KAPANMAYAN DEFTER

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Kapanmayan Defter”, aşkın ihanete, intikamın sessizliğe dönüştüğü, sisler içinde kaybolmuş bir cinayetin gölge oyunu.

28 Kasım 2025 - 14:25
28 Kasım 2025 - 14:25 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 1  59
KAPANMAYAN DEFTER

 Kapanmayan Defter

Sabah sisi, Kâğıthane Deresi’nin üzerinde ağır bir yorgan gibi asılı kalmıştı. Çiğ taneleri çınar yapraklarında titriyor, doğa uyanmaya hazırlanırken, bu huzur dolu manzaranın tam ortasında ölüm, soğuk nefesini genç bir adamın yüzüne üflemişti.

Maktul, ulu bir çınarın dibinde, sırtını gövdeye yaslamış halde bulunmuştu. Yüzünde morarmış bir ifade, gözlerinde ise son nefesinde gördüğü şeye dair donup kalmış bir hayret vardı. Yanı başında fildişi işlemeli, maroken hortumlu şık bir nargile devrilmiş; mangalındaki közler çoktan küle dönmüştü.

Zabıt Katibi İbrahim Efendi olay yerine vardığında, dikkatini çeken ilk şey ölünün kaskatı kesilmiş parmakları arasındaki buruşuk kâğıt oldu. İkincisi ise boynundan sarkıp göğsüne düşmüş, kırmızı kadife bir kese içindeki muskaydı.

Kethüda Mustafa Ağa, atından inip ağır adımlarla yanına geldiğinde, yüzünde bıkkın bir ifade vardı. Cesede şöyle bir baktı, sakalını sıvazladı.

“Ruznameci Efendi’nin oğlu Cemal,” diye mırıldandı. “Yazık... Ama şaşırtıcı değil.”

İbrahim başını kaldırdı. “Neden şaşırtıcı olmasın Ağam?”

Mustafa Ağa elini havada salladı. “Siyaset İbrahim, siyaset. Babası Saray’da güçlüdür ama düşmanı da çoktur. Belli ki babasına bir mesaj vermek istemişler. Dosyayı ‘faili meçhul siyasi hesaplaşma’ olarak kapatacağız. Fazla eşelemeye gelmez, kokusu çıkar.”

İbrahim Efendi, ölünün elindeki kâğıdı nazikçe aldı. Üzeri, anlamsız gibi görünen geometrik şekiller, ebced hesapları ve ters yazılmış Arapça harflerle doluydu.

“Amirim,” dedi tereddütle. “Bu siyasi bir mesajdan ziyade... tılsımlı bir şeye benziyor. Bir büyü, belki de bir lanet?”

Mustafa Ağa homurdandı. “Sen çok okuyorsun İbrahim. Kafanı hurafelerle bozma. Basit olan, genelde doğru olandır. Ama madem içine sinmedi, git araştır. Fakat başımıza iş açma.”

İbrahim Efendi’nin ilk durağı Mısır Çarşısı’nın arka sokaklarındaki köhne bir dükkândı. İçerisi ağır baharat ve tütsü kokuyordu. Yaşlı Attar, İbrahim’in uzattığı kâğıda büyütecini yaklaştırınca elleri titredi.

“Bu remizler tekin değildir evladım,” dedi fısıltıyla. “Eski ‘Kum Falı’ işaretleri... Ama sanki... sanki bir şeyler yanlış. Rastgele çizilmiş gibi. Ya yapan çok acemi ya da...” Duraksadı. “Ya da birilerinin kafasını karıştırmak istemiş.”

İbrahim, oradan çıkıp Galata Mevlevihanesi’ne, Derviş Ahmet’in huzuruna vardı. Derviş, kâğıdı uzun uzun inceledi, sonra hüzünlü bir tebessümle başını kaldırdı.

“Evladım,” dedi sakin sesiyle. “Buradaki şekiller, ‘Devlet-i Ebed-i Müddet’i yıkmak isteyen batıni tarikatların sembollerini taklit ediyor. Ama sadece taklit. Bu kâğıt, okuyanı korkutmak, hedefi şaşırtmak için hazırlanmış bir tiyatro dekoru. Bu cinayeti işleyen her kimse, suçu siyasi bir örgütün üzerine yıkmak istemiş. Sen bir katilin değil, bir gölge oyununun peşindesin.”

İbrahim Efendi, elindeki bu bilgiyle Ruznameci’nin konağına gittiğinde, Kethüda Mustafa Ağa’yı çoktan orada buldu. Ağa, çalışma odasındaki evrakları karıştırıyor, zafer kazanmış bir komutan edasıyla bağırıyordu:

“Gördün mü İbrahim! Masada tehdit mektupları bulduk! Yeniçeri kalıntıları, Ruznameci’yi oğlunun canıyla tehdit etmiş. Dediğim çıktı, siyasi cinayet!”

İbrahim, Derviş’in söylediklerini aktarmaya hazırlanırken, odanın loş köşesinden bir ses duyuldu.

“Yanılıyorsunuz Mustafa Ağa.”

Sesin sahibi, tül perdenin arkasından süzülen genç ve zarif bir kadındı. Leyla Hanım. Ruznameci’nin uzaktan akrabası ve konağın demirbaşı.

“Cemal Efendi siyasetten nefret ederdi,” dedi Leyla Hanım, gözlerini İbrahim’e dikerek. “Babasıyla aylardır konuşmazdı bile. Onun tek derdi şiirler ve... imkansız aşklardı.”

Leyla Hanım’ın bu sözleri, İbrahim’in zihnindeki düğümü çözdü. Siyaset bir kılıftı. Remizler bir saptırmacaydı. Geriye en eski güdüler kalıyordu: Aşk ve intikam.

İbrahim, Leyla Hanım’ın da yardımıyla Cemal’in gizli hayatını mercek altına aldı. Genç adamın, Saray’ın en nüfuzlu paşalarından Hüsrev Paşa’nın genç eşi Zeynep Hanım ile yasak bir aşk yaşadığını öğrendi.

İbrahim, olay yerindeki o şık nargileyi hatırladı. Fildişi işlemeler... Sıradan birinin sahip olamayacağı kadar pahalıydı. O nargile, Hüsrev Paşa’nın özel koleksiyonuna aitti. Paşa, Cemal’i Kâğıthane’ye bir barış görüşmesi bahanesiyle çağırmış, içine zehirli tütün basılmış nargileyi “dostluk nişanesi” olarak sunmuştu. Cesedin yanına bırakılan o garip kâğıtlar ise, Mustafa Ağa gibi memurları “siyasi cinayet” tuzağına çekmek için hazırlanmış sahte delillerdi.

İbrahim Efendi, topladığı delilleri cesaretle Mustafa Ağa’ya sunduğunda, Ağa önce direndi. “Koca Paşa’yı bir aşk cinayetiyle mi suçlayacağız?” diye kükredi. Ancak İbrahim’in kararlılığı ve Saray’daki rakiplerinin Hüsrev Paşa’nın ayağını kaydırmak için pusuda beklemesi işleri değiştirdi. Paşa, görevden alındı ve sessiz sedasız sürgüne gönderildi. Olay, resmi kayıtlara “talihsiz bir kaza” olarak geçti ama gerçek fısıltı gazetesiyle tüm İstanbul’a yayıldı.

Birkaç hafta sonra, İbrahim Efendi ve Leyla Hanım, her şeyin başladığı yerde, Kâğıthane Deresi kıyısında buluştular. Dere usul usul akıyor, sonbahar yaprakları suya düşüyordu.

İbrahim, cebinden o kırmızı kadife keseyi çıkardı.

“Bu muska,” dedi yavaşça. “İçini açıp baktım. Bir koruma duası değil. İçinde sadece kurumuş bir ‘Lâl’ çiçeği ve bir tutam saç var. Sizin saçınız, değil mi Leyla Hanım?”

Leyla Hanım, uzaklara, sisin ardındaki tepelere baktı. Yüzünde acı ama mağrur bir tebessüm belirdi.

“Size bir itirafta bulunayım İbrahim Efendi,” dedi sesi titremeden. “O muskayı ona ben vermiştim. Beni hiç bırakmayacağına dair yemin etmişti. Ama o, Zeynep Hanım’ın parıltısına kapıldı. Paşanın karısının peşinden gidip beni terk etti.”

İbrahim’in kanı dondu. “Yani...”

“Hayır,” dedi Leyla Hanım, İbrahim’in ne düşündüğünü anlayarak. “Onu ben öldürmedim. Ama... Hüsrev Paşa’ya o yasak aşkı fısıldayan, o zehirli tohumu eken bendim. Cemal’in o ağacın altına gideceğini biliyordum. Paşa’nın intikamımı alacağını da.”

İbrahim Efendi donup kaldı. Adaleti sağlamıştı, ancak gerçek aşk ve intikam oyununun sadece bir piyonu olduğunu anlamıştı. Leyla Hanım arkasını dönüp uzaklaşırken, İbrahim Efendi elindeki, üzerinde “Lâl” yazılı muskaya baktı. Gerçekten de “dilsiz” bir tanıktı.

Ve onun defteri, bu trajik sırlarla sonsuza dek açık kalacaktı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun Bazı hikâyelerde suç, görünen yerde başlamaz. Ben de hikâyelerimi çoğu zaman bir cinayetten, kaybolan bir izden ya da cevabı olmayan bir sorudan yola çıkarak kuruyorum. Polisiye ve gerilim yazıyorum; karakterlerin sakladıklarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve gerçeğin ortaya çıkmadan önce geçtiği yolları anlatmayı seviyorum. Bazen bir ayrıntı bütün hikâyeyi değiştirir. Bazen en sessiz karakter, en çok şeyi bilir. Arada gündelik hayata ve gündeme dair yazılar da yazıyorum. Ama burada çoğunlukla suçun gölgesinde dolaşan hikâyeler var. Kapıyı araladım. İçeride ne olduğunu öğrenmek için ilk sayfayı çevirmeniz yeterli.