YALIN KAT BİR TESELLİ 

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
1 Haziran 2026 - 16:01
1 Haziran 2026 - 16:01 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 0  24
YALIN KAT BİR TESELLİ 

                                       YALIN KAT BİR TESELLİ 

Mert arabayı deniz kenarında toprak yola doğru çevirdi. Arabanın tekerlekleri yolda ilerledikçe ezilen taşların sesi arabanın içine doluyordu. Hemen önündeki çıkıntıyı sonradan fark etti. O çıkıntı olmasa neredeyse kumlara, hatta denize kadar gidecekti. Karşısında pembe mor renkleriyle bezenmiş deniz, usul usul akşamı bağrında hapsetmişti. Poseidon sakindi bugün. Gayri ihtiyari saatine baktı. Üç saattir araba kullanmıştı demek. Plansız Poyrazköy’de bulmuştu kendini. Hiçbir yere sığamıyordu. Göğsüne bir öküz oturmuştu sanki. Ezdikçe eziyordu tüm göğüs kafesini. Arabadan inip kollarını iki yana açıp derin nefesler almaya başladı. Yok. Yetmiyordu. Bu nefis manzara, bu sakinlik, akşamın bu güzel saatleri, başka bir insanı rahatlatırdı belki ama yok işe yaramamıştı. İnsanın içinde boran varsa dışarısının güzelliği fayda etmiyordu. Balıkçılar teknelerinde çalışıyorlardı. Gece balığa çıkacakları için hazırlık yapıyorlardı. Biraz ilerdeki restoranın çalışanları masaları geceye hazırlıyorlardı. Hayat akıyordu. Kravatını hırsla çıkarıp arabanın içine attı. Makosenlerini, çoraplarını da çıkardı. Bir elinde ayakkabıları öteki eliyle de ceketini omuzunun üzerinden aşağı sarkıtıp sahil boyunca yürümeye başladı. Yürüdükçe dalgaların belli belirsiz, sadece alışkanlıktan kumlara vurduğu yere geldiğinde durdu. Paçalarını sıyırma zahmetine girmedi. Biraz daha ilerledi. Artık neredeyse dizlerine geliyordu su. Özel dikim pantolonuna baktı. Gülmeye başladı. Şurada bir güzel sıyırsa ne güzel olurdu. Her şeyi unutsa, tertemiz bir kafa… Biraz daha ilerde eski püskü, boyası dökülmüş, ahşabı kırık dökük kayıktan hallice bir tekne gördü. Ayakları onu oraya doğru götürmeye başladı. İşte tam da bu diye düşündü. Böyle sağlam sıyırsa kurtulurdu belki içindeki o öküzden. Teknenin yanına geldiğinde içindeki adam dikkatini çekti. Saçı sakalı ağarmış, üstünde kirli, buruşuk kareli bir gömlek, ayağında ne kumaşı olduğunu çözemediği bir pantolon vardı. Bembeyaz saçları dağınık, birbirine karışmıştı. Yüzündeki sakalları yılların eskimişliğini anlatıyordu adeta. Ama asıl dikkatini çeken şey yaşlı adamın eski bir sandığın üzerine serdiği gazete kağıdının üzerindeki çilingir sofrasıydı. Peynir, domates bir de kavun vardı masada. Eski sırları dökülmüş bakır bir kaptaydı hepsi. Çay bardağındaki rakının suyunu ayarlıyordu. Öyle özenmişti ki. İyice yaklaştı. Tam ihtiyacım olan ortam diye geçirdi içinden. Yaşlı adam da fark etmişti onu. Dudağının bir ucu yukarı kıvrıldı. Sigaradan sararmış eksik dişli ağzından anlayamadığı mırıltılar yükseliyordu. Oturduğu yerin kenarındaki mukavva kutudan bir çay bardağı daha çıkardı. Ama Mert’e hiç bakmıyordu. Dayanamadı Mert. “Selamünaleyküm kaptan.” “ve aleyküm selam” diye cevap verdi karşısındaki yaşlı adam.  

“Afiyet olsun. Müsaade var mı” diye sordu. Ama aslında adamın çıkardığı ikinci bardakla izni kopardığını anlamıştı.  

“Buyur beraber olsun bakalım” derken onun da bardağını doldurmuştu çoktan.  

“Eyvallah” diyerek tekneye çıkıp sofranın diğer ucuna yerleşmişti.  

“şu kenarda battaniye var. İstersen ser öyle otur. Pantolonun kirlenir demedi deme.” 

“ Boş ver kaptan, iyi böyle.” Ceketi teknenin kenarına atıvermişti.  

Yaşlı adam rakı bardağını uzattı. “Al bakalım. İhtiyacın var belli. Ama bak şimdiden söyliyim. Bu senin bildiklerine benzemez. Çarpar adamı.” 

“Niye bilmeyeyim ki? Bilirim elbet.” 

“Valla façan sağlam. Belli kalantor birisin. Ben diyeyim de…” 

“Yok be kaptan… Boş ver yaa. Hadi şerefe”  kadehini çoktan havaya kaldırmıştı Mert.  

Yaşlı adam karşılıksız bırakmadı. “ Hadi bakalım öyle olsun. Şerefe” 

Mert yudumladığı beyaz sıvı midesine doğru kayarken gözlerini kapadı. Sanki içindeki ateşi daha mı harlamıştı ne. Bir yudum daha aldı. Adamın sözleriyle daldığı yerden uyandı.  

“hoop hoop. Bu meret öyle içilmez. Su iç. Şuradan bir şeyler at ağzına.  

Gerçekten boğazını yakmıştı. Önce sudan yudumladı sonra ağzına peynir attı. Köprünün rengarenk yanan ışıklarına takıldı gözleri. Batan güneş artık kıpkırmızıydı. Tam ufukta kaybolmak üzereydi. Biraz ilerideki restorandan canlı bir ud taksimi geliyordu. Gözleri doldu. Rakıdan mıydı ki? öyle efkarlı bir ezgiydi ki. ya da ona öyle gelmişti.  

“biliyor musun kaptan çok şanslısın. Her gece böyle bir ortam, müzik, deniz, ışıklar. Ne deyim? Gerçi sen alışkınsındır ama…” 

Kafasını salladı, güldü yaşlı adam. “ Bak evlat benim adım Hüsnü. Bana kaptan deyip de durma. O eskidendi. Kiminle içtiğini biliyorsun şimdi de bir de neye içtiğini de hele bakayım. Belli ki derdin var. “ 

“var ya Hüsnü baba. Ben de dertten başka bir şey yok zaten.” 

“Bir adamı böyle içiren kesin bir kadındır. Hiç şaşmadı şimdiye kadar.” 

“Bir olsa iyi…”  

“oooo, alengirli işler diyorsun. 

“öyle…” diyerek elindeki alyansı çevirdi parmağında.  

“Evlat, rakı masasında sessizlik olmaz. Anlat hele.” 

“Neyi anlatayım? Tam bir çıkmazdayım. Evliyim ben. On sene oldu. İlk beş senede iki de çocuk. Zaman su gibi aktı geçti. Hiç anlamadan. Sonra her şey sıradan olmaya başladı git gide. Bildiğin evlilik işte. Yanlış anlama aşk evliliğiydi bizimkisi. Ne oldu ne değişti de aynı evin içinde iki yabancı olduk, hala anlamış değilim. İkimiz de suçluyuz aslında. O çocuklara verdi tüm ilgisini ben işe.” 

Yaşlı adama bakmıyordu anlatırken. Korkuyordu içten içe. Bu yabancı yaşlı adam ya onu suçlarsa, pislik gibi bakarsa diye. Halbuki o bakışlarını yanına yanaşan kediye çevirmiş, usul usul tüylerini okşuyordu. İnsan zihnini susturamayınca herkesi kendi gibi biliyordu. Yine de devam etti. Artık başlamıştı. Sonuna kadar gidecekti. Kimseye anlatamadığı her şeyi ortaya dökecekti bu akşam. 

“İşte tam da bu zamanlarda tanıştım onunla. İş yaptığımız bir şirketin halkla ilişkiler müdürüydü. Çok güzeldi be Hüsnü baba. Akıllı, alımlı, neşeli, güçlü. Çarpılmıştım resmen. Önceleri uzak durdum. Şirket yönetiyorum. Bir ağırlığım var diye düşünüyordum. Ama her gün bir duvarımı yıktı. Sonra duvar falan kalmadı tabii. Çoktan kapılmıştım. Anlarsın işte. Anlıyordu beni. Aynı dili konuşuyorduk. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz o kadar uyumluydu ki. gözüm kör olmuştu adeta. Beni sıkmıyordu, daraltmıyordu. Evli olduğumu bildiği halde dile getirmiyordu. Hep güler yüzlüydü. Heyecan gelmişti hayatıma. Tabii eve geç gitmeler başladı, şehir dışı, ülke dışı seyahatler çoğaldı. Eve gitmek bile istemiyordum. Ne evi, ne eşimi ne çocukları gözüm görüyordu. Tüm dünyam olmuştu.” 

Hem anlatıyor hem de kendine hayret ediyordu bir yandan. “Meğer ne konuşasım, anlatasım varmış” diye geçirdi içinden. Belki de yabancı birine anlatıp rahatlamaktı istediği. Rakısından büyük bir yudum alıp, devam etti. 

“Ama böyle gitmedi tabii. Bir zaman sonra sular bulanmaya başladı. Artık yetmiyordu ona ayırdığım vakit. Daha fazlasını istemeye başladı. O güler yüzlü kadın gitti her gün söylenen, hiçbir şeyi beğenmeyen, isteklerinin sonu gelmeyen kıskanç birine dönüştü. Küsüyordu, günlerce konuşmuyordu. Böyle olunca artık her iki tarafa da yalanlar söylemeye başladım. Eve ayrı, ona ayrı. Ne evde ne de onun yanında huzurum kalmıştı. Bugün de resti çekti. Ya karın ya ben diye. Biliyorum kimseyi suçlamaya hakkım yok. Ne karımı ne de onu. Ben bir halt ettim çıkamıyorum işin içinden. Yaa, işte böyle. Öğrendin artık. Sence kime içiyorum?” 

“Pekii, seviyor musun o kadını?” 

“Birkaç ay önce sorsan aşkımdan ölüyorum derdim. Lakin şimdi o kadar emin değilim. Karım desen… Seviyorum kendimce. O kadar senenin emeği, çocuklar, alışmışlığın verdiği konfor. Yani velhasıl iki ucu boklu değnek… Var mı bana vereceğin bir akıl? Ha Hüsnü baba?” 

Yaşlı adam artık uykuya geçen kediyi okşamayı bırakmıştı. Rakısından bir yudum aldı. Uzun uzun baktı yüzüne.  

“İşin zor evlat. Ben anlamam bu işlerden. Yalnız geldim, yalnız gidecem. Bu denizlerde ağarttım saçları. Yani demem o ki bir garip adamım işte. Ama bildiğim bir şey var. Basit yaşayacaksın bu hayatı. O zaman böyle alengirli dertlerin olmaz. Ben her sabah rastgele diye başlarım güne. Sana gelince hangi tarafı seçersen seç, ah alacaksın. Akıl vermek bana düşmez. Ama ikisine de senden yar olmaz. Benim anladığım o. 

Yaşlı adam konuşuyordu ama Mert artık onu duymuyordu. Gözleri kapanmış, boynu düşmüştü. Ayakta uyuyordu. Yaşlı adam bir iki dürttü ama hiç tepki vermiyordu. Kediye döndü. “ yaa işte böyle Duman Efendi. Bugün de kısmetimize bu düştü. Sızdı kaldı başımıza. Dumandan kısa bir miyavlama sesi geldi. “Efendim? Haa diyorsun ki yazık, bırak yatsın. İyi bakalım yatsın. Şu ceketini de örtelim üstüne değil mi?” 

Mert’i omuzlarından tutup yatırdı. Üzerine ceketini örttü. Sandığın üzerindeki nevaleleri, bardakları toplayıp, kenarda duran mukavva kutunun içine gelişigüzel tıkıştırdı.  

“hadi gel Duman gidelim biz. Bu gece kendimize yatacak yer bulacağız daha. Yarın ola hayrola” 

Mert gözlerini açtığında gece çekilmişti denizin üzerinden. Ufuk çizgisi, sanki biri silgiyle üstünden geçmiş gibi soluktu. Başının altında sert bir ahşap, sırtında kendi ceketi vardı. Rakıdan kalan yanma hâlâ boğazındaydı ama içindeki ağırlık… garip bir şekilde susmuştu. Hüsnü Baba yoktu. 

Teknenin içi boştu. Sandık yerindeydi ama üstündekiler yok olmuştu. Bakır kaplar, bardaklar, kırıntılar… Hepsi toplanmıştı. Sanki gece burada hiç yaşanmamış, Hüsnü Baba diye biri olmamış, içini dökmemiş, ağlamamış, dert yanmamış… Sadece teknenin kenarına yapışmış bir kedi tüyü kalmıştı geriye. 

Ayağa kalktı. Dizlerine kadar suya girdiği pantolon şimdi tuzlu, sert ve buruşuktu. Umursamadı. Deniz sabahları başka olurdu; akşamki gibi davetkâr değil, daha mesafeli, daha ketum. Dün gece onu çağıran su, şimdi sadece bakıyordu. 

Cebinden telefonunu çıkardı. Ekran bir anlığına yandı. Cevapsız aramalar, mesajlar… Hangisi evdi, hangisi kaçıştı, ayırt edemedi. Ekranı kapattı. Henüz dokunmak istemiyordu hiçbir şeye. “Basit yaşayacaksın…” son hatırladığı yaşlı adamın bu sözüydü. Sonrası yoktu. 

Söz, kafasının içinde dolaştı durdu. Ne demekti basit yaşamak? Az sevmek mi, tek bir kişiyi mi, yoksa hiç kimseyi mi? Bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı artık: Hayat onu ikiye bölmüştü ve hangisini seçerse seçsin, bir tarafı eksik kalacaktı. 

Tekneden indi. Ayakkabılarını eline aldı. Kum soğuktu. Her adımı iz bırakıyordu ama dalgalar usul usul gelip siliyordu. Deniz, kimsenin geçmişini taşımıyordu. 

Arabaya bindi. Kontağa uzandı, durdu. Göğsüne bir ağırlık çöktü yine. Ama bu sefer kaçmak için değildi. Bu, insanın kendine ilk defa yalan söylemediği anlardaki ağırlıktı. 

Bekledi. 

 

 

 

 

 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Nilgün Erdem Nilgün Erdem Özgeçmiş 1969 yılında Keşan’da doğdum. Ortaokul ve lise eğitimimi Bursa’da tamamladım. İş hayatıma Bursa’da özel bir inşaat şirketinde ön muhasebe görevinde başladım, ardından İstanbul’da ECA Holding’de satış temsilcisi olarak çalıştım. Emekli olduktan sonra yazıya yöneldim. 2021 yılında katıldığım bir yazı atölyesinde yaklaşık üç yıl boyunca yazma serüvenimi geliştirdim. Bu süreçte yazı, hayalini kurduğum bir tutkuya dönüştü. Kitap okumaya olan sevgim, yazma deneyimimle birleşince kendi hikâyelerimi kurmaya başladım. Kitap: Yansımalar (Kolektif kitap, İkinci Adam Yayınları, 12 kadın yazar ile birlikte, 2023) Dergiler ve Seçkiler: Eşitlendik mi (Mahal Dergi, 2024) Eylül’müş (Myrina Yayınları, “Fıstıklı Helva” seçkisi, 2024) Proformis (Panzehir Dergi, 2025) Şahmaran’ın Gözyaşları (Bilakis Dergi, basılı sayı, 2025) Gün Gün Eksilmek (Bilakis Dergi, basılı sayı, 2025) O gece, Tren, Kadın (İshak Edebiyat, 2025) Üsküdar Vapuru ( Öykümen Edebiyat Dergisi, Ocak 2026) Mühürlü Sessizliğin Ezgisi ( Edebi Dergi, Nisan 2026) Melek Olmama Gerek Yoktu ( Çiğ Dergisi, Nisan 2026) Şu anda mücevher tasarımcısı bir kadının Kongo’da başlayıp Foça’ya uzanan hikâyesini konu alan ilk romanım üzerinde çalışıyorum. Bunun yanı sıra öykü yazmaya devam ediyorum.