KARGANIN MESAJI

Ocak 7, 2026 - 17:34
Ocak 11, 2026 - 19:04
 0  22
KARGANIN MESAJI

Sonu olmayan derin bir çukurdaydı. Olduğu yerden bakınca, gün ışığı ufacık bir nokta gibi görünüyordu. Etrafına bakındığında ise hiçbir şey göremiyordu. Zifiri karanlığın ortasında, neresi olduğunu bilmediği bir yerde yapa yalnızdı. Bağırıyor, çığlık atıyor, yardım istiyordu. Ama sesini kimse duymuyordu. Burada hissedebildiği tek şey ayaklarının altındaki yumuşak, vıcık vıcık zemin ve o zemine dokunduğunda ellerine bulaşan ıslaklıktı. Bunun ne olduğunu anlamamıştı. Sadece bu ağır, berbat, mide bulandırıcı kokudan dolayı iğrenç bir şey olduğunu biliyordu. Burası neresiydi, buraya nasıl gelmişti, sonu ne olacaktı hiçbir şey bilmiyordu. Bu bilinmezlik onu daha da kokutuyordu, bilinmezlik her zaman korkunçtu. Bir kez daha çığlık attı. Gözlerini sıkıca kapatmış, tüm gücüyle bağırıyordu. O sırada omzuna bir el dokundu.

“Hayatım, yine kâbus mu gördün?”

Gözlerini tekrar açtığında, odanın içine gün ışığı doluyordu. Hızla yattığı yerden doğuruldu, yanında oturur vaziyette duran ve şaşkın gözlerle ona bakan kocasını gördüğünde, rahatlamış gibi iç çekti.

“Yine aynı kâbus mu?” diye ekledi kocası. Melisa derin derin nefes alıp vererek, kendisini tekrar yatağına bıraktı.

“Evet. Yine aynı çukur, aynı zemin, aynı koku.”

“Hayatım, bence bir kez daha doktora gidelim. Bakalım ne söyleyecek.”

“Ben deli değilim hayatım, bu sadece bir kâbus. Herkes kâbus görür.”

Kocası yataktan çıkarken karşılık verdi.

“Evet ama bir yıl boyunca, her gece yalnızca aynı kâbusu kimse görmez.” Sonra dönüp ona baktı. “Bunun farkında değil misin hayatım, sence de ortada bir sorun yok mu? Neden bir yıldır her gece aynı kâbusu görüyorsun, bunu hiç merak etmedin mi?”

Melisa gözlerini açıp, boş tavana bakarak cevapladı.

“Hayır. Çünkü nedenini biliyorum.”

“Neymiş.”

“Bu kâbusu ilk kez gördüğümde yarım kaldı. Bu yüzden beynim sürekli bu kâbusu düşündü. Sonra onu tamamlamak için bana tekrar gösterdi ve tekrar yarım kaldı. Beynim sürekli bu rüyayı düşündüğünden dolayı, artık bilinç altıma yerleşti ve bu yüzden de her gece bu kâbusu görüyorum.”

Kocası dudağını büktü. Odanın tüm perdelerini açtı, bu kez içerisi daha çok aydınlandı. Hatta güneş tam olarak yatağa vuruyordu. Melisa gözlerini kapattı. Güneşe karşı durup gözlerini kapatmak, onun her zaman hoşuna gidiyordu. Gözlerinin önünde bembeyaz bir boşluk oluyordu ve bu ferah, aydınlık boşluğu istediği her türlü güzelliklerle süsleyebiliyordu. Müthiş hayaller kuruyor, sanki onların içindeymiş gibi hissederek yaşıyordu, ama o hayalleri hiçbiri zaman gerçekleşmiyordu. Yine de onun yaşadığı hayatta güzeldi. Kocaman bir malikanede iki çocuğuyla, eşiyle ve on beş tane hizmetçiyle yaşıyordu. Başka ne isteyebilirdi ki? Gerçi istediği bir şey daha vardı. O da bir yıldır gördüğü bu kabustan kurtulmak. Kocası çoktan üzerini giyinmeye başlamıştı. Bugün bir toplantısı olacaktı ve geç kalmam için kahvaltı etmeden gidecekti.

“Ya sebebi çok daha farklı bir şeyse?” dedi kocası.

Melisa kaşlarını açtı, düşünceli bir şekilde yattığı yerden doğruldu ve gözlerini tek notaya sabitleyip karşılık verdi.

“Evet hayatım, haklısın. Belki de bana şeytan musallat oldu. Belki de bu kâbus bana verilen bir mesaj. Belki de...”

“Saçmalıyorsun Melisa! Demek istediğim bu değil. Bu kâbusu küçük kuzenin öldükten sonra görmeye başladın, öyle değil mi? O öleli bir yıl oldu ve sen onun ölümünden sadece iki gün sonra bu kâbusu görmeye başladın. Ya bu kâbusun ölen kuzeninle bir ilgisi varsa... Ya sana rüya yoluyla bir mesaj vermeye çalışıyorsa...”

Kocasının bu söyledikleri onun tüylerini ürpertti. Ama diğer yandan haklıydı, bu kâbusu on yaşındaki kuzeni öldükten iki gün sonra görmeye başlamıştı. Belki de gerçekten onunla ilgiliydi. Belki de küçük kuzeni ona bir mesaj vermeye çalışıyordu.

Küçük çocuk bir yıl önce bu zamanlarda, yani yaz ayında kasabanın yakınındaki bir derede boğularak ölmüştü. Dereye beraber gittiği ve onun boğulmasına şahit olan arkadaşları onun derenin kenarında, bilek hizasına gelen kısımdaki suya düşen ve çırpına bir kargayı kurtarmaya çalıştığını, ama ayağı boşluğa düşünce dengesini kaybedip suyun içine, derin kısmına gömüldüğünü söylemişlerdi. Küçük çocuk yüzme bilmediğinden dolayı bir süre çırpınıp debelendikten sonra oracıkta boğularak ölmüştü. Ama asıl garip olan küçük çocuk derede çırpınırken onunla aynı anda çırpınan karganın, çocuk öldükten sonra suyun içinden uçarak çıkması ve oradan uzaklaşmasıydı. Bunu gören çocuklar kokluyla kasabaya gitmişler, arkadaşlarına yardım etmesi için yetişkinlerle konuşmaya çalışmışlar ama gördükleri o korkunç olaydan dolayı dertlerini bir türlü anlatamamışlardı. Bunun üzerine bir yetişkini kolundan tutup dereye götürmüşlerdi. Küçük çocuğun cesedi ancak bu sayede bulunmuştu. Çocuklar kasaba şerifine olayın tüm detaylarını ancak boş kağıtlara yazarak anlatabilmişlerdi. Çünkü bu olaydan sonra üç çocuk da konuşma kabiliyetlerini yitirmişlerdi. Onların konuşmalarını engelleyen bu büyük travma bir arkadaşlarının gözlerinin önünde boğularak ölmesi ve onların hiçbir şey yapmaması mıydı, yoksa suda çaresizce çırpınan o karganın çocuk öldükten sonra uçup gitmesi miydi? Bunu hiç kimse bilmiyordu. Kuzeninin bu feci ölümünden sonra bu korkunç ve anlamsız kâbusu görmeye başlamıştı. Bunun nedenini bir türlü çözemiyordu, ama kocası bu teoriyi söyleyene kadar kafasını hiç bu kadar meşgul etmemişti.

“En iyisi bir medyumla görüşmem.” dedi Melisa, dalgın bir şekilde. Kocası şaşkınlıkla ona baktı.

“Asıl bunu yaparsan kendini deli konumuna düşürmüş olursun hayatım. Gerçekten bu tür saçmalıklara mı inanıyorsun? Üstelik bir devlet adamının karısısın.”

“Ne olmuş yani?” diye sordu Melisa kocasına dönerek. “Sen devlet adamısın, ben ise bir devlet adamının karısıyım. İkimiz aynı şeylere inanmak zorunda değiliz.”

Melisa yataktan çıkıp kasabadaki tek medyuma gitmek için hazırlandı. Kocası onu ikna etmek için ne kadar uğraşsa da onu ikna edemeyeceğini anladı. Bunu karısının iyiliği için mi istemiyordu, yoksa bunun duyulması durumunda kendisinin rezil olacağını bildiğinden dolayı mı istemiyordu belli değildi. Melisa hazırlandıktan sonra, kahvaltısını bile etmeden at arabasına binip medyumun yaşadığı yere doğru yola koyuldu. At sürücüsü yolu biliyordu, bu yüzden ona sadece medyuma gitmek istediğini söylemişti o kadar. At arabası kasabadan çıkıp, toprak bir yola saptı. Biraz daha ilerledikten sonra ormanın tam ortasında durdu. Etrafı yemyeşil ağaçlarla ve çalılıklarla kaplanmış, dışını saran sarmaşıklardan ve yosunlardan dolayı ormanda kamufle olmuş, doğanın bir parçası gibi görünen küçük bir kulübe gördü. Medyumun evi burası olmalıydı, belki de yalnızca çalışma alnıydı. Melisa dudağını büktü. Buranın için kim bilir ne kadar küçüktü, kim bilir ne kadar kötü kokuyordu ve ne kadar kirliydi. İçeri girip girmemek konusunda kararsızdı. Bir süre düşündükten sonra kararını verdi. Bir kere denemekten zarar gelmezdi. Eve döndüğünde üzerini değiştirip duş alır ve burada üzerine sinen tüm kirlerden arınırdı. At arabasından inip kulübeye doğru ilerledi. Elinde eldiven olduğundan, kapıya dokunmaktan iğrenmedi. Kapıya vurduğunda zaten açık olduğunu fark etti. Kapıyı ardına kadar açtığında suratına ağır bir koku çarptı. Yüzünü buruşturdu, bu da neydi böyle? Buraya nasıl girecekti? Koku buradan bile bu kadar ağırsa kim bilir içerisi nasıldı... Bir süre kapının dışında durup, kendisini bu iğrenç kokuya alıştırmaya çalıştı. Sonra eşikten içeri bir adım attı. Etrafı aydınlatan mumlar içinin daralmasına neden oldu. Etrafa daha dikkatli baktığında ise tüyleri ürperdi. Her yerde bağırsaklar, tuhaf et yığınları, hayvan kafaları, şeffaf vazolarda çeşitli renklerde sıvılar, duvarlarda çizili anlamsız semboller vardı. Burası bir medyumdan çok bir büyücü inini andırıyordu. Melisa oturacak bir yer bulamayınca ayakta dikilmeye devam etti.

“Kimse yok mu?” diye seslendi. Hala korku dolu gözlerle etrafa bakınıyordu. Biraz sonra bir şırıltı duyuldu. Bir kenarda bulunan kapı boşluğunu kapatan boncuklu perdenin arasından biri geçti. Boncuklu ipler kadının üzerine asılı kalmış, oradan uzaklaşana kadar da üzerinden inmemişti. Bu kadın oldukça gençti. Üzerinde siyah dantelli ve yer yer parlak tüllerle kaplı uzun bir elbise, ellerinde ise yine tülden yapılmış siyah eldivenler vardı. Kadının hareketleri son derece ağırdı. Ama bu ağırlık kibarlık barındırmıyordu. Daha çok üzerine sinen görünmez bir ağırlıktan dolayı böyle hareket ediyor gibiydi. Kadın ağaç kütüğünden yapılmış küçük masanın yanına geçip yere oturdu.

Sonra ellerini birleştirerek sordu.

“Seni buraya hangi kötü güçler getirdi?”

Melisa dudağını büktü.

“Sadece bir kâbus, bir rüya... O kadar.”

Kadın ağzını ayırarak sırıttı. Melisa kadının yüzüne vuran mum ışığında, kadının ağzında bir tane bile diş olmadığını gördü.

“Bu rüya iyi bir rüya olsaydı sen burada olmazdın, öyle değil mi? Belli ki rüyalarına bazı kötü güçler müdahale etmiş.”

“Evet, olabilir. Ben sizden bu konu hakkında yardım istiyorum.”

“Senin için ne yapabilirim.” Kadının konuşması da hareketleri gibi son derece ağır ve uyuşuktu. Ayrıca genizden gelen cırtlak bir sesi vardı. Bu da Melisa’nın sinirini bozuyordu.

“Bir kâbus görüyorum ama bu sıradan bir kâbus değil. Bir yıldır aynı kâbusu görüyorum.”

“Peki bu kâbusu görmene neden olan herhangi bir sorun yaşadın mı?”

“Aslında evet. Küçük bir kuzenim öldü, onu geçen yaz kaybettik. Onun ölümünden iki gün sonra da bu kâbusu görmeye başladım. Ama hep aynı kâbus.”

“Ne görüyorsun?”

Melisa durakladı. İlk başta tereddütte kalmıştı ama sonunda anlatmaya karar verdi.

“Bir çukurun içindeyim, uçsuz bucaksız bir çukur. Gün ışığı tepede bir nokta gibi küçük görünüyor. Zemin ise yumuşak ve ıslak. Etraf zifiri karanlık, hiçbir şey göremiyorum. Böyle bir kâbus.”

Kadın bir süre durup ona baktı. Sonra önüne ahşap bir tas aldı içine koyu kırmızı bir sıvı döktü. Ardından bir hayvana ait olduğu anlaşılan küçük bir uzuv koydu. Kabın içinden aniden siyah dumanlar yüklemeye başladı. Kadın ellerini dumanın üzerinde gezdirirken konuşmaya başladı.

“Küçük kuzenin derede, bir kargayı kurtarmaya çalışırken ölmüş.”

Melisa bu bilgiye pek şaşırmadı. Sonuçta bu olay kasabada hızla yayılmıştı, herhangi birinden duymuş olabilirdi. Kadın devam etti.

“Kuzenin dengesini kaybedip suyun derin kısmına düşmüş ve boğulmuş. Onunla beraber çırpınan karga, küçük çocuk öldükten sonra uçup gitmiş. Bu olaya şahit olan üç çocuğun dili tutulmuş.”

“Evet.” dedi Melisa, başını dikleştirerek. Kadın hala onu şaşırtan bir bilgi vermemişti. “Bunlar doğru. Ama bunları herhangi birinden de öğrenmiş olabilirsiniz.”

Kadın göz ucuyla ona baktı, ellerini kasenin üzerinden çekip geriye doğru yaslandı. Melisa kadının bakışlarından ürkmüştü, kadına, onu ciddiye almadığını hissettirmiş olmalıydı.

“O karganın sana bir mesajı var.” dedi kadın. “Bunu da herhangi birinden öğrenmiş olabilirim, öyle değil mi?”

Melisa kaşlarını çattı. Bu kez oldukça meraklanmıştı. Kadın o tasın içinde bir şeyler görmüş olmalıydı. “Nedir... O mesaj nedir?” diye sordu heyecanla.

Kadın, Melisa’yı baştan aşağı süzdü. Sonra havalı bir tavırla cevapladı.

“Bu oldukça pahalı bir bilgi.”

Melisa bir süre durup kadına baktı. Sonra onun ne demek istediğini anladı. Hemen kürkünün içine gizlediği kesesini çıkarıp, kadına üç altın verdi. Kadın altınları görünce gözleri büyüdü. Altınları alıp göğsüne soktu ve cevap verdi.

“Seni bir yere davet ediyor. Kuzeninin mezarına.”

“Neden? orada ne var ki?”

“Sana kuzeninin aslında neden öldüğünü anlatacak. Bu gece on ikiden sonra oraya git, ama sadece iki saat süren var. Karga seni orada sadece iki saat bekleyecek, sonra gidecek.”

Melisa bunları duyunca kulaklarına inanamadı. Demek bir yıldır gördüğü kâbusun anlamı buydu, demek kuzeninin kurtarmaya çalıştığı o karga, aslında ona bir mesaj vermeye çalışıyordu. Hiç bıkıp usanmadan onun kâbuslarına girmiş, ona bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Ama Melisa bunu bir türlü anlayamamıştı. Kadının dediğini yapmak için ona teşekkür edip, hemen evine döndü. Tüm günü evin içinde düşünerek geçirdi. O karga ona ne mesajı vermeye çalışıyordu? Neden böyle bir şey yapıyordu? Ayrıca neden başkası değildi? Neden Melisa idi? Bütün bunları bu gece öğrenecekti.

Akşam yemeğini yedikten sonra, kocasıyla beraber şöminenin karşısında birer kadeh kırmızı şarap içtiler. Sonra da yataklarına gittiler. Kocası yatar yatmaz hemen uyumuştu ama Melisa uyumamak için direniyordu. Bu gece çok önemli bir işi vardı. Bu işi bu gece bitirmesi gerekiyordu. Saat on bir olduğunda yataktan çıkıp hazırlandı ve gece yarısı olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda evden çıktı. At arabasına binemezdi çünkü sürücü uyuyor olmalıydı, onu uyandırmak istemedi. Ayrıca onun bu saatte nereye gittiğini ve ne yaptığını kocasına söyleyebilirdi. Bunu kocasından habersiz yapacaktı, o böyle şeylere inanmadığından ona asla izin vermezdi. Ama medyum net konuşmuştu. Karga onu bu gece saat on ikiden sonra sadece iki saat bekleyecek, sonra gidecekti. Bir daha ne zaman geleceğini de bilmiyordu. Hem bu bilgi için o kadına altın vermişti hem de artık bu kabuslardan kurtulmak istiyordu. Evin bahçesinden çıktıktan sonra el fenerini açtı ve mezarlığa doğru yürümeye başladı. Mezarlık yolu kasabanın yoğun olmayan bölgesinde olduğundan, etrafta hiçbir aydınlatma yoktu. Etraf zifiri karanlıktı. Bu karanlıkta, yalnız başına bir kurt ya da bir köpek saldırısına uğramamayı umuyordu. Hızlı adımlarla toprak yolda ilerliyordu. Bu bölgeyi biliyordu ama mezarlığa hiçbir zaman gecenin bu karanlığında, üstelik yürüyerek gitmemişti, her zaman at arabasıyla gitmişti. Karanlıkta kafasının karışmasından, yolu karıştırıp kaybolmaktan korkuyordu. Bölgedeki derin sessizliği yabani hayvanların sesleri bozuyordu. Melisa ürkek bir halde, koşar adımlarla ilerliyordu. Sonunda mezarlığa ulaşmayı başardı. Gülümsedi. Bu onun için büyük bir başarıydı. Mezarlığa girip yavaş ve dikkatli adımlarla yürüyerek, kuzeninin mezarını bulmaya çalıştı. Fenerini mezar taşlarına tutuyor, üzerlerinde yazan yazıları okumaya çalışıyordu. Sonunda mezarı buldu ama yanına yaklaşamadı, orada öylece donup kaldı. Mezar taşında bir karga duruyordu ama bu normal bir karga değildi. Oldukça büyük bir kargaydı. Üstelik mezar açıktı. Üzerindeki tüm toprak boşaltılmış, mezarın yanına yığılmıştı. Bunu kim yapmıştı? Melisa şaşkın gözlerle mezara bakarken, karga aniden gürültülü bir ses çıkardı. Resmen bağırıyor, çığlık atıyordu. Melisa olduğu yerde sıçradı. Hala olduğu yerde duruyordu. Karga bu sefer kanatlarını çırparak bağırmaya, çığlık atmaya devam etti. Melisa ürkek bir şekilde, ağır ağır mezara doğru yaklaştı. Gözlerini karganın üzerinden ayırmıyordu. Onu hiç ummadığı bir anda, hazırlıksız yakalamasından ve saldırmasından korkuyordu. Ama karga sadece ona bakıyor, bağırıp çağırıyordu. Melisa mezara yaklaşıp feneri içine tuttu, gözlerini kocaman açtı. Gördüğü manzara karşısında dili tutulmuştu. Küçük kuzeni sanki yeni ölmüş gibi görünüyordu, cesedi hiç bozulmamıştı. Sadece tabutun içindeki çıplak bedeni mora dönmüştü, ama hiçbir çürüme yoktu. Daha da korkunç olan şey karnının boydan boya yarılmış, tabutun içinin kan gölüne dönmüş olmasıydı. Karnının içinden çıkıp etrafa dağılan şeyler is onun midesini bulandırdı. Bunlar karga kafalarıydı. Karının içinden karga kafaları fışkırıyordu. Hepsi ıslaktı, muhtemelen kandı. Karga kafaları da kanlar içindeydi. Melisa başını kaldırıp mezar taşındaki kargaya bakmak istedi, ama o çoktan yok olmuştu. Tekrar mezara döndü. Bu bir kâbus muydu yoksa bir lanet mi? Bunu tam olarak anlayamamıştı ama karganın mesajını anlamıştı. Kuzeni, yakaladığı tüm kargaların kafalarını canlı canlı koparıp onları yemişti. Sonunda öldüğü bir karganın ailesi ondan intikam almak istemişti. Çocuğun, onun kafasını da yemek için onu yakalamaya çalışacağını bildiğinden dolayı, dereye girip boğulma numarası yapmıştı. Kuzeni o dereye onu kurtarmak için değil, kafasını yemek için girmişti. Sonra karga onu derenin derin olan kısmına doğru sürüklemiş, orada boğulmasına neden olmuş, öldüğünü anlayınca da uçarak oradan uzaklaşmıştı. Olan buydu. Karganın Melisa’ya vermeye çalıştığı mesaj buydu. Hiçbir karganın yağmadığını o yapmış, kendi ailesinden olan birinin intikamını almıştı. Melisa bu mesajı anlayınca hem rahatladı hem üzüldü. Artık kâbuslarından kurtulduğu için rahatlamıştı. Ama kuzeninin yaptığı kötülük için üzülmüştü. Oysaki herkes onun kendi canını tehlikeye atarak bir hayvanı kurtarmaya çalışırken öldüğünü düşünüp, onu kahraman ilan etmişlerdi. Oysaki kuzeni küçük bir canavardan başka bir şey değildi.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...