hemen kaçması gerektiğine karar verdi. Hızla salondan çıktığında, ayağı bir şeye takıldı ve yere, böceklerin ve farelerin üzerine kapaklandı. Onu düşürenin ne olduğunu anlamak için doğrulduğunda, evin başka bir penceresini kırıp içeri giren sarmaşığın dallarından biri olduğunu fark etti. Hızla ayağa kalktı ve yine böcekleri ezerek, bazen de koca farelerin üzerine basarak ve bundan dolayı dengesini kaybederek merdivenlerden aşağı indi. Karşısına yine sarmaşık dalı çıktı, az kalsın kafasını çarpacaktı. Dallar çok kalındı ve çok hızlı uzuyorlardı. Sağına döndüğünde, çalışma odasına giden koridorun tamamen dallarla kapandığını fark etti. Diğer tarafa, kütüphaneye doğru koşmaya çalıştı. Bu kez de karşısına aniden bir dal daha fırladı. Evin her yerini böcekler, fareler ve sarmaşık dalları esir almıştı. Burası onun eviydi, ona aitti, kimse bu evi onun elinden alamazdı. Tabi doğa hariç, doğaya kim karşı koyabilirdi ki? Çıkış kapısına doğru koşmaya çalıştı. Karşısına aniden çıkan bir dala çarpmamak için aniden durdu, bu kez de üzerine bastığı bir fareden dolayı ayağı kaydı ve yere kapaklandı. Bu düşüşten dolayı, böcekler için harika bir ziyafete dönüşecekti. Böcekler önce onun üzerine çıkmaya başladılar. O da çığlık atıp, çırpınıp debelenerek üzerindeki böcekleri atmaya çalıştı, ama o debelendikçe daha fazla böcek üzerine çıktı. Fareler de onlara ortak oluyordu. Onun kollarını ve bacaklarını kemiriyor, suratına çıkıyor, üzerindeki tişörtünü parçalayarak içine girmeye çalışıyorlardı. Biraz sonra böcekler de farelerin kemirdikleri yerlerden onu yemeye başladığında, artık acıyı gerçekten hissediyordu. Bu hayvanlar onu canlı canlı yiyordu. Ama neden? Onlara ne yapmıştı? Onlara ne zarar vermişti? Aklına balkondaki sarmaşık geldi. Hepsi lanet sarmaşığın suçuydu, bu iğrenç yaratıkları evine o getirmişti. O yerde çırpınıp debelenirken artık vücudundaki etleri hızla tükeniyor, etraf kan gölüne dönüyor, acıdan mı kan kaybından mı bilinmez, gözleri kararıyordu. Fareler onun suratının yarısını yediklerinde artık üşümeye ve titremeye başlamıştı. Hareketleri ağırlaşmış, kalp atışı yavaşlamıştı. Artık bu yaratıklardan kurtulamayacağını anlayınca kendisini ölüme teslim etmeye karar verdi. Çırpınıp debelenmeyi bıraktı ve içinden kendi kendine söylendi. Lanet olası balkondaki sarmaşık. O, böceklere ve farelere akşam ziyafeti olurken, evin dış cephesi de içi gibi siyah ve kalın dallı sarmaşıkla kaplanmış ve ev aslında tamamen ölü ağaçlarla kaplı olan fırtınalı ormanın bir parçası olmuştu.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...